Ders özetleri ve deneme sınavları için tıklayın.

 

1. Dönem Ders Özetleri                                   2. Dönem Ders Özetleri
3. Dönem Ders Özetleri                                   4. Dönem Ders Özetleri
5. Dönem Ders Özetleri                                   6. Dönem Ders Özetleri
7. Dönem Ders Özetleri                                   8. Dönem Ders Özetleri

 

Facebook Grubumuza Katılıp Ders Çalışmak İçin Tıklayınız.

                     

Facebook Grubumuza Katılmak İçin Burayı Tıklayın

Hermes'in Güncesi

bla bla bla

  • Home
    Home This is where you can find all the blog posts throughout the site.
  • Categories
    Categories Displays a list of categories from this blog.
  • Bloggers
    Bloggers Search for your favorite blogger from this site.
  • Login
    Login Login form

Halk Edebiyatı Notları 1

Posted by on in ÖABT Notları
  • Font size: Larger Smaller
  • Hits: 10096
  • Subscribe to this entry
  • Print

 

              ÖĞRETMENLİK ALAN BİLGİSİ

 

 

HALK EDEBİYATI  DERS

NOTLARI

  1. BÖLÜM

 

 

 

 

HALK EDEBİYATI

      Tarih sahnesinde var oldukları günden beri büyük başarılar kazanan ve bu başarılarla beraber büyük devletler kuran , zaman zaman da büyük felaketler yaşayan Türk milleti bu köklü tarihi boyunca ilk günden bugüne kadar milli  geleneklere bağlı , içeriği hiç değişmeyen fakat içerik bakımından daha da zenginleşen bir edebiyata sahip olmuştur. 

     İslamiyet’in kabulünden sonra edebiyatımız,  tarihimizdeki siyasal ve kültürel gelişmeler nedeniyle iki farklı biçimde gelişmeye başlamıştır.

    I-Arap ve Fars dillerinin etkisiyle Arap- Fars edebiyat geleneklerinden faydalanmış olan yüksek tahsilli kişilerin oluşturduğu saray ve konaklarda gelişen Klasik Türk Edebiyatı ya da Divan Edebiyatı dediğimiz edebiyat geleneğidir.

    II-Türklerin Orta Asya’da İslamiyet’ten önce yaşadıkları devirde tüm Türk boylarında ortak olan ve İslamiyet’in kabulüyle kültürel, sosyal ve politik şartlar altında zenginlik kazanmış kaynağını halkın oluşturduğu bir edebi gelenek olan Halk Edebiyatı dediğimiz gelenektir.

    Bu edebiyat geleneği Tanzimat’ın ilanıyla değer kazanmış ve  Cumhuriyetin ilanından sonra Halk Edebiyatı ismini almıştır.  

     İslamiyet öncesinde de geniş bir halk kültürüne sahip olan Türkler, İslamiyet sonrasında da bu kültürel birikimlerinden tamamen kopamamışlar,  bu kültürel alışkanlıklarını İslamiyet sonrasında da yaşatmaya devam etmişlerdir. 

    Bugün de kısmen varlığını devam ettiren Halk edebiyatı geleneğinin kökeni İslamiyet Öncesi Türk edebiyatına dayanmaktadır.

    Başka bir deyişle Sözlü edebiyat geleneği, Türklerin İslamiyet’i kabulüyle başlayan kültürel de­ğişikliklere uyum sağlamış, özünü kaybetmeden biçim ve içerik bakımından bazı değişikliklerle varlığını sürdürmüştür. Çoğunlukla halkın ortak yaşayışı­nı, beğeni ve değerlerini yansıtan bu geleneğe “halk edebiyatı” adı verimiştir­.

HALK:  Bir toplumu oluşturan üst sınıf ile toplum kesimlerinden farklı olarak daha ilkel ve nispeten kabile hayatı yaşayan insan topluluğunun arasında  kalan  insanların genel adıdır.

19. Yüzyıl Batı toplumlarında halk; şehirli, eğitimli, elit ve aydın olarak adlandırılan kesim ile ilkel şartlarda yaşamını devam ettiren , eğitimden haberi olmayan kesim arasında kalan ara gurup  olarak tanımlanmıştır.

 Kısaca teknolojiden haberdar olan ama bunu yeterince kullanamayan  ve şehirde değil şehirlere yakın yerlerde yaşamını devam ettiren ve eğitimini tamamlamamış kesimler halk olarak tanımlanmıştır. Bu grubun en  önemli  özelliği  muhafazakar yapısını devam ettirmesidir.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde de aşağı yukarı halk aynı şekilde tanımlanmıştır.

Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında ve hatta yirminci asrın ilk yarısında aynı anlayış devam etmiş; genel anlamda devlet yönetimi ve “kamu” kurumları dışındakiler, sokakta dola şan insanlar, kahvehanelerde veya parklarda oturanlar halk kavramının kapsamı içinde görülmüş ve hatta hâlâ böyle görülmeye devam edilmektedir.

NOT: Halk edebiyatı araştırmalarının tarihi gelişimine geçmeden önce Folklor- Halk Bilimi üzerinde durmakta fayda vardır.

FOLKLOR(HALK BİLİMİ):

Folklor kelimesini ilk defa 1846’da İngiliz William J.Thoms kullanmıştır.  Türkçede ilk defa “budun bilgisi”,  “halk bilgisi”, “halkiyat” gibi isimler almıştır. Bir bilim dalı olarak kabul edilmesiyle birlikte 1950 – 1960 yıllarından itibaren halkbilim olarak kullanılmaya başlanmıştır.

 Giyim kuşamdan halk oyunlarına kadar, halka ait her şeyi içine alır. Çeşitli dalları vardır. Örf ve adetler, bölgelere mahsus mahalli kıyafetler, eğlence şekilleri, oyunlar, görgü kaide ve kuralları, sözlü halk edebiyatı eserlerinin hepsi folklorun ayrı ayrı dallarıdır.

Halkbilim  daha çok iki toplum tipi üzerinde çalışmalarını yapar. Birincisi  ilkel hayat yaşayan toplumlar; ikincisi ise herhangi bir toplumun geri kalmış kısmıdır.

FOLKLORÜN KAYNAKLARI

  1. SÖZLÜ KAYNAKLAR: İyi bir sözlü edebiyat birikimine sahip, halkın kültürel zenginliklerini çok iyi bilen kişilerdir. Kaynak kişinin dili çok iyi kullanması gerekir.
  2. YAZILI KAYNAKLAR: Sözlü kaynakların dışında kalan ve tarihi dönemleri iyi analiz etmek açısından çok önemli olan yazılı kaynaklardır.  Yazma ve cönkler, Yazma halk hikayeleri ve kitapları, Basma halk hikaye ve kitapları, Yazılı ve yardımcı kaynaklar, Menkıbeler (Batta Gazi vs.) , Seyahatnameler    Epik eserler (Manas, Dede Korkut vs.)    Mevlid, Muhammediye gibi dini-lirik eserler

FOLKLORÜN  ÇALIŞTIĞI ALANLAR

  1. Köy, kasaba ve kent yaşamı monografileri:

Anlatılan yerin tarihi ve coğrafi özelliklerinden başlayarak halk edebiyatına kadar  yayılır. Bazı durumlarda istatiksel bilgiler de mevcut olabilir.

  1. Geçici ve sürekli yerleşim yerleri.
  2. Halk mimarisi.

Anadolu bu yönüyle zengin bir çeşitliliğe sahiptir.

  1. Tarım ve hayvancılık gibi ekonomik faaliyetler.
  2. Giyim kuşam ve beslenme alışkanlıkları.
  3. Hekimlik ve Meteoroloji.
  4. İnançlar, töreler, gelenek ve görenekler.
  5. Evlenme ve doğum gibi hayatın geçiş evreleri.
  6. Bayramlar.
  7. Dinsel inançlar.
  8. Büyü ile ilgili inançlar ve işlemler.
  9. Halk Tiyatrosu.
  10. Halk edebiyatı.
  11. Halk Oyunları.
  12. Halk eğlenceleri.

FOLKLOR VE HALK EDEBİYATININ  ORTAK YÖNLERİ

  1. Sözlü Olma Özelliği: Halkbiliminin maddi olmayan tarafıyla ilgilidir ve hemen hemen halk edebiyatının bütün çalışma alanını kapsar. Sözlü malzemeler, kişiden kişiye ve nesilden nesle aktarılırken sözel olarak aktarılır; fakat bu sözlü ürünler bilhassa 20. yüzyıldan itibaren derlemeler yoluyla yazıya aktarılmışlardır.

Türk toplumuyla ilgili çalışmalar W. Radloff , Verbitsky, Anohin ile 19. yüzyılda başlar. 

 

  1. Radloff “Sibirya’dan” adlı eserinde, Sibirya’daki Türk boyları arasından derledi ği bilgileri kitaplaştırmıştır. Ahmet Temir, Kültür Bakanlığı’ndan “Sibirya’dan Seçmeler” adıyla eseri tercüme etmiş ve M.E.B. de “Sibirya’dan” adıyla eseri dört cilt olarak sunmuştur.

 

Verbitsky, 19. yüzyılda Sibirya’ya Hıristiyanlığı yaymak için giden bir misyonerdir. Yirmi altı yıl, ömrünün sonuna kadar orada yaşar. Eserlerinde, Türk folkloru ile ilgili birçok malzeme vardır. 

 Varyant: Örneğin bir masalın Anadolu’daki farklı şekilleridir. Aynı masalın Azerbaycan veya Kırgızistan’daki şekillerine ise versiyon denir.

  1. Geleneğe Bağlılık: Gelenekler, folklor malzemesinin belli bir form şeklinde gelişmesini ve kendisini devam ettirmesini sağlarlar. Donmuş ve çok sıkı kalıplara bağlı yapılar değillerdir. Aksine, zaman içinde sürekli kendisini yenileyen bir dinamizme sahiptirler. Yani halk edebiyatı malzemesi, belli bir gelene ğin içinde ve kendisini yenileyerek ya şamaya devam eder.
  2. Çeşitlenme özelliği: Folklor malzemesi, zaman içinde kişiden kişiye ve aynı zamanda bölgeden bölgeye aktarılırken her zaman sözlü olarak aktarılır. Bu aktarımlar sırasında malzeme, bazen çeşitli değişikliklere uğrayabilir. Folklor ürününün bu yeni haline varyant denir.
  3. Anonimlik Özelliği: Bütün folklor malzemelerinin temel özelliklerinden birisi de anonim olmalarıdır. Bu, folklor malzemesinin kolektif olarak yaratıldığı anlamını taşımaz. Malzeme, başlangıçta herhangi bir birey tarafından ortaya konulmuş olmasına rağmen sonradan anonimleşmiştir.
  4. Kalıplaşma Özelliği: Folklor malzemeleri, zaman içerisinde belirli bir form alarak kalıpla şırlar; fakat varyant veya versiyonlarda bazı farklılıklar görülmesine rağmen iskelet daima aynı kalır ya da düşünce sabittir.

FOLKLORUN DİĞER BİLİM DALLARIYLA İLİŞKİSİ 

Halkbilimi, sosyal bilimlerin diğer tüm dallarıyla uzaktan veya yakından ilişki halindedir. Bunlar arasında tarih, etnografya, etnoloji, sosyoloji ve psikoloji başta gelir. 

Tarih ve Halkbilimi 

Birbirlerine karşılıklı malzeme veren en önemli bilim dallarıdır. Halkbiliminin malzemesi tam bir tarihi malzeme olarak değerlendirilemez; halkbilimi malzemelerinin incelenip yorumlanmasıyla birlikte, tarihi olayların folklor malzemesine yansıması veya folklor malzemelerinin tarihi olaylara yansıması ve bunların halk üzerindeki etkisi veya tarihi bilinmeyen bazı olayların tarihlerinin yakla şık tespiti gibi sonuçlara ulaşılabilir. 

Etnografya, Etnoloji ve Halkbilimi 

Halk kültürünün yalnızca maddi belgelerini inceleyen bir bilim dalı olan etnografya, halkbilimiyle karşılıklı alışveriş halindedir. Etnoloji, hem halkbiliminin hem de etnografyanın malzemelerini birleştiren bir bilim dalıdır. Etnoloji, çeşitli karşılaştırma ve genellemeler yapar. Bunları yaparken halkbiliminin çalışma alanına giren birçok unsuru da araştırıp inceleyerek yorumlar. 

Sosyoloji ve Halkbilimi 

Tarih ve halkbilimi ilişkisine benzer. Halkbilimi, sosyolojiye gerek topladığı malzemeleri gerekse vardığı sonuçları verir. Bu malzemeler, toplumun yapısının incelenmesine yardımcı olur. Halkbilimi unsurlarının içerisinde yer alan atasözlerinde toplumun hayatı algılayışı, fıkralarda mizah ve eleştirisi, masallarda ise olmasını hayal ettiği dünyayla, belirtilen reel hayatın gerçekleri vardır. Sosyoloji, bu malzemeleri değerlendirip yorumlayarak, incelediği toplumun yapısıyla ilgili sonuçlara varır.  

 

Psikoloji ve Halkbilimi 

Halkbilimi, özellikle sosyal psikolojiye malzeme verir. Yani toplum kurallarına uymakla ve onları yerine getirmekle yükümlü olan bireyin psikolojik faaliyetlerinin açıklanması için, halkbiliminin topladığı malzemelerden sosyal psikologlar geniş ölçüde yaralanır. 

Halkbilimi, bunların dışında arkeoloji, filoloji gibi bilim dallarıyla da ilişki halindedir. Bir bakıma felsefe ile de ilişkilidir. Halkbiliminde, dünyaya ve yaratılışa ait pek çok unsur ile ilgili olarak birçok malzeme vardır. 

FOLKLOR MALZEMESİNİN TARİFİ 

  1. Bilgi haline gelmiş folklor malzemesi: Atasözü, deyim vs.
  2. Yaşayan folklor malzemeleri: Doğum, dü- ğün, evlenme törenleri, merasimler, bayramlar vs.
  3. Sanat haline gelmiş folklor malzemesi: El sanatları, halk destanları vs.
  4. Günlük hayatın içindeki sıradanlık özelliği gösteren folklor malzemeleri: Eşyalar, alet ve araçlar.

FOLKLOR ARAŞTIRMALARININ TARİHİ 

  1. Batı dünyası, keşiflerle ortaya çıkarılan yerli halkı tanımak amacıyla, bu halkların folklor malzemeleriyle yakından ilgilenmiştir.
  2. Rönesans ve reform hareketleri, batıda köklü bir zihniyet değişikliği meydana çıkartmıştır. Bu değişiklik, aydınlanmayı ve kısmen de olsa halk hayatına yönelişi beraberinde getirmiştir.
  3. J. G. von Herder tarafından ortaya çıkarılan “romantizm” hareketiyle birlikte kuvvetli bir halka yöneliş ve milli kaynaklar için halk hayatını esas alan düşünceler doğmuştur.
  4. 18. yüzyılda başlayıp 19. yüzyılda artan sömürgecilik ve milliyetçilik hareketleri, halkbilimi çalışmalarında en fazla itici kuvvetlerden biri olmuştur. Büyük imparatorluklar içerisinde ya şayan halklar, bağımsızlıklarını kazanmak ve milliyetçilik duygularını arttırmak için folklor malzemelerini kullanmışlardır.

DÜNYADA FOLKLOR ÇALIŞMALARI 

Dünyada folklor çalışmaları aşağı yukarı on yedinci yüzyılda  başlar. Jean  Baptiste Thiers’in “Boş İnançlar El Kitabı” (1677), Thomas Browne’ın “Halk Arasındaki Boş İnançlar Üzerine Araştırmalar”ı (1846) ve Charles Pernault’un “Halk Masalları” gibi, ilk çalışmalar boş inançlar üzerine yapılır.

Dünyada folklorun başlangıcı  Grimm kardeşlerin “Ev ve Çocuk Masalları”nı yayımladığı 1812 yılıdır. Ezop (Aisipos) masallarından veya Heredot’un “Liunya ile Pliny”sinde de folklor araştırmalarına dair öğeler yer alır. W. J. Thoms’tan önce Johann F. Knouffel 1813 yılında Volkskunde terimini kullanır.                                                                  

 Bu durumun aksine, Türkiye’de ilk çalışmalar atasözleri üzerine yapılmıştır. 

Folklor, 19. asırda bir bilim dalı olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. İngilizcede “Folklore”, Almancada “Volkskunde” kavramlarıyla karşılanmış ve yaklaşık yarım yüzyıl boyunca yapılan çalışmalarda ve tartışmalarda folklorun ne olduğu, çalışma alanına nelerin girdi ği gibi konular üzerinde durularak bir bilim dalı olarak tanımlanmaya çalışılmıştır. 

19. yüzyılın ikinci yarısında ise, folklorun kurumsallaşması gerektiğinin farkına varılmış ve bazı kurumlar oluşturulmuştur: Nordiska Arkiv (Stockholm, 1872), Folklor Kürsüsü (Oslo, 1884), The Folklore Society ( İngiltere, 1886), American Folklore Society (Amerika, 1881). 

 

TÜRKİYE’DE FOLKLOR ARAŞTIRMALARI TARİHİ 

Dursun Yıldırım, araştırmaları beş devreye ayırır: 

  1. Tanzimat’tan 1908’e kadar geçen süre (Örtülü devre)
  2. 1908’den 1920’ye kadar geçen süre (Türkçü devre)
  3. 1920’den 1938’e kadar geçen süre (Sentezci devre)
  4. 1938’den 1966’ya kadar geçen süre (Dergici devre)
  5. 1966’dan günümüze kadar süregelen devre (Bilimci devre)
  6. Örtülü Devre : Bu devrede folklora belli bir yöneliş vardır; hatta bu yöneliş, mahallileşme dönemine kadar uzanır; fakat bu dönemde yapılan çalışmalar tam bir folklor çalışması sayılamaz.

Bu devre içerisinde bilhassa Namık Kemal, Ziya Paşa ve İbrahim Şinasi’nin fikirleri, kendilerinden sonra yapılacak olan çalışmalara yön göstermiştir. Şinasi ve Ziya Paşa halka daha yakın dururken; Namık Kemal halka yakın olmaktan biraz uzaktır. Ziya Paşa’nın fikirlerinde tutarsızlıklar göze çarpar: “Şiir ve İnşa” ile gerçek edebiyatımızın halk edebiyatı olduğunu savunur ve divan edebiyatını yerer. Daha sonrasında kaleme aldığı “Harabat” ile de tam tersi bir fikri savunur. 

Şinasi, “ Şair Evlenmesi” ve “Durub-ı Emsal-i Osmaniye” gibi eserleri yazar ve bu sayede daha somut adımlar atmış olur. Ayrıca, Mehmet Kamil’in 1844 yılında yazdı ğı “Melcü’t-Tabbahin” adlı eseri, ilk yemek kitabı sayılır. Ahmet Vefik Paşa “Lehçe-i Osmaniye” adıyla bir sözlük yazar. Bu eser Türkoloji’deki en önemli eserlerdendir. Yine bu devrede yazılan “Müntehebat-ı Emsal-i Türkiye” de önemli sayılabilecek eserler arasındadır. 

  1. Türkçü Devre: Türk aydınının folklorla bilimsel anlamda ilk olarak tanışması 20. yüzyılda başlar. Folklorun bir bilim dalı olarak tanıtılmasında, yerleşip gelişmesinde Ziya

Gökalp, M. Fuat Köprülü  ve Rıza Tevfik’in yazıları önemli rol oynayacaktır

Bu dönemim “Türkçü” olarak adlandırılmasının bir nedeni de 1908 yılında “Türk Derneği”nin kurulmasıdır. Bu dernek daha sonra yerini, 1911 yılında “Türk Yurdu”na ve ardından da “Türk Ocağı”na bırakır. Bu dernek, “Türk Yurdu Mecmuası” adıyla bir dergi çıkartır ve bu dergide, dernek üyelerinin yaptığı derlemeler yer alır. 

Bu dönemde, 1913 yılında Ziya Gökalp tarafından “Halka Doğru” adıyla çıkartılan dergi de önemli bir yere sahiptir. Ziya Gökalp bu dergide, “Halk Medeniyeti” adıyla bir makale yayımlar. Bu yazısında Gökalp, bir milletin sahip olduğu medeniyeti ikiye ayırır:

  1. Resmi Medeniyet
  2. Halk Medeniyeti

 - Halk Teşkilatı

- Halk Felsefesi

 - Halk Ahlakiyatı

 - Halk Hukuku

 - Halk Lisaniyatı

 - Halk İktisadı

  - Halk Kavmiyatı 

Ziya Gökalp’in çıkardığı dergilerden birisi de “Küçük Mecmua”dır (1922). Bu dergide, “Masallar Nasıl Toplanmalı?” başlığıyla bir makale yazar. Ayrıca, bu dergide yayımladığı masalları “Altın Işık” adıyla kitaplaştırır. 

Bu dönemin bir diğer önemli ismi olan M. Fuat Köprülü dört adet önemli çalışma sunar:

  1. Türk Edebiyatının İlk Mutasavvıfları
  2. Saz Şairleri
  3. Araştırmalar I-II
  4. Yeni Bir İlim: Halkiyat-Folklore

Köprülü, “Yeni Bir İlim: Halkiyat-Folklore” başlıklı yazısında ilk defa 1914 yılında folklorun ne olduğunu, işlevlerini, çalışma alanlarını izah etmeye çalışır. 

Rıza Tevfik, 1914 yılında Peyam-ı Edebîye’de yayımlanan “Folklor (Folk-lore)” adlı yazısında, folklorun karşılığı olarak “hikmet-i âvâm”ı önerir. 

1913 yılına kadar Türkiye’de folklor çalışmaları, folklorun bir disiplin olarak ortaya konulmasından ziyade bu bilim dalının tanıtılmasından ibaret olmuştur. Bu tanıtım i şini yapanlar, daha çok doğrudan folklorla ilgilenenler de ğil, sosyolog Ziya Gökalp, edebiyat tarihçisi Fuat Köprülü ve felsefeci Rıza Tevfik gibi isimler olmuştur. Bunların yanında Gyula Nemeth, Friedrich Giesse, Wilhelm Radloff ve Kunoş gibi yabancı bilim adamları da Türk folkloruyla ilgili önemli çalışmalar yapmışlardır. 1920 yılına kadarsa, iki önemli makaleye ek olarak iki önemli kitap yayımlanmıştır. Bunlardan ilki Mustafa Satı’ya ait “ İlm-i Akvam” diğeri ise Hasan Basri’ye ait “Anadolu Köy Düğünleri” adlı eserlerdir. 

1919 yılında Maarif Vekaleti’ne bağlı Hars Heyeti (Dairesi) oluşturulmuştur. İlk defa Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte, devlet desteğiyle folklora yöneliş başlar. Hars Dairesi, halk kültürünü araştırır, inceler ve eserler yayımlar; eğitim yoluyla çocuklara ve gençlere halk kültürünü öğretir. 

 

  1. Sentezci Devre : 1929 yılında Yusuf Akçura tarafından yapılan “Folklor Nedir?” adlı konuşma bu devre için önemlidir. Ardından Akçura, “Yeni Muhit” adlı dergiyi yayımlar ve folkloru filolojiye bağlar. “Asıl ilim filolojidir; folklor, filolojiye hizmet eder” der ve folklor, filoloji ve etnografyayı ilişkilendirmeye çalışır. Ayrıca Akçura, Türk Yurdu, Türk Ocağı ve Türk Derneği’nin kurulu şunda yer alır. Türkçü dernekler olması sebebiyle, bu dernek üyelerinin hepsinden bulundukları bölgelerin folkloruyla ilgili derlemeler yapılması istenir. Hatta çıkardıkları yayın organlarında, Türkiye dışındaki Türk topluluklarının folkloruna dair örnekler de yer almaktadır.

1932 yılında Türk Ocağı kapatılır. Atatürk, Türk Ocağı’nın yerine aynı görevi görmesi için Halk Evleri’ni açtırır. Cumhuriyet döneminde folklora hizmet eden bir diğer önemli kurulu ş, “Anadolu Halk Bilgisi Derneği”dir. 24 sayı “Halk Bilgisi Haberleri” adıyla dergi çıkarır. Bu dernek, “Folklor Toplayıcılarına Rehber“ adıyla, folklor derlemesi yapanların nasıl derleme yapacakları ve dikkat etmeleri gereken hususlara dair bir rehber hazırlamıştır. Derneğin yaptığı bir diğer iş, 1929 ve 1931 yıllarında Anadolu’ya yaptığı bilimsel gezilerdir. Bu geziler daha çok Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz ile Güneydoğu Anadolu’nun bazı kısımlarını içine alır. 

Abdulkadir İnan, Ali Rıza Yalgın, M. Şakir Ülkütaşır da heyet içerisindedir. Yalgın, “Cenup’ta Türkmen Oymakları” adında Kültür Bakanlığı aracılığıyla bir kitap yayımlar. 

 

 

  1. (Dergici devre) 1930’lu yılların sonuna kadar Türkiye’de folklorun ne olduğu anlaşılmış, folklor çalışmalarının önemi devlet ve aydınlar tarafından kavranmıştır. Bu yıllara kadar yapılan çalışmalar iki önemli özellik gösterir: Birincisi, dikkatleri folklorun tanımına ve içeriğine yönelten çalışmalardır ki bu çalışmalarda genellikle folklorun, milli birliğin oluşmasındaki ve uluslaşmadaki önemi üzerinde durulmuştur. İkincisi ise, derleme çalışmaları ve faaliyetleridir.

1952 yılında Halk Evleri’nin on dokuz yıl süren faaliyetlerinden sonra kapatılması, Milli Folklor Enstitüsü’nün 1966’daki kuruluş tarihine kadar geçen 14 yıllık süre, folklor araştırmaları için bir suskunluk dönemidir. 1939 yılında Pertev Naili Boratav’ın D.T.C.F.’deki Halk Edebiyatı Kürsüsü’nü kurmasıyla birlikte, Türk folklor araştırmalarında bilimsel bir devre başlar. O’nun ulusal bir bakış açısıyla başlayıp, uluslararası bilimsel bir anlayışa doğru gelişen çalışmaları, aslında I. dönemdeki Türk folklor araştırmalarının da özünü yansıtır. 1940’lı yıllarda Hüseyin Nihal Atsız ve onun temsil ettiği Türkçülük hareketine karşı yapılan yargılama sürecine mukabil olarak Boratav hakkında da aksi yönde bir yargı süreci başlatılmış ve Boratav’ın üniversitedeki kürsüsü 1948 yılında kapatılmıştır.

  1. (Bilimci devre) Türkiye’de folkloru bir bilim dalı olarak üniversiteye dahil edenlerden biri de de Mehmet Kaplan’dır. Erzurum’da Atatürk Üniversitesi’nin kurulu şu sırasında rektör vekilliği yapan Kaplan, üniversitenin Türk dili ve edebiyatı müfredatına halk edebiyatını da dahil etmiştir. Bu sayede bu sahada doktorasını yapan ilk akademik kadronun oluşmasına vesile olmuştur. Kadronun içinde Umay Günay, Bilge Seyitoğlu, Fikret Türkmen, Saim Sakaoğlu gibi isimler vardır.

Bu iki üniversite dışında Hacettepe Üniversitesi’nde de bir kürsü kurulmuştur. 

1990’lı yıllara kadar Türkiye’de halkbilimi çalışmaları genel itibariyle âşık edebiyatının halk hikayeciliği ve türler üzerine yoğunlaşmışken, bu yıllardan itibaren Türkiye dışındaki Türk boylarının halk edebiyatlarıyla ilgili çalışmalar da yapılmaya başlanmıştır. Başlangıçta metin neşirleri ve müstakil monografilerden oluşan bu çalışmalar, takriben mukayeseli çalışmalara da yön göstermiştir.

TÜRK HALK EDEBİYATI ARAŞTIRMALARININ TARİHİ GELİŞİMİ

“Halk edebiyatı” terimi, Ziya Paşa’nın yazmış  olduğu “Şiir ve İnşa” makalesiyle birlikte  ortaya konmuştur. Tercüme yoluyla Türkçeye kazandırılmış ve  XX. Yüzyıl başlarında bu sahada ülkemizde yapılan araştırmalarla birlikte kullanılmaya başlanmıştır.  Özellikle Türkçülük düşüncesi çerçevesinde halk edebiyatı araştırmaları  önem kazanmış ve özellikle de cumhuriyet döneminde ivme kazanmıştır.

Ziya Gökalp, “Halka Doğru” dergisinde Her milletin resmi medeniyet ve halk medeniyeti olmak üzere iki medeniyeti olduğunu ve bunların sosyolojinin araştırma sahası içinde yer alması gerektiğini belirtir.  Gökalp, ağızdan ağıza geçmek suretiyle bir soyda uzayıp giden halk medeniyetinin adını halkiyat olarak mütaala eder.

Ziya Gökalp’in bu çalışmasını  Fuat Köprülü’nün  6 Şubat 1914’te İkdam Gazetesi’nde yayımladığı  “Yeni Bir İlim: Halkiyyat-Folklor” yazısı izler.

Osmanlı Devleti’nin son yıllarında Mehmet Fuat Köprülü ve Rıza Tevfik Bölükbaşı gibi Cumhuriyetten sonra da halk edebiyatına ilgi duyan bir çok araştırmacı, o dönemde yayımlanan günlük gazetelerde halk şairlerinin bir şiirini veya şiirlerini toplamış ve bu şiirlerin çeşitli yönlerden değerlendirilmesi şeklinde yaptıkları çalışmalar, halk edebiyatı alanında o dönemde yapılan ilk çalışmalar  olmuştur.

Bu araştırmacılar arasında Türk halk edebiyatını araştırma ve incelemede yöntem üzerinde duran ilk ve en önemli kişi Mehmet Fuat Köprülü olmuştur. Henüz 23 yaşında 1913 yılında İstanbul Üniversitesi (Darü’l- Fünun Medresesi) Edebiyat Fakültesi  Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü profesörü olur.

Türkiye’de Türkolojinin kurucusu olarak kabul edilmiştir çünkü yaptığı bilimsel araştırmalar, edebiyat alanında yetiştirdiği öğrenciler ve araştırma için kurduğu kurumlar onu Türk Edebiyatı araştırmalarında ayrı bir yere koyar.

Üniversitedeki  görevine başladıktan sonra Bilgi Mecmuası’nda  Türk Edebiyatında Usül adıyla yayınladığı makalesinde, Batı edebiyatında ve edebiyat tarihçiliğinde bilimsel bakış açılarını ve yöntemlerini inceler ve tanıtır. 

Köprülü bu makalesinde Türk edebiyatına uygun bilimsel yaklaşımları tespit eder.  Bu makalenin en önemli özelliklerinden biri de Edebiyat Tarihi çalışmalarında kullanılan “tezkirecilik” anlayışını bitirmesi ve çağdaş Türk edebiyatı tarihçiliğini başlatmasıdır.

Mehmet Fuat Köprülü’nün 1920 yılında yayınladığı  “Türk Edebiyatı Tarihi” adlı çalışması ise ülkemizde çağdaş yöntemlerle hazırlanan ilk Türk edebiyatı tarihidir. Köprülü, bu eseri ve halk edebiyatı tür ve şekilleri üzerine yazdığı birçok makalesinin yanında 1915 yılında  “Milli Tetebbular Mecmuası”nın ilk sayısında yayımlanan “Aşık Tarzının Menşei ve Tekamülü” adlı çalışmasıyla  Türkiye’aşık edebiyatı üzerine ilk çalışmayı yapmış ve bu yazısında aşık edebiyatı incelemelerinde izlenecek yol ve yöntemler hakkında görüşlerini belirtmiştir. 

Bu yazısında aşık edebiyatı alanında kaynakların yetersizliği sebepleri üzerinde duran Köprülü, bunu divan edebiyatı geleneğine bağlı olanların küçümseyici ve tezkirecilik anlayışının halk edebiyatı geleneğine bağlı olanları dışlamasına bağlar.

Ayrıca Tanzimat edebiyatçılarının halk edebiyatına değer vermelerine rağmen;  divan edebiyatı geleneğine uygun eserler vermelerini de örneklerle eleştirmiştir.

Bu araştırmalardan sonra Köprülü çalışmalarını saz şiiri antolojisi oluşturacak şekilde yoğunlaştırır ve sırasıyla şu eserleri verir:

- XVII. Asır Saz Şairlerinden Gevheri (1929)

- XIX. Asır Saz Şairlerinden Erzurumlu Emrah(1929)

-XVI. Asrın Sonuna Kadar Türk Saz Şairleri(1930)

-XVII. Asır Saz Şairlerinden Kayıkçı Kul Mustafa ve Genç Osman Hikayesi(1930)

-XVII. Asır Saz Şairleri81939)

- 1962-1965 yılları arasında ise  5 cilt halinde Saz Şairleri Antolojisi  adlı eserini yayınlar.

Köprülü’nün aşık tarzı edebiyat geleneğine bu çalışmalarının yanında başka bir çalışma alanı da tekke ve tasavvufi halk edebiyatıdır.   Bu alanda yayınladığı eser 1919 yılında “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvuflar”  adlı çalışmasıdır.  Bu çalışmada önce başlangıçtan Hoca Ahmet Yesevi’ye  kadar Türk edebiyatının başlangıç ve gelişimi ; sonra Ahmet Yesevi’nin hayatı , eserleri ve Türk Edebiyatındaki yeri daha sonra da Anadolu’da Yunus Emre’nin ortaya çıkışı , eserleri ve sonraki dönemlere etkisi konularında bilgi vermiştir.

Türkiye Türklerinin Türkistan’dan Anadolu’ya göç edişi olgusuna bağlı kalarak Türk edebiyatının başlangıcından günümüze kadar gelişi ve şekillenişi bu eserde çok net delillerle ve ayrıntılarıyla açıklanmıştır.

Türkiye’de masal derlemelerinde takip edilecek yol ve yöntemler konusunda ilk çalışmayı Ziya Gökalp, Küçük Mecmua’da yayınlanan Usullere Dair: Halkiyat Masallar ve  Usullere Dair : Tandırname adlı yazılarıyla yapmıştır.    Öte yandan Altın Işık adlı eseriyle de Gökalp, masallardan yararlanarak yeni eserlerin nasıl ortaya konulacağına  dair bilgiler vermiştir.  Bu anlamda bu eser folklordan faydalanarak ortaya daha çağdaş ve modern usullerle eserler koymanın ülkemizdeki ilk denemesidir

Ziya Gökalp, 1923 yılında yayınladığı  “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde  milli edebiyatın kuruluşunda büyük bir payı olan Türk Ocakları’nın görevlerinden birinin de halk edebiyatına ait olan kitaplarla, sözlü gelenek ürünlerini toplayıp halk kütüphanelerini oluşturmak  olduğunu belirtmiştir.  Böylece halk edebiyatı ürünlerini derleme çalışmaları ulusal bir görev anlayışı içerisinde önem kazanmış ve daha önce az da olsa var olan derleme çalışmaları hız kazanmıştır.

 

Cumhuriyetin ilk yılları halk edebiyatı alanında  birbiri ardınca gelen ve kendilerinden sonra ortaya çıkan eserlere yön veren eserlerin verildiği bir dönem olmuştur.

Saadettin  Nüzhet Ergun ve Mehmet Ferit 1926 Yılında “Konya Halkiyat ve Harsiyatı” adlı eseri yayınladılar. 

Bu eser eksiklere rağmen alan araştırmasına dayalı bir yöre monografisidir.  Bu yönde çalışma yapmak isteyen araştırmacılara yön göstermiştir. Günümüzde bu araştırma eğilimi  gelişerek köy ve kasaba monografilerini de içine alarak sürmektedir.

1927’de Ankara’da Anadolu Halk Bilgisi Derneği kuruldu. Bu derneğin yayımladığı Anadolu Halk Mecmuası ve Halk Bilgisi Haberleri  isimli dergiler halk edebiyatı araştırmalarında başarılı çalışmalar yapmışlardır.

1928 yılında Çankırılı Ahmet Talat Onay’ın yayınladığı  “Halk Şiirlerinin Şekil ve Nev’i  adlı eseri pek çok yönden günümüzde bile aşılmamış  bir araştırma eseridir. Halk edebiyatında tür ve şekil konuları üzerine yapılan pek çok çalışmada  bu eserin açtığı yol takip edilmiştir.

Halk edebiyatının gerekliliğini ısrarla vurgulayan ve divan edebiyatının gereksizliği üzerinde duran başka bir halk edebiyatı araştırmacısı da Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’dur.

1932’de kurulan Türk Dil Kurumu ağız derlemeleri yaptı.  1939-49 arasında Anakara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde Pertev Naili Boratav tarafından halk edebiyatı dersleri verilmeye başlandı.  Fakat Boratav ile birlikte  İlhan Başgöz bu kürsüden ayrılmak zorunda kalınca  kürsü kapatıldı.

 

1948’de Fuat Köprülü siyasete atılarak İstanbul Üniversitesi’nden ayrıldı ve halk edebiyatı alanındaki çalışmalar azaldı. 

Bundan sonra  Prof . Dr. Mehmet Kaplan’ın yetiştirdiği Muhan Bali, Umay Günay, Saim Sakaoğlu, Bilge Seyidoğlu, Fikret Türkmen, Ensar Aslan  çeşitli halk bilimi çalışmaları yapmaya başladı.

Bununla birlikte  Hacettepe Üniversitesinde Şükrü Elçin Halk Bilimi ve Edebiyatı alanında otorite isimlerden biri olarak ortaya çıktı ve bu alanda önemli katkılar sağladı.

NOT: Türk Halk edebiyatı ile ilgili ilk derlemeleri yapan bilim adamı Macar Türkologu Ignaz Kunoş’tur. (Türk Halk Edebiyatı, 1925)

Kunoş’un dışında araştırma yapan yabancı bilim adamları ise şunlardır:

Radlof, George Jakob, Gyula Nemeth, Otto Spies, Bela Bartok, Jean Deny. Andreas Tietze

NOT:  Halkevleri kanalıyla Ahmet Kutsi Tecer’in de Türk halk edebiyatı araştırmalarına katkıları olmuştur.

DERLEME ÇALIŞMALARININ USUL VE TEKNİKLERİ

  1. Araştırılacak konunun belirlenmesi.
  2. Konunun belirlenmesinden sonra araştırma yapılacak bölgenin belirlenmesi ve o bölgeyle ilgili varsa daha önce yapılmış derlemelerin incelenmesi.
  3. Derleme yapan kişi sahaya gitmeden önce konu hakkında yazılmış eserleri okumalıdır.. Derleme yapılacak bölge ve insanı hakkında iyi araştırma yapmalıdır.
  4. Sahaya çıkmadan önce bölgenin ileri gelenleriyle iletişime geçilmelidir. Eğer bu kişilerin komuyla ilgili bilgisi yoksa o zaman bölge halkıyla doğrudan iletişime geçilmelidir.

HALK EDEBİYATININ KAYNAKLARI

  1. Sözlü Kaynaklar: Halk edebiyatının masal, tekerleme, ninni, mani, fıkra, bilmece, atasözü, beddua, vb. gibi sözlü ürünlerinin çok büyük bir bölümü özellikle ileri yaşlardaki insanları- mızdan elde edilen ürünlerdir. Bu yaşlı insanlar,  dedelerinden, ninelerinden  ya da anne-baba ve o çevredeki  yaşlı kimselerden duydukları bu ürünleri  yeni bir kuşağa aktarmada önemli bir kaynaktır. Halkbilim ve halk edebiyatı araştırmacıları bu yaşlı kaynaklardan derledikleri metinleri yazılı hale getirerek halk edebiyatı kaynağını zenginleştirirler.  Ayrıca çeşitli yörelerimizde,  radyo, gazete ve televizyon gibi görsel-işitsel iletişim araçlarının yaygın olmadığı dönemlerde, halkın başlıca  eğlence ve bir anlamda da eğitim kaynağı olan  bu ürünler anlatıcı ve  sorucularının,  bugün sayıları giderek azalsa da, belleğinde yer etmiştir. Bu usta anlatıcıların yanı sıra halk ozanları, özellikle de saz şairleri  sözlü halk edebiyatı ürünlerinin  günümüze taşınmasında başlıca kaynaklardır.
  2. Yazılı Kaynaklar: Halk Edebiyatı esas olarak sözlü bir edebiyat geleneği olmakla birlikte bu edebiyat geleneğiyle ilgili olarak geçmişte doğrudan veya dolaylı olarak yapılan çeşitli yazılı kayıtlar vardır. Halk Edebiyatına dair bilgiler içeren bu kaynaklar, Halk Edebiyatının yazılı kaynakları olarak adlandırılır. Halk Edebiyatı araştırmaları yapanlar araştırdıkları konuyla ilgili olarak bu yazılı kaynaklara da başvurmak ve onları değerlendirmek zorundadırlar. Halk Edebiyatıyla ilgili olarak yapılan araştırmalarda, kütüphanelerde, özel kitaplıklarda bulunan cönk, mecmua ve pek çok konuda bilgiler içeren yazmalarla, daha önce derlenerek çeşitli kitap ve dergilerde yayınlanmış veya arşivlenmiş bu yazılı kaynaklardan yararlanılır. Türk Halk Edebiyatıyla ilgili doğrudan veya dolaylı olarak bilgiler içeren yazılı kaynaklar vardır. Bunların tam bir listesini burada vermek yer darlığı nedeniyle imkânsızdır. Konuyla ilgili bir fikir vermek üzere, Türk Halk Edebiyatının bu yazılı kaynaklarından bazılarını kronolojik olarak şöyle sıralayabiliriz:

    Çin Yıllıkları:
    Eski Çin tarihlerinde Hunlar, Göktürkler, Uygurlar ve Kırgızlar başta olmak üzere Türk boyları ve kültürleri hakkında son derece önemli bilgiler yer alır.

    Bengütaş Yazıtları (Göktürk Abideleri):
    Göktürk alfabesi ile çoğunluğu taşlar üzerine yazılmış yazıtlar. Bu yazıtlar yoğun olarak Moğolistan, Tıva, Hakasya, Altay, Kırgızistan, Kazakistan sınırları içindedir. En meşhurları, Orhun ırmağı kıyısında bulunan altı yazıttan oluşur. Bunlardan verdikleri bilgiler ve metinlerinin hacmi bakımından en önemlileri, VIII. Yüzyılda Kültigin, Bilge Kağan, Tonyukuk adına dikilen ve "Orhun Abideleri" adıyla tanınan anıtlardır .


 Eski Uygur Metinleri:   
Başta, eldeki tek nüshası, Paris Bibliotheque Nationale’de olan Uygur harfleriyle yazılmış Oğuz Kağan Destanı olmak üzere Uygur döneminden kalan pek çok şiir ve adını bildiğimiz en eski Türk şairi Aprınçur Tigin'in şiirleri ve çeşitli dillerden Türkçeye tercüme edilmiş kitaplardan oluşan eski Uygur metinleri, Türk Halk Edebiyatının İslâm öncesi dönemini aydınlatmada son derece önemli kaynaklardır.

 Kutadgu Bilig:
Yusuf Has Hacib'in 1069-1070'te tamamlayarak Tabgac Buğra Han'a sunduğu, devlet yönetimini anlatan Türk kültürüyle ilgili son derece zengin bilgiler veren manzum didaktik bir eserdir.


  Dîvânu Lügâti't-Türk:
Kaşgarlı Mahmud'un Araplara Türkçe öğretmek ve Türkçenin Arapçadan daha zengin bir dil olduğunu göstermek amacıyla 1072-1074 arasında hazırladığı ve Türk kültür tarihinin en önemli kaynağı olan ansiklopedik bir sözlüktür.

Atabetü'l-Hakâyık:
Edip Ahmet Yüknekî tarafından XII. yüzyılın ilk yarısında kaleme alınan manzum ahlak kitabıdır.

 Dîvân-ı Hikmet:
XII. Yüzyılda Türk Tasavvuf Edebiyatının ilk şairi sayılan Türkistanlı Hoca Ahmet Yesevî tarafından yazılmıştır. Dinî-tasavvufi konular işleyen didaktik bir şiir kitabıdır.

Codex Comanicus:
Karpatlar ile Ural dağları arasında yaşayan Kıpçaklar hakkında XIV. yüzyılda İdil nehri boyunda misyonerlik yapan Fransiskan rahipleri tarafından yazılmış gramer örnekleri, Türkçe kelime listeleri ve Türkçe metinler içeren bir çalışmadır. Özellikle içerdiği 46 adet bilmece bu türün bilinen en eski Türkçe örnekleridir.

 Dede Korkut Kitabı:
Oğuz-nâme denilen, Oğuz Türklerine ait epik destanlar söyleme ve bunları yazıya geçirme geleneğinin en önemli örneklerinden birisi olan bu kitabın, XV. veya XVI. yüzyılda yazıya geçirildiği düşünülmektedir. Bugün bulundukları yere göre adlandırılan 12 boydan (öyküden) oluşur. Kitabın Dresden ve Vatikan'da bulunan iki nüshası vardır. Dresden nüshası 12 hikâyeden, Vatikan nüshası 6 hikâyeden oluşur. Dede Korkut Kitabı'nda kullanılan dil katkısız bir Türkçedir. Kitapta bulunan atasözleri, alkışlar, kargışlar, şiir parçaları, gelenekler-görenekler, inançlar bu eseri Türk Halk Edebiyatı çalışmaları açısından birinci dereceden en önemli tarihî kaynak kılmaktadır.

Tarih Kitapları:
Ortaçağdan kalma Câmi'ü't-Tevârîh, Dürerü't-Tîcân, Tevâ- rîh-i Al-i Selçuk, Tevârîh-i Al-i Osman,  Târîh-i Cihan-Güşâ,  fiecere-i Terâki- me, fiecere-i Türk gibi tarih kitapları Türk Halk Edebiyatıyla ilgili birçok konuda kaynak konumundadırlar.

 Atasözü Kitapları:
XV. yüzyıldan itibaren Türkçede atasözlerinin toplanılıp müstakil kitaplar hâline getirildikleri görülmektedir. Bu gelenek çevresinde oluşturulan "Kitab-ı Atalar", "Atalarsözü" veya "Durûb-ı Emsâl" gibi kitaplar ve onları takip edenler, Halk Edebiyatımız açısından son derece değerli yazılı kaynakların başında yer almaktadır.

Masal Kitapları:Eski Uygurlar döneminden başlayarak pek çok dilden Türkçeye tercüme edilen "Kelile ve Dimne", "Binbir Gece", "Binbir Gündüz", "Mantıku't-Tayr" gibi masal kitapları Halk Edebiyatı bakımından öneli kaynmaklardır.


 Osmanlı ve Cumhuriyet Yıllıkları:
XIX. yüzyılın sonlarından itibaren yayınlanmaya başlanan ve Cumhuriyet döneminde de devam eden yıllıklardır. İl dahilindeki yatırlar, ziyaret yerleri, adlar ve el sanatları hakkında verdikleri bilgiler önemlidir

Fıkra Kitapları: Türk fıkralarının en çok derlenip yazıya geçirilenlerinin başında Nasrettin Hoca fıkraları yer alır. Nasrettin Hoca fıkraları ilk olarak XVI. yüzyılda Hüseyin adlı bir kişi tarafından "Hikâyet-i Kitâb-ı Nasreddin" adıyla yazıya geçirilmiştir. Bugüne dek yaklaşık 38 Nasrettin Hoca fıkraları yazması tespit edilmiştir.


Menâkıb-nâmeler:
Bir velinin kerametlerini anlatan kısa hikâyelerin toplandığı kitaplar olan Menâkıb-nâmeler, XIII. yüzyıldan itibaren görülmeye başlanmıştır. Menâkıb-nâmeler, Türk Halk Edebiyatı bakımından son derece önemli yazılı kaynaklardır.

Şâir-nâmeler:
Âşıkların diğer halk şairlerinin adları, devirleri, sanatları ve memleketlerine dair bilgiler verdikleri ve hece vezniyle yazdıkları destan biçimindeki eserlerdir. Adeta, halk şairlerinin tezkireleri gibidirler.

 Destan Kitapları:
Anadolu'da meydana getirilen epik destanlar olanBattal-nâme, Hamza-nâme, Saltuk-nâme, Hz. Ali Cenk-nâmeleri ve Hikâye-i Geyik, Hikâye-i Göğercin, Hikâye-i Deve, Dâsitân-ı Ejderha gibi tamamı erken dönemlerde yazıya geçirilmiş eserler de Halk Edebiyatının çok önemli yazılı kaynaklarındandır.

Seyahat-nâmeler:
Yazarların gezip gördükleri yerlerden edindikleri izlenim ve bilgileri aktardıkları eserlerin genel adıdır.

 Divan Edebiyatı Eserleri:
Genel anlamda divânlar, Tezkirelerdaha özel türler olarak Şehrengizler, Mesnevîler, Sur-nâmelergibi klasik edebiyat eserleri de Halk Edebiyatı hakkında son derece önemli bilgiler içeren yazılı kaynakların başında yer alırlar.

Günlük Gazeteler:
XIX. yüzyıldan günümüze kadar yayınlanan gazeteler de Halk Edebiyatı hakkında önemli bilgi kaynaklarındandır.

Cönkler ve Mecmualar:
Cönkler, uzunlamasına açılan, ensiz, uzun defterlerdir. Cönkler, Aşık Edebiyatı, Tekke ve Tasavvufî Halk Edebiyatı ve bir çok halk kültürü ürünlerine dair örneklerin bulunduğu yazılı kaynakların başında gelir. Halk arasında, ince uzun oluşlarından dolayı"sığır dili"ve "sefine"olarak da adlandırılan cönklerin boyutları değişiklik gösterir.

Cönklerin ortalama olarak 5,10,15,23 cm. boyutunda oldukları söylenebilir. Cönkler de, cönk sahibinin tercihlerine göre âşıklara ait şiirlerden, çeşitli dualara, sihir-büyü ile ilgili notlara, ilaç tariflerine, Anonim Halk Edebiyatının türkü, mâni, halk hikâyeleri örneklerine varıncaya kadar pek çok halk kültürü ürünü yer alır. Mecmualar ise, günümüz defterlerine benzeyen yapısıyla cönklerden ayrılır ve daha ziyade şehirli ve eğitimli kişilerce kullanılmışlardır.Divan Edebiyatı örneklerinin yanında halk kültürü unsurlarına da yer veren mecmualara da rastlanılır. Kısacası, Türk Halk Edebiyatının en önemli yazılı kaynakları cönkler ve mecmualardır.

  1. Görsel Kaynaklar: Televizyon, sinema ve tiyatro
  2. Maddi Kaynaklar: Taşınabilir ve taşınamaz olan kaynaklar

 

 

İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI

İslamiyet öncesi Türk edebiyatını sözlü dönem ve yazılı dönem olmak üzere iki grupta inceleyebiliriz.

  1. Sözlü Dönem Türk Edebiyatı: Türk edebiyatına ait yazılı eserlerin bulunmadığı dönemdir. Başlangıçtan 8. Yüzyıla kadar olan dönemdir. Ürünler tamamen sözlüdür ve şiir şeklindedir. Bu dönemin özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:

- En önemli özelliği dilin hiçbir yabancı dil etkisinde kalmamasıdır.

- Dönemin yaşayış tarzını ve kültürünü yansıtan eserler vardır.

-Türkler göçebeliğe dayanan hayat tarzının neticesi  ve düzenledikleri  törenlerde (sığır: av töreni ; şölen: ziyafetler; yuğ: ölüm töreni) bir araya geldiklerinde  “kam” , “baksı”, “ozan” denilen şairlerce kopuz denilen bir çalgı eşliğinde   “koşuk”lar ve “sagu”lar söylerlerdi.

- Nazım birimi , dörtlük; ölçü, hece ölçüsüdür. En çok da yedili, sekizli ve on ikili hece ölçüsüyle yazılmış eserlere rastlanmaktadır.

-Bu döneme yönelik elimizdeki en eski kaynak, Kaşgarlı Mahmut'un "Divan-ı Lügat-it Türk" adlı eseridir.

-Daha çok somut konular işlenmiştir.

- Şiirlerin genelinde yarım uyak kullanılmıştır.

- Yiğitlik, kahramanlık , doğa sevgisi ve aşk şiirlere konu olarak girmiştir.

- Kaşgarlı Mahmud'un  Divânü Lûgati't Türk adlı eserinde ve Turfan kazılarında ele geçirilen metinlerde adlarına ve şiirlerine rastlanan ilk Türk şairleri Aprın Çor Tigin, Çuçu, Ki-ki, Kül Tarkan, Asıg Tutung, Pratyaya Şiri, Kalun Kayşı, Çisuya Tutung'dur.

Aprın Çor Tigin'in yazdığı "Bir Aşk Şiiri" adlı ilk Türk şiirinin son parçasının aslı ve çevirisi şöyledir:

Yaruk tengriler yarlukazun (Nurlu tanrılar buyursun)

Yavaşım birle   ( Yumuşak huylum ile)

Yakışıpan adrılmalım  (birleşip bir daha ayrılmayalım)

Küçlüg biriştiler küç birzün (Güçlü peygamberler güç versin)

Közi karam birle (Kara gözlüm ile )

Külüşügin oluralım (Gülüşerek yaşayalım)

 

- Bu şiirler (sagu, koşuk, destan) hece ölçüsüyle söylenen ve yarım kafiye kullanılan şiirlerdir. 

-Sav, sagu, koşuk ve destan dönemin ürünleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Çin kaynaklarında M.Ö. II. yüzyıla ait eski Türk şiir çevirilerine rastlanmaktadır.

SAV

İslamiyet öncesinde Türk edebiyatında atasözlerinin karşılığıdır.  Türklerin engin deneyimi ve fikirleri şiirsel olarak bu türde kendini göstermiştir.

Divan-ı Lügati’t-Türk’tan alınan bazı sav örnekleri şunlardır:

-Aç ne times, tok ne times

(Aç ne yemez , tok ne demez.)

-Ağılda oğlak toğsa, arıkta otı öner.

(Ağılda oğlak doğsa ırmakta otu biter.)

-Kuş kanatın er atın.

(Kuş kanadıyla ; er atıyla)

 

 

SAGU

Toplumca sevilen, topluma faydası dokunmuş kişinin ölümünden doğan üzüntüyü dile getiren şiirlerdir. Ölen kişinin yiğitliği , topluma olan faydaları anlatılır. Geniş doğa tasvirlerine de yer verilir.

Cenaze törenlerine yuğ adı verilir; söylenen şiirlere de sagu denirdi. Sagular aynı zamanda destansı özellikler taşımaktadır.

Alp Er Tunga Sagusu XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud tarafından halk ağzından derlenmiştir.

ALP ER TUNGA SAGUSU

Alp Er Tunga öldi mü
Isız ajun kaldı mu
Özlek öçin aldı mu
Emdi yürek yırtılur

Ögreyüki mundağ ok
Munda adın tigdağ ok
Atsa ajun uğrap ok
Tağlar başı kertilür

Könğlüm için örtedi
Yitmiş yaşığ kartadı
Keçmiş özüg irtedi
Tün kün keçüp irtelür

 

KOŞUK

Sığır törenlerinde (av şenlikleri) ve şölenlerde söylenen aşk, kahramanlık, doğa sevgisi temalı şiirlere genel olarak "koşuk" denmiştir. Daha çok lirik, pastoral ve epik özellikler taşıyan bu şiirler belli bir ezgiyle söylenmiş, bu ezginin oluşması için kopuzdan da yararlanılmıştır. Şiirler daha çok törenlerde söylendiği için şiir söyleme eylemine bugün için dans olarak adlandırılabilecek ritmik öğeler de katılmıştır.

Ayrıca halk edebiyatında en çok sevilen ve en çok kullanılan nazım biçimidir. İslamiyet sonrası Türk halk şiirindeki karşılığı koşmadır.

Koşuk örneklerini Kaşgarlı Mahmut'un Divan ü Lugati't-Türk adlı eserinde görmekteyiz.

KOŞUK ÖRNEĞİ

Öpkem kelip ogradım

Arslanlayu kökredim

Alplar başın togradım

Emdi meni kim tutar

 

Kanı akıp yoşuldu

Kabı kamug deşildi

Ölüg birle koşuldu

Togmuş küni uş batar

 

Kaklar kamug kölerdi

Taglar başı ilerdi

Ajun tını yılırdı

Tütü çeçek çerkeşür

 

Etil suwı aka turur

Kaya tübi kaka turur

Balık telim baka turur

Kölün takı küşerür

 

 

DESTAN

Destan konusuna girmeden önce “Mit” kavramı üzerinde durmakta fayda vardır.

MİT: Çok eski zamanlarda gelmiş ve yaşamış olan ulusların inandıkları tanrıların, kahramanların, devlerin ve perilerin hayatından bahseden hikayelerdir.

(Mitleri inceleyen bilim dalına mitoloji denir)

*Mit, kutsal bir hikayeyi anlatır.

*Mitlerde mekan kozmik bir mekan; zaman da kozmik bir zamandır.(Kozmik: İslamiyet’e göre ruhların yaratıldığı andır.)

*Tanrılar ve yarı tanrılar mitlerin ana kahramanlarıdır.

*Mit doğaüstü varlıkların eylemlerinin öyküsünü oluşturur. Bu öykü kesinlikle gerçek ve kutsal kabul edilir.

*Mit, her zaman yaratılışla ilgilidir.

*İnsanlar, miti bilmekle onu çözmekle nesnelerin de kökenini bilir.

Mitler üç gruba ayrılır:

1.Tabiat olaylarını, hayvanların kökenini, töreleri , örf ve adetleri anlatan mitler.

2. Tarihi olayları açıklayıcı mitler

3. Sadece maceraları anlatan , eğlendirici mitler

MİT KATEGORİLERİ

ESKATOLOJİ: İnsanın ve dünyanın geleceğini konu edinen mitlerdir. Örneğin, tufan, kıyamet mitleri

KOZMOGONİ: Evrenin nasıl oluştuğunu anlatan mitlerdir.

TEOGONİ:Tanrıların nereden geldiklerini anlatır.

ANTROPOGOMİ:  İnsanların nereden geldiklerini ya da nasıl yaratıldıklarını anlatır.

 

 

DESTAN: Sözlü dönem Türk edebiyatının ilk Türk şairleri tarafından sazlarla söylenen edebiyat ürünlerinin en zengin örnekleri destanlardır.

Destanlar , milletlerin din, fazilet ve milli kahramanlık maceralarının manzum hikayeleridir(Nihat Sami Banarlı)

Bu maceralar, milletlerin tarihten önceki devirlerinde veya tarihlerinin kuruluşu asırlarında başlar, bazen tarih boyunca devam eder.

Kahramanları arasında ; Tanrılar, tanrıçalar; gün ışığından , su köpüğünden yaratılmış, bir bozkurdun çocuğu olmuş veya ağaç karnında doğmuş mukaddes insanlar , ilk bakışta ilk insanların hayal alemini tanıtan masallar gibi görünür. Ancak bu masalların yapılarında milletleri , faziletleri , fikier ve sanatları meydana getiren büyük medeniyet mimarisinin temel taşlarını bulmak mümkündür.

Destan kökü tarihe dayanan , ilhamını tarihten alan bir halk edebiyatı ürünüdür.

Destanlar , halk gözüyle görülen , halk ruhuyla duyulan ve halk hayalinde masallaştırılan tarihlerdir. (Resimli Türk Edebiyatı Tarihi)

Kısaca bir ulusun hayatını yakından ilgilendiren savaş, göç, v.b. tarih ve toplum olaylarını anlatan ve bunları olağanüstü ögelerle süsleyen uzun şiirlerdir.

İki çeşit destan vardır.

  1. Doğal Destan: Doğal Destanlar anonim (yazarı belli olmayan),ilkel dönemde yaşanmış olayları konu alan ve sözlü destan türüdür. Türk edebiyatında doğal destanlar İslamiyet öncesi ve İslami dönem olmak üzere ikiye ayrılır. Bu destanların çoğu destan döneminde yani İslamiyet öncesi dönemde ortaya çıkmıştır. Destan dönemi çok eski dönemlerde mitolojilerin ortaya çıktığı dönemdir. İnsanların evreni, yaradılışlarını, yaşanılan tüm doğa olaylarını sorguladıkları, adlandırmaya çalıştıkları dönemdir.

- Yazarı belli değildir

- Sözlü destan türüdür

- Eski dönemler yada ilkel dönemleri konu alan olaylar anlatılır

- Olağanüstü olaylara ve kahramanlara yer vilerek abartılı üslup kullanılır

 İliada, Odysseia - Yunan (Homeros)

 Kalevala - Fin

 Nibelungen - Alman

Ramayana, Mahabarata - Hint

Cid - İspanyol

Chanson de Roland - Fransız

Gılgamış - Sümer

Gibi destanlar çeşitli milletlere ait  doğal destan örnekleridir.

  1. Yapma Destan: Bir şairin, toplumu etkileyen herhangi bir olayı tabii destanlara benzeterek söylemesi sonucu oluşan destanlardır. Yazarı belli olan,daha yakın zamanda yazılan ve olağanüstü durumlara az yer veren bir destan türüdür.

-Yazarı bellidir

- Yazılı destan türüdür

- Yakın zamanda yer alan olaylar ele alınır

- Olağanüstü olaylara ve kahramanlara az yer verilir

Virgilius – Aeneit (Latin)

Dante - İlahi Komedi (İtalyan)

Tasso - Kurtarılmış Kudüs (İngiliz)

Milton - Kaybolmuş Cennet(İngiliz)

Firdevsi – Şehnâme (İran)

Türklere ait olan yapma destanlardan bazıları ise şunlardır:

-Kayıkçı Kul Mustafa: Genç Osman Destanı

-Fazıl Hüsnü Bağlarca: Üç Şehit Destanı

-Mehmet Akif Ersoy: Çanakkale Şehitleri

-Nazım Hikmet: Kuvayi Milliye ve Kurtuluş Savaşı Destanı

 

Doğal  destanlarla yapma destanlar arasındaki benzerlikler ise şöyledir:

- Milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış olayları konu edinir

- Uzun manzum eserler olmaları

- Her ikiside olağanüstü öğeler (benzetmeler) taşıyabilir

TÜRK DESTANLARININ KAYNAKLARI

Türk destanlarının bugün elimizde bulunan örnekleri çeşitli kaynaklardan derlenmiştir. Bunların bir kısmı Batılı ve Türk araştırmacılar tarafından doğrudan doğruya halk dilinde yaşayan destanların derlenip yazılmasıyla elde edilmiştir. Bir kısmına eski Çin kaynaklarında ;

Arap, İran tarih ve edebiyatına ait el yazması eserlerde rastlanmıştır.  Bir kısmı da Batı kaynaklarında bulunmuştur.

İLK TÜRK DESTANLARI

YARADILIŞ DESTANI  (ALTAY- YAKUT)

Radlof  tarafından derlenmiştir. Destan olarak adlandırılmasına rağmen daha çok mit özelliği taşımaktadır.

Türk destanları arasında en eski destanın bu destan olduğu sanılmaktadır. Destan ilk kez  Radloff tarafından tespit edilip yazıya geçirilmiştir. Kahramanlarının olağanüstü eylemlerini coşkulu, törensel bir üslupla anlatan manzum yapıda bir mitolojik destandır.  Altay Türklerinden derlenen Yaratılış  destanı ile Yakut Türklerinden derlenen  Türeyiş destanı bir çok bakımdan birbirlerine benzemektedir.  

Yaratılış destanının Türklerin başlangıç safhasına ait bir mahsul olduğunu biliyoruz. Burada dünyanın nasıl yaratıldığı, insanların ne sûretle meydana geldiği, Tanrı ile şeytan arasındaki münâsebet, şeytanın kötü ruhu temsil ettiği, gücünün Tanrı gücü karşısında tesirsiz kaldığı anlatılmaktadır:

ALP ER TUNGA DESTANI  (SAKA TÜRKLERİ)

Bu destanın tamamına  ait bir metin yoktur. Firdevsi’nin Şehname’sine dayandırılan bilgilere göre Alp Er Tunga’nın İranlılarla yaptığı savaşlar anlatılır.

Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig  adlı eserinde de bu kahramanla ilgili beyitler bulunmaktadır. Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügati’t Türk adlı yapıtında da kahramanla ilgili sagu vardır.

Alp Er Tunga, Asur kaynaklarında Maduva, Heredot’ta Madyes, İran ve İslâm kaynaklarında Efrasyab adlarıyla anılmaktadır. Orhun Yazıtlarında “Dokuz Oğuzlar” arasında “Er Tunga” adına yapılan “yuğ” merasiminden söz edilmektedir. Turfan şehrinin batısında bulunan “Bezegelik” mabedinin duvarında da Alp Er Tunga’nın kanlı resmi bulunmaktadır. “Divan ü Lügat-it Türk” ün yazarı Kaşgarlı Mahmud’a ve ” Kutadgu Bilig” yazarı Yusuf Has Hacip’e göre “Alp Er Tunga” İran destanı “şehname” deki büyük ve efsanevî Turan hükümdarı “Efrasiyab”dır.

ŞU DESTANI (SAKA TÜRKLERİ)

Destana adını veren Şu, MÖ 4. yüzyılda yaşadığı düşünülen bir Türk hükümdarıdır. Onun yaşamı etrafında şekillenen bu destanda Büyük İskender’in Türk yurdunu istila etmesi geniş yer tutmuştur. 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut tarafından yazıya aktarılan metin, destanın kendisi değil, destana konu olduğu düşünülen söylencelerdir. Kaşgarlı Mahmut, Türk dilinin ilk sözlüğü olan “Divânü Lûgâti’t-Türk”te “Türkmen” maddesini açıklarken “Bunlara Türkmen denilmesinde bir hikâye vardır, şöyledir.” diyerek derlediği sözlü anlatıları Arapça ve düz yazı olarak eserine almıştır. (Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Nihat Sâmi Banarlı)

 

 

Özet olarak destan şu şekildedir:

Arapların Zülkarneyn adını verdikleri  İskender Türk ülkesine akın ettiğinde Türklerin başında Şu adında genç bir hükümdar vardı.  İskender in yaklaştığını haber alınca kendi önde olmak üzere halkıyla beraber doğuya çekildi. doğru Fakat, yirmi iki aile yurtlarını bırakmak istemedikleri için bunlara katılmadılar..
Giden gurubun izlerini takip ederek onlara katılmaya çalışan iki kişi bu 22 kişiye rastladı. Bunlar birbirleriyle görüşüp tartıştılar. 22 kişi bu iki kişiye: "Erler İskender gelip geçici bir kişidir. Nasıl olsa gelip geçer , o sürekli bir yerde kalamaz. Kal aç" dediler. Bekle , eğlen, dur anlamına gelen "Kalaç" bu iki kişinin soyundan gelen Türk boyunun adı oldu. İskender Türk yurtlarına geldiğinde bu 22 kişiyi gördü ve Türk'e benziyor anlamında "Türk maned" dedi. Türkmenlerin ataları bu 22 kişidir ve isimleri de İskender in yukarıdaki sözünden kaynaklanmıştır.
Aslında Türkmenler, Kalaçlarla birlikte 24 boydur ama Kalaçlar kendilerini ayrı kabul ederler. Hükümdar Şu Uygurların yanına gitti. Uygurlar gece baskını yaparak İskender’in öncülerini bozguna uğrattılar. Sonra İskender ile Şu barıştılar. İskender Uygur şehirlerini yaptırdı ve geri döndü. Hükümdar şu da Balasagun'a dönerek bugün şu adıyla anılan şehri yaptırdı ve buraya bir tılsım koydurttu.
Bugün de leylekler bu şehrin karşısına kadar gelir, fakat şehri geçip gidemezler. Bu tılsımın etkisi hâlâ sürmektedir. Bu destana göre İskender Türkistan'a geldiğinde Türkmenlerin dışındaki Türkler doğuya çekilmişlerdi. İskender Türkistan da mukavemetle karşılaşmamış bu sebeble de ilerlememiştir. Büyük ölçüde çadırlarda yaşayan Türkler İskender in seferinden sonra şehirler kurmuş ve yerleşik hayatı geliştirmişlerdir.

OĞUZ KAĞAN DESTANI (HUN TÜRKLERİ)

Oğuz Destanı sözlü edebiyat devrinin en eski verilerindendir. İslâmlıktan önce Uygur yazısına alınmış bir kopyası bugün Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunuyor. Destanda adı geçen Oğuz, Hun Türkleri’nin ünlü başbuğu Mete’dir. Yalnız, destan, Mete’nin tarihte yaptıklarından daha başka olayları da anlatır. Destanın, yazıya alınmasından 1500 yıl önce sözlü olarak meydana geldiği sanılıyor. Prof. Reşit Rahmeti Arat, Fraulein von Gaben ve Bang’ın ortak çalışmalarıyla okunması tamamlanan eserin Türkçe basımı 1936′da yapılmıştır.

Oğuz Kağan Destanı’ndan

…Günlerden bir gün, Ay Kağan’ın gözü parladı, doğum sancıları başladı ve bir erkek çocuk doğurdu. Bu çocuğun yüzü gök gibi parlaktı. Ağzı ateş kızılı, gözleri ela, saçları ve kaşları kara idi. Perilerden daha güzeldi. Bu çocuk anasının göğsünden bir defa süt içti, bir daha içmedi. Çiğ et, aş ve şarap istedi. Dile gelmeye başladı. Kırk gün sonra büyüdü, yürüdü, oynadı. Ayağı öküz ayağı gibi (kuvvetli), beli kurt beli gibi (ince), omuzları samur omuzu gibi, göğsü ayı vücudu gibi (kuvvetli) ve bütün vücudu tüylü idi. Yılkı güder, ata biner, av avlardı. Günlerden, gecelerden sonra yiğit (delikanlı) oldu.O çağda, o yerde bir ulu orman vardı. Bu ormanda dereler, gözeler çoktu. Buraya gelen avlar, uçan kuşlar da çoktu. Ormanın içinde bir de büyük bir canavar vardı: Yılkıları, insanları yiyen, çok büyük yaman bir canavar! (metinde gergedan olarak geçiyor). Bu canavar, halkı ağır bir eziyetle ezmiş, sindirmişti.

Oğuz Kağan çok cesur yiğitti. Bu canavarı avlamak istedi ve günlerden bir gün ava çıktı. Kargı, yay, ok, kılıç, kalkanla atlandı (ve canavarı bulmak için ormana gitti).(Önce) bir geyik yakaladı. Onu söğüt çubukları ile bir ağaca bağlayarak bırakıp gitti. Sabahleyin tan ağarırken yine geldi. Gördü ki canavar geyiği kapmış.

(Oğuz Kağan bu defa) bir ayı yakaladı. Onu, altın kemeri ile ağaca bağladı ve gitti. Ertesi sabah, tan ağaran çağda yine geldi. Gördü ki canavar ayıyı da almış, götürmüş. (Bu defa) o ağacın dibinde kendisi durdu. Canavar gelip, başı ile Oğuz’un kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile canavarın başına vurarak onu öldürdü. Kılıçla başını keserek, alıp gitti.

Tekrar (aynı yere) geldiği zaman gördü ki bir sungur (ala doğan) canavarın içerisini (iç organlarını) yemektedir. Yay ile, ok ile sunguru öldürdü, başını kesti. Ondan sonra dedi ki: Canavar geyiği yedi, ayıyı yedi, kargım onu öldürdü. Çünkü kargım demirdendi. Canavarı sungur yedi, yay ve okum onu öldürdü. Çünkü okum bakırdandı…

BOZKURT DESTANI (GÖKTÜRK)

Bu destan eski Çin kaynaklarında  iki ayrı rivayet şeklinde yazılmıştır. Aynı kaynaklarda bu rivayetleri destekleyen  veya bütünleyen  daha başka bilgiler de vardır. Destan, yok olma felaketine uğrayan Göktürk soyunun yeniden dirilip çoğalmasında  bir bozkurdun anne kurt olarak görev yapmasını anlatır.

Destan özet olarak şöyledir:

Türkler

in ilk ataları Batı Denizi'nin batı kıyısında otururlardı. Türkler, Lin adlı bir ülkenin ordularınca yenilgiye uğratıldılar. Düşman çerileri bütün Türkleri erkek-kadın, küçük-büyük demeden öldürdüler. Bu büyük ve acımasız kıyımdan yalnızca 10 yaşlarında bulunan bir oğlan sağ kaldı geriye. Düşman askerleri bu çocuğu da buldular ama onu öldürmediler; bu yaşayan son Türk'ü acılar içinde can versin diye, kollarını ve bacaklarını keserek bir bataklığa attılar. Düşman hükümdarı, çeri (asker) lerinin son bir Türk'ü sağ olarak bıraktığını öğrendi; hemen buyruk verdi ki bu son Türk de öldürüle ve Türklerin kökü tümüyle kazına... Düşman çerileri çocuğu bulmak için yola koyuldular. Fakat dişi bir Bozkurt çıktı ve çocuğu dişleriyle ensesinden kavrayarak kaçırdı; Altay dağlarında izi bulunmaz, ıssız ve her tarafı yüksek dağlarla çevrili bir mağaraya götürdü. Mağaranın içinde büyük bir ova vardı. Ova, baştan ayağa ot ve çayırlarla kaplıydı; dört bir yanı sarp dağlarla çevrili idi. Bozkurt burada çocuğun yaralarını yalayıp tımar etti, iyileştirdi; onu sütüyle, avladığı hayvanların etiyle besledi, büyüttü. Sonunda çocuk büyüdü, ergenlik çağına girdi ve Bozkurt ile yaşayan son Türk eri evlendiler. Bu evlilikten 10 çocuk doğdu. Çocuklar büyüdüler; dışarıdan kızlarla evlenerek ürediler. Türkler çoğaldılar ve çevreye yayıldılar. Ordular kurup Lin ülkesine saldırdılar ve atalarının öcünü aldılar. Yeni bir devlet kurdular, dört bir yana yeniden egemen oldular. Ve Türk kaganları atalarının anısına hürmeten, otağlarının önünde hep kurt başlı bir sancak dalgalandırdılar

 

ERGENEKON DESTANI (GÖKTÜRK)

 

Bozkurt Destanı’nın daha zengin bir şekli, Ergenekon Destanı’dır. Destana göre Ergenekon, Türklerin yüzyıllarca çift sürerek, av avlayarak, maden işleyerek yaşayıp çoğaldıkları ; etrafı  aşılmaz dağlarla çevrili mukaddes bir toprağın adıdır.

 

Destan özet olarak şöyledir:

İl Han komutanlığında Moğollara karşı açılan savaşta ağır bir yenilgi alınır. Bu savaşta büyüklerin hepsi kılıçtan geçirilir. Küçük çocuklar ise esir edildi. Esirlerin arasında İl Kağan’ın oğlu Kayı ve dokuz yeğeni olan Dokuz Oğuz sağ kalmıştı.

Bir süre esir tutuldukları yerden eşleriyle birlikte kaçarak hiç kimsenin ulaşamayacağı Ergenekon adını verdikleri verimli topraklara ulaştılar.

400 yıl boyunca bu topraklarda yaşayıp çoğaldılar. O kadar ki artık Ergenekon a sığmaz oldular. Toplanan kurultayda çıkan kararla Ergenekon’dan çıkma kararını verdiler. Tam bu sırada bir bozkurt görüldü. Anladılar ki bu bozkurt onlara yolu gösterecekti. Onun önderliğinde karşılarına çıkan herkesle savaşıp herkesi yendiler. Böylece atalarının öçlerini almış oldular.

TÜREYİŞ DESTANI (UYGUR)

Eski Hun Hükümdarlarından birinin çok güzel bir kızı vardı. O kadar bir güzellik ki Allah’ın onları tanrı ile evlenmeleri için yarattığına inanılıyordu. Hükümdar kızlarını insanlardan uzak tutmak için kuzey taraflarına bir kule yaptırdı.. Kızlarını bu kuleye yerleştirdi. Tanrı nihayet bir bozkurt şeklinde geldi ve kızlarla evlendi. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuz –On Uygur çocuklarının sesleri bozkurt sesine benzemekteydi. Bu çocuklar bozkurt ruhu taşıyarak çoğaldılar.

 

GÖÇ DESTANI(UYGUR)

Uygurların ülkesinde Hulin dağının eteklerinden akan Tuğla ve Selenge adlı iki nehir vardı. Bir gece bir ağacın üzerine gökten ilahi bir ışık indi. İki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkatle izledi. Ağacın gövdesinde dokuz ay on gün boyunca bir şişkinlik oluştu. Sonra şişkinlik yarıldı arasından beş çocuk ortaya çıktı. Ülkenin halkı bu çocuklara baktı ve büyüttü.  En küçükleri olan Buğu büyüyünce hükümdar oldu ve ülkesini ve halkını zengin yaptı…

 

NOT: İslamiyetten sonraki Türk destanlarına daha sonra değinilecektir.

 

TÜRK DESTANLARINDAKİ TİPLER

 

Tip, benzer özellikleriyle birçok eserde karşımıza çıkan ve bazı sabit özelliklere sahip karakterdir. Tip, toplumun inandığı temel kıymetleri temsil eder.

 

ALP TİPİ

Alp kelimesi sözlük olarak yiğit, kahraman, cesur anlamını taşımaktadır. Eski Türklerin yiğitlerine bu adı vermelerinin ilk koşulu yiğitlik, cesurluk, kişisel üstünlük, kahramanlık ve asalettir. Boy içinde asil bir aileden olmayana bu ad verilmez.

 Garipname’ye göre; “Alp” kişide sağlam yürek, pazu kuvveti, gayret, iyi bir at, özel bir giysi, iyi bir kılıç, süngü, yay ve kader birliği ettiği iyi bir arkadaş olmak üzere dokuz şey gereklidir. Oğuz Kağan Destanı'nda bu tipin en idealine rastlanmaktadır. İslâmiyet’ten sonraki Türk destanlarında bu tip,  “Alp-Eren” tipine dönüşmüştür. Fuad Köprülü, İslâmiyetin etkisinden sonraki Türk alplerine Alp-Gazi adını vermektedir.

 

BİLGE TİPİ

Eski Türklerde topluma manevi  liderlik yapan, toplumu yönlendiren, çağını aydınlatan, verdiği ögütleri ve öğütlü sözleriyle yaşamlarından sonra dahi dilden dile dolaşan kişiler vardır.  Ak sakallı ifadesi ile de belirlenen bu kişiler bilge tiplerdir. Türk destanlarında bilge tipi çok önemlidir. Ergenekon Destanı’nda demir dağı  eriterek Türklerin yol bulup çıkmasını sağlayan usta demirci, bilge tipinin en önemli örneklerindendir. Türk destanlarında kağanların, yanlarında genellikle bilge vezirler bulundurmaları ve verecekleri önemli kararlarda bilgelerin bilgilerine baş vurmaları bilgeliğin önemine inanılmış olmasının en belirgin işaretidir.

 

KADIN TİPİ

Türk destanlarında kadın bazen evin reisliğini üstlenir ve erkeğinin en büyük destekçisidir.  O da gerektiğinde erkeği ile ata binip ava gider ve her türlü tehlike karşısında uyanık olur. Erkek kahraman kadar yiğitlik özelliklerine sahiptir.

 Göçebe toplum yapısı içinde ata binen, kılıç kuşanan, ok atan, ava çıkan kadın destan kahramanları, benzer yapıya sahip Altay yöresi destanlarında Altın Arığ ve diğer destan örneklerinde görülebileceği üzere son derece etkindirler. Kırgızların Cangıl Mırza, Uygurların Nözüğüm, Başkurtların Zaya Tülek, Hakasların Altın Arığ  destanlarında baş kahramanlar hep kadındır.  Manas’ın hanımı  Kanıkey, bozkır kültürünün ideal kadın tipi olarak karşımıza çıkar.

 

TÜRK DESTANLARINDA YER ALAN MOTİFLER

 

Destan motifleri, kahramanlarıyla ayrılmaz bir bütündürler. En önemli kişi olan destanın ana kahramanına uygun olarak motifler de gelişim göstermişlerdir. Ayrıca motiflerin şekillenmesinde halkın inanış ve yaşayışları da önemli bir etken olmuştur.

Şimdi bu motifleri kısaca inceleyelim.

 

IŞIK MOTİFİ

Destanlarda yer alan dini bir motiftir. Destanların ana kahramanı veya onun evleneceği kadın ışıktan doğar. Yaratılış Destanı’ndaki Ak Ana buna örnektir. Yine Göç Destanı’ndaki Buğu Han dört kardeşiyle birlikte ışıktan doğmuştur. Işık motifi, Oğuz Kağan Destanı’nda da Oğuz Kağan’ın eşinin ışıktan doğması şeklinde yer almıştır.

Satuk Buğra Han'ın dört kızından ikincisi Alanur'un Cebrail vasıtasıyla ağzına akan bir damla ışıktan dünyaya gelen oğluna Ali gibi Allah'ın arslanı olduğundan Seyyid Ali Aslan Han adını verişi bu motifin Türk destanlarında yaygınlığının örneklerindendir.

 

AĞAÇ MOTİFİ

Bu motif,  Türklerin ilkel çağlardan gelen bir önemli bir geleneğinin sembolleştirildiği kavramlardandır.

Ağaç motifi hemen hemen tüm Türk destanlarında karşımıza çıkmaktadır. Yani destanların vazgeçilmez motifidir.

Oğuz Kağan destanında Oğuz'un evlendiği ikinci karısı göl ortasında kutsal bir ağacın kovuğunda yaratılmıştır. Ergenekon destanında da meyve veren ağacın kesilmesi kesinlikle yasaktır. İslâmiyet’ten önceki destanlarda rastladığımız  bu kutsal ağaç motifi İslâmiyet’in kabulünden sonra da  ağaç  sevgisi olarak  ileri düzeyde tutulmuştur.

 

AT MOTİFİ

At motifi tüm Türk destanlarında önemli bir konuma sahiptir.

Destan kahramanının yanında yer alan at, bütün Türk destan rivayetlerinde olağanüstü özelliklere sahip olarak  su ruhundan türer.  Türkler, atların denizden çıkan, dağdan inen ya da gökten, rüzgârdan, mağaradan gelen kutsal aygırlardan türediğine de inanırlardı.

Destan kahramanları pek çok yerde atlarıyla birlikte ifade edilirler.  Kahramanı tarif etmeye yarayan ifadelerde at en önde yer alır ve çoğu zaman kahramanı niteler, onun sıfatı haline gelir. Boz aygırlı Bamsı Beyrek, Konur atlı Kazan Bey gibi ifadeler bunlardandır. Oğuz neslinin atları gelişigüzel atlar değildir. Her birinin ayrı niteliği ve fiziksel özelliği vardır. Bu atların boynu uzun, alınları geniş, gözleri iri ve aydınlık, kulakları dik, sağrısı geniş, bacakları uzundur. 

Destanlarda başlayan bu tablo Dede Korkut'la bazı halk hikâyelerinde de devam eder. Destan kahramanlarının atları;   Oğuz Kağan-Alaca At,  Köroğlu-Kırat,  Alpamış-Bayçipar, Er Töştük –Çal Kuyruk,  Edige-Timçavar,   Battal Gazi-Aşkar  biçiminde sahipleri ile birlikte anılırlar.  

 

 

 

RÜYA MOTİFİ

Rüyalar destan kahramanlarına yön veren özelliktedir.

Oğuz Kağan destanındaki Uluğ  Türk bir rüya görür ve bu rüya gelecekte devletin şekillenmesini sağlayan bir rüya olur.

 

Rüya motifine Dede Korkut, Manas Destanı  ve Battal Gazi Destanı'nda da rastlanmaktadır.

 

KURT MOTİFİ

Bu motif , Türk’ün  hayat ve savaş gücünün sembolü olarak yer alır.

Uygurlara ait Türeyiş Destanı’nda Tanrı bir erkek kurt şeklinde yere inmiş, bir Türk hakanının kızı ile evlenmiş ve Uygur nesilleri böyle türemiştir, diye anlatılmaktadır. Göktürk Destanlarında da kurt motifi özenle işlenmiş, Türklerin yeniden çoğalışları bu motife bağlanmıştır. Oğuz Kağan Destanı'nda bir ışık içinden çıkarak Oğuz'la konuşan kurt, üç yerde Oğuz ordusuna yol göstermiştir. Kurt, destanlarda Börte Çine ve Asena adları ile bir sembol durumunu almıştır.

 

KIRKLAR MOTİFİ

Kırk sayı olarak Türklerin hayatında kutsal bir konumdadır.

Oğuz Kağan Destanı'nda Oğuz kırk günde yürür, kırk günde konuşur, Kaf Dağı’nın etrafını kırk günde dolaşır, verdiği şölende kırk kulaç yüksekliğinde direk diktirir ve kırk masa hazırlatır. Dede Korkut, Manas, Battal Gazi, Danişment Gazi ve  diğer destanlarda ise kırk motifi kahramanın etrafında bir kuvvet haline gelen kırk alp veya kırk ereni ifade eden bir kavramdır. 

 

MAĞARA MOTİFİ

Bütün Türk destanlarında görülen mağara motifine daha çok Göktürk

destanlarında rastlanır. Gök Börü Destanı’nda eli ayağı kesilerek bir bataklığa bırakılan çocuk, bir dişi kurt tarafından denizin kıyısındaki bir mağaraya kaçırılır. Türk destanlarının ilki diyebileceğimiz Alp Er Tunga destanında da mağara bir sığınak olarak yer alır. Destanda Alp Er Tunga, İran'ı dört kere istila etmişse de tutunamamış ve sonunda bir mağaraya sığınıp tek başına orada yaşamaya başlamıştır.

 

 

HIZIR MOTİFİ

Destanlarda, destan kahramanlarına yol gösterir. Hızır inancı halen halk arasında Hızır efsaneleri olarak anlatılır.

 

GEYİK MOTİFİ

Geyik Türk Kültüründe kutsal bir hayvandır. Geyik avlamak türkler arasında uğursuzluk olarak kabul edilmiştir.

 

 OK VE YAY MOTİFİ

Türk toplum hayatının en etkili savaş silahıdır. Aynı zamanda hukuki bir sembol olma özelliği de vardır.

Hukuki ve siyasi bir sembol özelliği taşıyan ok ve yay motifi bu anlamı Türk destan geleneğindeki değerinden almıştır ki en yaygın ve etkili şekli ile Oğuz Destanı'nda görülür. Uluğ Türk'ün rüyası bunun işaretidir. Destanlarda ok ve yay unsuru daha çok destan kahramanının hüner ve maharetini sergilemek için bir vasıta olarak değer kazanır. Bu nedenle ok ve yay destan kahramanlarının kişiliğini değerlendiren milli bir motiftir.

SİHİR MOTİFİ

Uygur Destanı'nda yurt bütünlüğünün ve halk saadetinin simgesi olarak bilinen bir yada taşı rivayeti bulunmaktadır. İslâmiyet’ten sonraki Türk destanlarında bu sihir unsuruna fazlaca yer verilmiştir.  Örneğin; Battal Gazi destanında Battal Gazi ile kâfirler savaşırken meydana bir cadı girer ve karşısına çıkan müslümana karşı efsun okuyunca müslümanların elleri bağlanır, etrafı sularla kaplanır. Aynı destanın bir başka yerinde de yine bir cadı ağzından ateşler saçan yanındakilerle Battal Gazi'ye karşı gelir, efsun okuduğu bir tasın içindekini Battal Gazi'ye atınca Battal Gazi’nin etrafını alevler kaplar.  Ateşin içinden çıkan bir ejderhayı da Battal Gazi okuduğu bir dua ile etkisiz kılar ve sihir bozulur.

ASLAN MOTİFİ

Türk kültüründe aslan güç ve kuvvetin sembolü olarak önemli bir yer tutar. Bu nedenle aslan başı bayrak ve sancaklarda sembol olarak kullanılmış, Orhun kitabelerinin bulunduğu alanda heykelleri yapılmıştır. Bazı destanlarda destan kahramanının yardımcısı olarak yer aldığı da bilinmektedir.

 

Rate this blog entry:
1
Acikogretim edebiyat bitirdi, ogretmen, bilgisayar bagimlisi, siirsever insan. Tek dersi 100 ulke gezmeden olmemek.

Achievements

  • No comments made yet. Be the first to submit a comment

Leave your comment

Guest
Guest Salı, 21 Ocak 2020