Ders özetleri ve deneme sınavları için tıklayın.

 

1. Dönem Ders Özetleri                                   2. Dönem Ders Özetleri
3. Dönem Ders Özetleri                                   4. Dönem Ders Özetleri
5. Dönem Ders Özetleri                                   6. Dönem Ders Özetleri
7. Dönem Ders Özetleri                                   8. Dönem Ders Özetleri

 

Facebook Grubumuza Katılıp Ders Çalışmak İçin Tıklayınız.

                     

Facebook Grubumuza Katılmak İçin Burayı Tıklayın

Eski Türk Edebiyatında Biçim ve Ölçü,

  • Deneme (4. Ünite) Eski Türk Edebiyatı

    Deneme (4. Ünite) Eski Türk Edebiyatı

    1.Aşağıdakilerden hangisi şiirde ahengi sağlayan öğelerden değildir ?
    A vurgu
    B kafiye
    C ölçü
    D ses tekrarı
    E içerik

     

    2. Aruzda bir misrayi yazılmış olduğu veznin parçalarına ayrılmaya ne ad verilir ?
    A bahr 
    B takti 
    C tefile
    D cüz
    E daire

     

    3.Sonu ünsüzle biten bir sözü ünlüyle başlayan bir sonraki söze bağlama işlemine ne ad verilir?

    A.imâle

    B.zihâf

    C.tahfîf

    D.vasl

    E.med

     

    4.Asagidaki şairlerden hangisi şiirlerinde aruz ölçüsünü kullanmamıştır ?
    A Tevfik Fikret
    B mehmet akif
    C mehmet emin
    D Yahya Kemal
    E cenab sehabettin

     

    5.Bir beyite aruz işlemi uygulanırken şu değişiklikler olmuştur.

    -Medli heceler asıl değerinden daha uzun okunmuştur.

    -Arapça hecelerdeki uzun ünlüler kısa hece değerine düşürülmüştür

    -Şeddeli bir harf şeddesiz okunmuştur.

    -Sonu ünsüzle biten bir söz ünlü ile başlayan başka bir söze bağlanmıştır

    Bu bilgilere göre beyitte aşağıdakilerden hangisinden söz edilemez?

    A.Zihâf

    B. Vasl

    C.İmâle-i maksûre

    D.İmâle-i memdude

    E.Tahfif

     

    6.Aşağıdakilerden hangisinde heceler bir açık bir kapali hece yapisindadir ?
    A geldiler 
    B bade 
    C hane 
    D gönül 
    E tepe

     

    7. “âfitâb” ve “iklîm” kelimelerinin aruza göre ses değeri hangisidir?

    A - . -/- .

    B . . -/ - -

    C - . - . / - - .

    D - - -/--.

    E - . - /- . –

    8. Bir misrayi aruz vezninin teflilerine ayirmaya ne ad verilir ??
    A terbi
    B tesdis 
    C tahfif 
    D takti
    E tesdid

     

    9. Aşağıdakilerden hangisi medli bir hece değildir ?
    A yâr
    B kal
    C eşk
    D ömr
    E âb

     

    10.Aşağıdakilerden hangisi aruz işlemlerinden değildir?

    A Vasl

    B Tesbî’

    C Teşdîd

    D Tahfîf

    E Med

     

    11. Aşağıdakilerden hangisinin tamamı açık heceden oluşmaktadır ?
    A derman 
    B edebiyat
    C sevgili
    D devekuşu
    E bağımlılık

     

    12. “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul”cümlesinde kaç yerde vasl uygulanabilir?

    A 1

    B 2

    C 3

    D 4

    E 5

     

    13. “Dost bî-pervâ felek bî-rahm devran bî-sûkûn

            Derd çok hem-derd yok düşman kavî tâli’zebûn”

    Yukarıdaki beytin aruz veznine uygun olarak okunabilmesi için hangi aruz işlemleri uygulanmalıdır?

    A ZİHÂF –MEDD

    B MEDD

    C İMÂLE

    D İMÂLE - MEDD

    E VASL

     

    14. “Kâmetün der hem kıyâmetdür  bana

            Bilmezem ki bu ne hâletdür bana”

    Yukarıdaki beytin üçüncü tef’ilesinin vezni hangisidir?

    A feilâtün

    B feilün

    C fâilün

    D feûlün

    E feûl

     

    15. Aşağıdaki cümlelerin hangisinde bilgi yanlışı vardır?

    A) Aruz ölçüsü hecelerin uzunluk ve kısalığına dayanır.

    B) Açık heceyi uzun okuyarak kapalı hece yapmaya zihaf denir.

    C) Aruz ölçüsünde ünlüyle biten heceler açık, ünsüzle biten heceler kapalıdır.

    D) Türk edebiyatında aruz ölçüsü ilk olarak Kutadgu Bilig’de kullanılmıştır.

    E) Aruz ölçüsü ilk olarak Arap edebiyatında kullanılmıştır.

     

    16.Aşağıdakilerden hangi ikisi aruz kusuru sayılır?

    A) İmale – med       
    B) Zihaf – vasıl
    C) İmale – zihaf      
    D) Takti – med
    E) Med – vasıl
     

     17. Aruzda seddesiz bir harfi vezin geregi seddeli olarak kullanma islemine ne ad verilir ?
    A tahfif
    B zihaf
    C tesdid
    D medd
    E tahmis

     

    18.Uzun bir ünlünün kısa ünlü degerine, medli bir hecenin de tek kapalı hece degerine dusurulmesine ne ad verilir?

    A)imale

    B)tahfif

    C)takti

    D)med

    E)zihaf

     

    19. “Yârdan mehcûr iken düşdük diyâr-ı gurbete

           Dehr gösterdi yine hicrân hicrân üstine”

    Beytinin ilk mısrasında sırasıyla hangi aruz işlemleri uygulanmıştır?

    A MED-İMALE-VASL

    B MED-VASL-İMALE

    C MED-MED-İMALE

    D VASL-MED-İMALE

    E MED-İMALE-MED

     

    20. “ BEZM-İ EZEL” sözünün ölçüsüne gore ses değeri,hangi şık da doğru olarak verilmiştir?

    A ( .  .  -  -)

    B ( -  .  .  - )

    C ( - - . . )

    D ( - . - - )

    E ( - - . - )

     

                                                                                                             EDANUR GÜMRAH

     

     

     

     

     

     

  • Deneme (Final)- Eski Türk Edebiyatına Giriş: Biçim ve Ölçü

    Deneme (Final)- Eski Türk Edebiyatına Giriş: Biçim ve Ölçü

     

    1-) Aşağıdakilerden hangisi eski Türk edebiyatının tanımında yer almaz?
    A) Osmanlı devletinin coğrafyasında XIII. yüzyıl sonlarında başlayıp XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar varlığını sürdürmüştür.
    B) Nazarî ve estetik esaslarını müşterek İslamî kültürden almıştır.
    C) Fars edebiyatını örnek almış ve bu edebiyat altında şekillenmiştir.
    D) Kuralcılık ve gelenek bu edebiyatta ağır basmıştır.
    E) Eserler özellikle Arapça ile verilmiştir.


    2-) Aşağıdakilerden hangisi eski Türk edebiyatını adlandırmak için kullanılmış adlardan biri değildir?
    A) Edebiyyât-ı cedide
    B) Edebiyyât-ı Osmâniyye
    C) Klasik Türk edebiyatı
    D) Divân edebiyatı
    E) Ümmet edebiyâtı


    3-) “Bir düşünce ya da duygunun yerinde ve zamanında manası en açık şekilde ve akıcı bir dille ifade edilmesi” anlamına gelen edebiyat terimi aşağıdakilerden hangisidir?
    A) Fesahât
    B) Meâni
    C) Beyân
    D) Belâgat
    E) Bedî


    4-) Aşağıdaki şairlerden hangileri divan şiirinin aynı dönemi içeriside eser vermişlerdir?
    A) Şeyh Gâlib - Şeyhî
    B) Fuzulî - Bakî
    C) Gülşehri - Hayalî
    D) Taşlıcalı Yahya - Şeyhoğlu Mustafa
    E) Nedim - Nev’î


    5-) Aşağıdakilerden hangisi şair sultanlardandır?
    A) I. Osman
    B) III. Mustafa
    C) Kanûni Sultan Süleyman
    D) II. Abdülhamit
    E) Sültun Vahdettin


    6-) Aşağıdakilerden hangisi “divanlar”ın özelliklerinden değildir?
    A) Şairlerin çeşitli nazım şekilleri ile yazdıkları şiirleri topladıkları kitaplardır.
    B) Divanlar düzenlenirken divana alınan şiirlerin nazım şekilleri esas alınmıştır.
    C) Bazı şairlerin divanları kendileri hayatta iken, bazılarınki de ölümlerinden sonra düzenlenmiştir.
    D) Divanlar şairlerin adlarıyla anılırlar.
    E) Türk edebiyatında, divanların her zaman uyulan bir divan düzenleri vardır.


    7-) Aşağıdaki seçeneklerden hangisinde şiir mecmuasının adı ve derleyeni doğru eşleştirilmiştir?
    A) Ömer b. Mezid - Mecmû’atü’n-Nezâîr.
    B) Edirneli Nazmi -Mecma’u’n-Nezâîr.
    C) Eğridirli Hacı Kemal - Pervane Bey Mecmuası
    D) Eğridirli Hacı Kemal - Câmi’ü’n-Nezâ’ir.
    E) Pervane Bey - Cem’ül-Mecmua


    8-) Fatih Sultan Mehmed’in yazdığı şiirlerde kullandığı mahlas aşağıdakilerden hangisidir?
    A) Selimî
    B) Avnî
    C) İlhamî
    D) Fuzulî
    E) Muhibbî


    9-) “Aruz vezniyle yazılmış iki mısradan meydana gelen nazım birimine –––––––, bunun yarısına ise ––––––– adı verilir.”
    Yukarıdaki boşluklara sırasıyla aşağıdakilerden hangisi gelmelidir?
    A) mısra - beyt
    B) beyt - mısra
    C) beyt - matla
    D) makta - mısra
    E) beyt - mısr-ı berceste


    10-) Miyân-ı güft- gûda bed-meniş îhâm ider kubnin
    “Şecâ’at arz iderken merd-i kıbtî sirkatin söyler”
    beytinde, beytin her yönüyle kusursuz olan ikinci mısrası bir özdeyiş ya da atasözü hâline gelmiştir. O hâlde bu mısra aşağıdaki kavramlardan hangisiyle adlandırılır?
    A) mısra-ı âzâde
    B) makta
    C) müfred
    D) mısra-ı berceste
    E) merhun beyit


    11-) Aşağıdakilerden hangisi kasidelerin özelliklerinden değildir?
    A) İlk beyti musarra, yani iki mısrası birbiriyle kafiyelidir.
    B) En az 15 beyit uzunluğunda olurlar.
    C) Din, övgü veya aşk ile ilgili olarak yazılmışlardır.
    D) Tam bir kaside altı bölümden oluşur.
    E) Kasidelerin bütün mısraları aynı vezinle söylenmiştir.


    12-) Aşağıdaki seçeneklerden hangisinde kasidenin bölümleri doğru olarak verilmiştir?
    A) nesib - girizgâh - medhiyye - tegazzül - fahriyye - dua
    B) nesib - girizgâh - mukaffa - tegazzül - fahriye - dua
    C) teşbib - girizgâh - tecdid-i matla - tegazzül - fahriye - dua
    D) nesib - girizgâh - medhiyye - tegazzül - naat - dua
    E) teşbib - girizgâh - medhiyye - câ’ize - naat - dua


    13-) Aşağıdaki kaside adlandırımalarından hangisi diğerlerinden farklıdır?
    A) cülûssiyye
    B) münâcât
    C) rahşiyye
    D) nevrûzziye
    E) kaside-i mimiye


    14-) Felsefî düşüncelerden bahseden gazellere ne ad verilir?
    A) hâkimâne gazel
    B) rindâne gazel
    C) arifâne gazel
    D) şuhâne gazel
    E) mutavvel gazel


    15-) Söyle şol kan olacağı bize sunsun Bâkî
    Nev-bahâr irdi gedâlar içecek demlerdür.
    beytiyle ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?
    A) Bir gazelin matla beyitidir.
    B) Bir gazelin hüsn-i makta beytidir.
    C) Mülemma bir gazelden alınmıştır.
    D) Bir gazelin şah beytidir.
    E) Bir gazelin makta beytidir.


    16-) “Gazelden türemiş ve mısralarının biri uzun biri kısa olmak üzere belli vezinlerde yazılmış nazım biçimi” nin adı aşağıdakilerden hangisidir?
    A) kıt’a
    B) nazım
    C) rübai
    D) müstezâd
    E) tuyuğ


    17-) Edebiyatımızda bir nazım biçimi olarak en çok kullanılan musammatlar hangileridir?
    A) murabba - mütessa - muaşşer
    B) murabba - muhammes -müseddes
    C) müselles - murabba - muhammes
    D) Muhammes - müsseddes - müsebba
    E) müseddes - müsebba - müsemmen


    18-) Aşağıdakilerden hangisi terkib-i bend ve tercî-i bend dışındaki musammatların ortak özelilklerinden değlidir?
    A) Musammatların her bendindeki mısra sayısı en az üç, en fazla on olabilir.
    B) Musammatların her bendindeki mısra sayısı birbirine eşittir.
    C) Musammatların ilk bendi kendi içinde, diğer bendlerin son veya son iki mısrası ilk bendle kafiyelidir.
    D) Musammatların ilk bendlerinin son ya da son iki mısrası her bendin sonunda tekrarlanırsa müzdevic olur.
    E) Musammatlarda bütün bendler aynı nazım biçimiyle yazılır.


    19-) Terkib-i bend ve tercî-i bend arasındaki fark hangisidir?
    A) Terkib-i bendde vasıta beyiti bulunur, tercî-i bendde bulunmaz.
    B) Terkib-i bendde kafiye düzeni gazel ve kaside ile, tercî-i bendde musammatlarla aynıdır.
    C) Terkib-i bend mısralardan, tercî-i bend beyitlerden oluşur.
    D) Terkib-i bendler tercî-i bendlere göre daha uzundur.
    E) Terkib-i bendde vasıta beyiti her bendin sonunda değişirken tercî-i bendde vasıta beyiti değişmez.


    20-) Na’ilî-i Kadim, Yahya Nazîm, Nedim, Enderunlu Fâzıl, Leyla Hanım, Osman Nevres, Yahya Kemal
    Bu şairler aşağıdaki nazım biçimlerinin hangisinde verdikleri eserlerle tanınırlar?
    A) müselles
    B) tahmis
    C) terbi
    D) müseddes
    E) şarkı

    21-) Bir nazım biçimi beş mısralı bendlerden oluşuyor ve ilk bendin son veya son iki mısrası bütün bendlerin sonunda aynen tekrarlanıyorsa bu nazım biçiminin adı nedir?
    A) mütekerrir muhammes
    B) müzdevic muhammes
    C) mütekerrir tahmis
    D) müzdevic murabba
    E) mütekerrir terbi


    22-) İnanma gülse Cevrî bir iki gün yüzüne dünyâ
    Vefadâr anlayup halk ile ülfet eyleme aslâ
    Recây ı kat’ edüp eyle ferâğat güşesin me’vâ
    Ne söyle gör Fuzûlî bî-vefâlardan edüp şekvâ
    “Vefâ her kimseden kim istedüm andan cefa gördüm”
    “Kimi kim bî-vefâ dünyada gördüm bî-vefâ gördüm”
    Bir musammattan alınmış olan yukarıdaki bendin ilk dört mısrası Cevrî’ye son iki mısrası Fuzûlî’ye aittir. Bu bend için aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?
    A) Bir tahmisten alınmıştır.
    B) Bir tesbiden alınmıştır.
    C) Bir müseddesten alınmıştır.
    D) Bir tesdisten alınmıştır.
    E) Bir tesdis-i mutarraftan alınmıştır.


    23-) Her gülün şevkıyle bülbül gibi zâr olmaz Nedîm
    Değme bir zülf-i girin-gîre şikâr olmaz Nedîm
    Her gül-istanda çü şeb-nem hak-sâr olmaz Nedîm
    Değme bir dil-ber beğenmez bir dil-i nakkadı var
    Yukarıdaki bend bir musammattan alınmıştır. Bu musammatın nazım biçimi hangisidir?
    A) Müsellestir
    B) Murabbadır
    C) Muhammestir
    D) Terbidir
    E) Tahmistir


    24-) Aşağıdaki eşleştirmelerden hangisi yanlıştır?
    A) Beşli - muhammes
    B) Altılı - müseddes
    C) Sekizli - müsebba
    D) Dokuzlu - mütessa
    E) Onlu - muaşşer


    25-) Her yer karanlık pür-nûr o mevkî
    Mağrib mi yoksa makber mi ya Rab
    (Abdülhak Hamid)
    Beytin vezni aşağıdakilerden hangisidir?
    A) müfte’ilün müfte’ilün fâ’ilün
    B) müstef’ilün müstef’ilün
    C) müstef’ilâtün müstef’ilâtün
    D) fâ’ilün fâ’ilün fâ’ilâtün
    E) mef’ûlü fâ’ilün fe’ûlün


    26-) Gülmezse yüzün bahçelerin kalbi kan ağlar
    Güllerle dolar görse gülerken seni dağlar
    Faruk Nafiz
    Yukarıdaki beytin her mısrası kaç tef’ileden oluşmaktadır?
    A) 1
    B) 2
    C) 3
    D) 4
    E) 5


    27-) “bâde, nigehbân, tepe, şûle” sözcüklerinin ses değerleri hangi seçenekte sırasıyla ve doğru verilmiştir?
    A) - . / . - - / . . / - .
    B) . - / - . - / . - / - .
    C) - - / . - . / - - / . .
    D) . . / - - - / . . / . -
    E) - - / . . . / - - / . -


    28-) Çemende sun’-ı Hakı gerçi her varak söyler
    Senün belîğdür amma beyânun ey bülbül
    Münif Paşa
    Beyitinde şeddeli olan (Hakkı) sözcüğü vezin gereği şeddesiz okunur.
    Bu aruz işlemi hangisidir?
    A) tahfîf
    B) teşdîd
    C) zihâf
    D) medl
    E) imale


    29-) Gitdün ammâ ki kodun hasret ile ânı bile
    İstemem sensüz olan sohbet-i yârânı bile
    Neşâti
    Beyitte vezin gereği “gitdün ammâ” “gitdü nammâ”, “sensüz olan” “sensü zalan” şeklinde okunmaktadır.
    Bu aruz işlemi aşağıdakilerden hangisidir?
    A) medl
    B) zihaf
    C) teşdid
    D) imale
    E) vası


    30-) “gevher-i şehvâr”, “ders-i müşkil”, “rûh-ı revân” “çâre-i âcile”.
    Yukarıda verilen Farsça ve Arapça sıfat tamlamaların aruza göre ses değerleri hangi seçenekte sırasıyla ve doğru olarak verilmiştir?
    A) - - . - - / . . - - / . - - - / - . - . - -
    B) . - - - . / . . - . / - . . . / . . . - - .
    C) - . - - - / . - - - / - . . . / . . . - - .
    D) - - . - - / - . - - / - . . - / - . . - - .
    E) - - . - - / - . - - / - . . - / . . . - - .

    1-)
    E


    2-)
    A


    3-)
    D


    4-)
    B


    5-)
    C


    6-)
    E


    7-)
    A


    8-)
    B


    9-)
    B


    10-)
    D


    11-)
    C


    12-)
    A


    13-)
    E


    14-)
    A


    15-)
    E


    16-)
    D


    17-)
    B


    18-)
    D


    19-)
    E


    20-)
    E


    21-)
    A


    22-)
    D


    23-)
    B


    24-)
    C


    25-)
    C


    26-)
    D


    27-)
    A


    28-)
    A


    29-)
    E


    30-)
    D


    alıntı

  • Deneme (Vize)- Eski Türk Edebiyatına Giriş: Biçim ve Ölçü- Vize Denemesi

     

    1- Bir nazım biçimi dört mısralı bendlerden oluşuyor ve ilk bendin son veya son İki mısra­sı bütün bendlerln sonunda ay­nen tekrarlanıyorsa bu nazım biçimi hangisidir?

    A)    müzdevic murabba

    B)    mütekerrir murabba

    C)    müzderic muhammes

    D)    mütekerrir terbi

    E)    rüba’1

    2. "Tahmis” İçin aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?

    A) Bir beyte beş mısra ekleyerek meydana getirilir.

    B) Bir mısraya üç beyit ekleyerek meydana getirilir.

    C) Bir beyte üç beyit ekleyerek meydana getirilir.

    D) Bir beyte üç mısra ekleyerek meydana getirilir

    E) Beyitlerden oluşan bir nazım biçiminin adıdır.

    Kafiye düzeni “aa, xa, xa, xa...zz; bb, xb, xb, xb...zz* şek­linde olan musammat hangisi­dir?

    A)       murabba

    B)       muhammes _C) terbi-1 mutarraf

    0> terkib-ibendraÉkcHbend

    4. Türk edeblyatının en ünlü terkib-i bendi kime aittir?

    A)     Bağdatlı Ruhi

    B)     Genceli Nizami

    C)     Enderunlu vasıf

    D)     Seyyid Nesimi

    E)     Kadı Burhaneddin

    5. Aşağıdakilerden hangisi diğer- (erinden farklı bir terimdir?

    A)     murabba

    B)     muhammes

    C)     müzdevic

    D)     müseddes

    E)     müsebba

    6. *Ey Fuzûfî nota ger saklar tsem câm aztz" Ayş u işarette temâşâya götûrsem de temz Aytfya şimdi ne gam hoşça tutarsak ant toz “Vakt ota kim ota bir şûft-t sitemkâra fedâ*

    Yukarıdaki musammatta Aydî, Fu- zûfl’nin bir gazelindeki beyitlerin arastna iki mısra eklemiştir.

    Bu musammatta HgiH hangisi doğrudur?

    A)     Müzdevic murabbadır.

    B)     Mütekerrir murabbadır.

    C)     TertH-i mutarraftrr.

    D)     Tahmistir.

    E)     Tesdistrr.

    11.  Aşağıdakilerden hangisi divan şiirinin ‘17. yüzyılın başlarından 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar olan" döneminde eser veren şa­irlerden değildir?

    A)    Neti

    B)   Nailî

    C)    Nâbi

    D)  Necâtî

    E)   Nedim

    12.  “Beğenilen bir şiire başka şairler tarafından yazıtmış nazirelerin toplandığı" kitaplara ne ad veri­lir?

    A)    divan

    B)    mesnevi

    C)    hamse

    D)    mecmua-i eşar

    E)    mecmua-i nezair

    13.   Aşağıdaki kavramlardan hangisi diğerlerinden farklıdır?

    A)       hümâ

    B)       mevlid

    C)       tevhid

    D)       münacaat

    E)       naat

    14.   Aşağıdakilerden hangisi divan şiirinde geçen mitolojik kav­ramlardan değildir?

    A)       nergis

    B)       gazanfer

    C)        anka

    D)       zâl

    E)         sâm

    15.   Aşağıdaki yazar-eser eşleştir­melerinden hangisi yanlıştır?

    A)        Sehi Bey - Heşt Binişt ?

    B) Bursalı Mehmet Tahir -Os­manlI Müellifleri

    C)        Muallim Naci - Lûgat-ı Nâcî !

    D) Şemsettin Sami - Lehçe-i Osmanî

    fE) Recaizade Mahmut Ekrem - Ta’lim-i Edebiyyat

    16. Divan şiirindeki sevgili tipi j|e ilgili olarak aşağıdakilerden

    hangisi doğru değildir?

    A) Sevgili tipi mükemmeliği ken­disinde toplamıştır.

    B) Sevgili tipi divan şiirinde aynı özelliklerle anlatılmıştır.

    C) Her zaman beşerî bir sevgi ve sevgiliden bahsedilir.

    D) Sevgili ve âşık dışındaki üçüncü bir tip de ağyardır.

    E) Sevgilinin boyu servi, kirpiği ok olarak hayal edilir.

    17. Sevdiğim cânım yalında hâke yeksân olduğum îddir çık nâz ile seyrâna kurbân olduğum Ey benim aşkında bülbül gibi hâlân olduğum îddir çık nâz ile seyrâna kurban olduğum

    Yukarıdaki şarkının vezni han­gisidir?

    A) fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün

    B) fe’ilâtü fâ’ilâtün fe’ilâtü fâ’ilâ­tün

            C)  fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün

    D) mef’ûlü fâ’ilâtün mef'ûlü fâ’ilâ­tün

            E)  müfte’ilün müfte’ilün fâ’ilün

    18 01 âteşîn ‘izardan artuk yakar dili i 2 Hâl-i siyahı gerçi söyinmiş şeraredir.

    Yukarıdaki beyitte “âteşîn” sözcü­ğün son harfi “izar" sözcüğün ilk harfi olan “ayn”a ulanmıştır.

    Bu aruz işlemine ne ad verilir?

    A)     teşdîd

    B)     zihâr

    C)     tahfîf

    D)     imâle

    E)     vasl-ı ayn

    19. Cefâsın hiç bir dil çekmez andan gayri ağyâru Anun’çûn gâlibâ halk eylemiştir Tanrı ağyârt

    Fuzû

    Yukarıdaki beyitte altı çizili sö cükle hangi aruz işlemi yap mıştır?

    A)    vasi

    B)    imâle

    C)    medd 0) teşdîd

    E)    tahfîf

    ıdakilerden hangisi ar

    İki ktsm eylemiş kült ile îman yeddi adimi Anun hükmindedür ba'zı vü ba’zı kâtiristandur

    Beyitte altı çizili sözcükle hangi aruz işlemi yapılmıştır?

    A)  zihaf

    B)  imâle

    C) tahfîf

    D) teşdîd

    E)  takti

    22. “Kısa ünlüyle biten ya da tek kısa ünlüden ibaret açık heceyi, ölçü gereği kapalı hece değerine yük­seltmek” şeklinde tanımlanan aruz işlemi hangisidir?

    A)     vasıl

    B)     imâle

    C)      medd

    D)     zihâf

    E)     tahfîf

    23. Gazel ve kaside nazım biçimle­ri arasındaki fark hangisinde

    doğru verilmiştir?

    A) Kasidenin ilk beyiti musarra iken gazelin değildir.

    B) Kasideler en az 15 beyitten, gazeller ise geneliikle en fazia 15 beyitten oluşur.

    C) Kasidenin matladan sonra ge­len beyttine hüsn-ı matla adt verilirken, gazelde böyle bir beyit yoktur.

    D) Gazelin kafiye düzeni kaside- ninkinden farklıdır.

    E) Gazelin bütün beyitleri aynı vezindedir, ancak kasidenin beyitleri birbirinden faiklı ve­zinlerde olabilir.

    24. Ey şûh-ı kerem-pîşe dit-i zar şenindirÉÉ Yok mihnetin asla

    " Vey kân-t güher anda ne tam var şenindir Pinhân û hüveydâ

    Yukarıda bir bendi verilmiş olan şiir bir gazelden aralara kısa mıs­ralar eklenerek türetilmiştir.

    Buna göre şiirin nazım biçimi İangisidir?

    A)     kaside Ş) müstezâd

    C)     rübaî

    D)     tuyuğ I terbî

    25.

    Bu nazım biçiminde her beyit kendi arasında kafiyelidir.

    Bu nazım biçiminde beyit sı­ralaması yoktur.

    Sebeb-i nazm-ı kitap, âğâz-ı kıssa, hatime gibi bölümieri vardır.

    Yukarıda özellikleri verilen na­zım biçimi aşağıdakilerden

    hangisidir?

    A)  mesnevi

    B) kaside

    C) gazel

    D) müstezad

    E) tuyuğ

    26. Nazım ve kıt’a biçimlerinin ara­sındaki fark seçeneklerden hangisinde doğru olarak veril­miştir?

    A) Nazımda matla beyti bulun­maz, kıt’ada bulunur.

    B) Kıt’a iki veya iki beyitten daha uzun iken nazım tek beyittir.

    C) Kıt’anm konusu aşk iken naz­mın konusu birini, birşeyi öv­mektir.

    D) Kıt'ada mahlas beyiti bulunur, nazımda bulunmaz.

    E) Nazmın ilk beyiti musarra iken, kıta’nm değildir.

     

  • Ek Kaynak- Beyit ve Mısra

    Prof Dr. M. A. Yekta Saraç

    Fatih / 2007

    BİÇİM

    GİRİŞ

     

    BEYİT - MISRA

    Mısra' (yahut: mısra') kelimesinin asıl anlamı kapı kanadı, çadır kapısının iki yanı demektir. Bir edebiyat terimi olarak aruz ile söylenilmiş beytin yarısıdır. Ev, oda, çadır anlamlarına gelen beyit ise edebiyat terimi olarak aynı vezinde iki mısradan oluşan nazım birimidir. Eve kapıdan girildiği gibi şiire de mısradan girilir. Bir kapının iki yanı gibi olan beytin iki yarısı, iki parçası olan mısraların aynı vezinde olması şarttır. Fakat bu mısraların birbirleriyle kafiyeli olması gerekli değildir. Bu şekilde, birbirleriyle kafiyeli olmayan mısralarla yazılan beyitlere beyt-i hasî adı verilir.

    Beyit, kafiyeli ve bağımsız olup olmamasına göre çeşitli adlar alır.

    Beyit müstakil olarak söylenilmiş ise, yani altında veya üstünde bir başka beyit yoksayera ve müfred adlarını alın Bu tarz beyitler divanlarda müfredat başlığı altında ayrıca toplanır. Müfredleriyle meşhur olan şairler vardır. Müfi-ed beyitlerin mısraları kafiyeli veya kafiyesiz olabilirler. Müfredler daha çok düz yazı metinlerde, mektuplarda, münşeatlarda, yazışmalarda yer alırlar.

    Eğer beyit müstakil olarak söylenilmemiş olup bir şiirin ilk beyti ise matla adını alır. Matla beyitlerinin musarra olması şarttır. Genellikle gazel, kaside şiirlerinin ilk beyti olmakla birlikte bu şiirlerin ortasında da bulunabilir. Matla beyitlerin muhatabın ruhunda, şiirin geri kalan kısmını dinlemeye yönlendirecek nitelikte güzel ve etkileyici olması beklenir.

    Mısraları birbirleriyle kafiyeli beyitlere musarra, mukaffa adı da verilir. Yapılan bu işlem tasrî olarak adlandırılır. (Arap edebiyatında tasrî, beytin musarra yapılması işlemine de denir.) Birden fazla matla beytinin bulunduğu şiirlere zâtü'I-metâli, zü'l-metâli adı verilir. Şiirin son beytine makta beyti denir. Beyit terimi, başkaca terimlere de kaynaklık etmiştir Bir kasidenin en güzel ve pariak kabul edilen beytine beytü l-kasîd, gazelin böyle beytine ise beytü 'l-gazel, şâh-heyit, şeh-beyit adları verilir. Bazı kaynaklarda matla beyitten sonra gelen beyte hüsn-i matla, makta beytinden önceki beyte de hüsn-i makta denilmiştir. Şairin mahlasının bulunduğu beyit kasidede tâc beyit, gazelde ise mahlas beyit olarak adlandırılır. Beyitlerde genellikle mana bütünlüğü aranır. Her beytin anlamı kendi içinde tamamlanır. Bu kurala uyulmadığı örnekler de bulunmaktadır. Anlamın kendi içinde tamamlanmayıp sonraki beyitlere geçtiği beyitlere merhûn adı verilir Beyti meydana getiren aynı vezindeki iki parçanın her birine mısra' (veya: mısra') denilir. Bir beytin iki mısrasının da birbirleriyle mana yönünden ilişkili olması lazımdır. Tek olarak söylenilmiş olan veya diğer mısrası unutularak tek başına dilden dile dolaşan mısralara âzâde adı verilir Beytin mana bakımından ilişkili olmayan ve her biri kendi içinde müstakil anlamı olan mısralara da âzâde adı verilmekle birlikte bu tür mısralardan oluşan beyitler kusurlu kabul edilir. Söylenilme-sinde ve anlaşılmasında zorlama söz konusu olmayan, akıcı ve güzel mısralar ber-ceste adını alır Berceste mısralar âzâde olabileceği gibi bir şiirin beytinden alınmış da olabilir. Berceste sözü sadece mısralara has olmayıp şiirin bütünü için de kullanılır.

    “Mütercim Asım, Kamus Tercümesi, c. 1, s. 553, c.3, s. 318; Tehânevî, Keşşafıı Istüâiıâti'l-Fünûn, c. 1, s. 149; Mecdi Vehbe-Kâmil el-Mühendis, Mu'cemü'l-Mustalâhâti'l-Arabiyye fi'TLUga ve'l-Edeb, s. 81, 209; Ahmed Haşimî, Mîzânii'z-Zehebfi Smâati'l-Arab. s. 21, 137; Şemseddin b. Mıı-hammed b. Kays er Râzî, el-Mu 'cem fi Meâyiri Eş'âri'l-Acem, s. 407; Celâleddin Hümâî, Fünûn-ı Belagat ve Smâât-ı Edebî, s. 95, 101; Ahmed Haşimî, Mîzânü'z-Zeheb fi Sınâati Şi'ri'l-Arabî, s. 21, 137; Muallim Naci, Istdâlıat-ı Edebiyye-Edebiyat Terimleri, s. 13, 107; Mehmet Rifat, Mecâmiii'l-Edeb, s. 133; İsmail Habib, Edebiyat Bilgileri, s. 100; Haluk İpekten, Esl<i Türle Edebiyatı ve Nazım Şelcilleri, s.l 1; Tahirü'l-Mevlevî, Edebiyat Lügati, s. 27; Nihat M. Çetin, "Beyit" DİA, c. 6, s. 66; Hasan Aksoy, "Mısra", DİA, c,30, s. 1; Weil, "Aruz" M, c.l, s. 625.

    Mısra ve beyit terimleri Arap edebiyatından İran ve Türk edebiyatlarına geçmiştir. Mısra başlangıçta Arap edebiyatında kasidenin ilk beyti için kullanılmıştır. Daha sonra anlamı ve kullanım alanı genişlemiştir. İran ve Türk edebiyatlarında Arap edebiyatına göre daha farklı bir şekilde kullanılmıştır. Arap edebiyatında en küçük nazım birimi beyittir. Bir söz dizimi, hüküm bildiren kelime topluluğu bir beyit hacminde ifade edilir. İran ve Türk edebiyatlarında ise nazım birimi, mısra olabilir. Bundan dolayı bu edebiyatlarda mısra Arap edebiyatına göre daha uzundur.

    Arap edebiyatında mısra ile aynı anlamda şatır terimi de kullanılın Sadr kelimesi Arap edebiyatında hem ilk şatır/ mısra hem de beytin ilk tefllesi için, aciiz kelimesi de hem ikinci şatr/ mısra hem de ikinci mısranın son tefılesi için kulanılır Arap edebiyatında tek beyte müfred dendiği gibi bu beyitler yetîm olarak da adlandırılırlar İki yahut üç beyitlik şiir parçalan mitfe, üç altı beyit arası şiir parçası kıt'a, yediden daha fazla beyit bulunduran şiirier de genellikle kaside şeklinde adlandırılır

    Matla beytinden sonraki matlaın gücünde ve etkileyiciliğinde, hatta ondan daha özenle yazılmış olan beyte hüsn-i matla, makta beytine göre aynı durumdaki ondan önceki beyte de hüsn-i makta denmesi muhtemelen Muallim Naci'den sonra Türkçe kitaplarda yaygınlaşmıştır Fakat Farsça kaynaklarda hüsn-i matla ve hüsn-i makta farklı şekilde tanımlanmaktadır Hüsn-i matla sıradan bir matla beytinden öte, etkileyici, anlam-lafız ilişkisi sağlam ve güzel olan inatla beytine denir Bu şekilde etkileyici ve güzel bir şekilde o şiirin başlaması aynı zamanda hüsn-i ibtidâ olarak da adlandırılır Yine bu kaynaklarca lafız ve anlamın titizlikle seçildiği, muhatabı etkileyen bir şekilde şiiri sonlandııan beyte de hüsn-i makta veya hüsn-i hitâm denilir.

    Nazım şekilleri, beyitlerin birbirleri ile kafiyeleniş şekilleri ve bu bağlanma sonucu ortaya çıkan bendlerin durumuna bağlıdır Kaside, gazel, mesnevi, terkîb-i bend ve terci-i bendde nazım birimi beyittir. Dolayısıyla bu nazım şekillerinin tanımlarında beyitten hareket edilir Kendisine has bir kafiye sistemine sahip olan musammat-larda ise mısra sayısı belirleyici bir role sahiptir

    Bazı mısraların; bulunduğu şiirden ayrı olarak anlamları ve ahengiyle hafızalarda yer etmesi ve birer vecize şeklinde dilden dile dolaşması, bunun yanısıra divanların sonlarında herhangi bir şiirin parçası olmayan mısraların mesâri başlığı altında toplanması dolayısıyla mısraya beyit gibi bir nazım biçimi olarak bakanlar bulunmaktadır. Bununla birlikte bu iki durum, sadece bir şiirin her zaman için belli bir parçasının diğer kalan kısmına göre daha etkileyici ve kalıcı olma özelliğine sahip olabileceği ve divan sonlarındaki mısraların şairin şiir bütünlüğüne kavuştunnak için bir hareket noktası kıldığı, fakat tamamlayamadığı şiir parçası olabileceği şeklinde de yorumlanabilir.

    Âzâde mısraların müretteb (bir şaire ait şiirierin bilinen ve yaygın olan sıraya uygun şekilde sıralandığı) divanlardaki yeri, en sondur. Bu, divanlardaki nazım şekillerinin sıralamasındaki uzundan kısaya doğru ölçüsünden kaynaklanmaktadır.

    Divanların sonunda btılunan müstakil olarak söylenilmiş beyitleri en küçük nazım biçimi olarak kabul etmek mümkündür.

    Beyti oluşturan iki mısraya iki şatır (yarım) adı verilir. Bu şatıriarın, yani mısra-ların birincisinin ilk tef ilesi sadr, son tef ilesi aruzlharb adı verilir. İkinci şatrı-nın başı ibüdâ, sonu ise darb/acüz adını alır. Beyitlerin sadr, aruz/harb, ibtidâ ve darb/acüz adını alan tef ilelerin dışındakilere ise ha^iv adı verilir. Her mısra en az iki tef ileden (cüz'den) meydana gelir Beyitleri vezin bakımından doğru olarak tef ilelere ayırmak da taktî adını alır.

    Mısranın dize ile karşılanması yerinde değildir. Zira dize, ölçülü veya ölçüsüz bir satırlık nazım parçası olarak kabul edilmektedir. Halbuki mısranın vezinli olması şarttır. Dolayısıyla mısrayı, ölçülü şiirler için kullanmak daha doğru olur.

     

    ÖRNEKLER

    Aradıkça dil-i pür-cûşta ma'nâ bulunur

    Ka'r-ı deıyâda nice gevher-i yekta bulunur '" (Sünbülzade Vehbi)

     

    Dil nûş-ı mey-i nâbdan olmaz mütelezziz

    Âteştir o çün âbdan olmaz mütelezziz'"' (Şeyh Gâlib)

     

    Bînevâlar aceb mi gelse sana Zerreler âfitâba râcidir"" (Şeyh Gâlib)

     

    Yukarıdaki beyitler, ferd-müfred beyit örneğidir.

     

    Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı

    Felekler yandı âbımdan muradım şem'i yanmaz mı ''-(Fuzulî)

     

    Bu beyit Fuzulî'nin meşhur bir gazelinin ilk, yani matla beytidir.

     

    Miyân-ı güftgüda bed-meniş îhâm eder kubhun

     

    "Şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler"*^ (Koca Ragıb Paşa)

     

    39    Taşan, coşan gönülde aradıkça nice manalar bulunur;

    deryanın derinliklerinde nice benzeri olmayan güzellikte incilerin bulunduğu gibi.

     

    40    Gönül saf şarap içmekten hoşlanmaz.

    Zira gönül ateş kesilmiştir, bundan dolayı sudan hoşlanmaz.

     

    41    Çaresizlerin sana gelmesinde şaşılacak ne var!

    Nitekim zerreler de güneşe dönmekte, ona yükselmektedir.

     

    42    Sevgili beni candan usandırdı, kendisi cefa etmekten usanmaz mı?

    Felekler bile ateşler saçan feryatlarımla yandı, benim muradımın mumu yanmaz mı?

     

    43    Çingenenin cesaretini anlatırken hırsızlığını dile getirmesi gibi, kötü huylu insan da konuşurken çirkinliğini ortaya döker.

     

    Bu beyit şairin bir gazelinden alınmıştır. İkinci mısrası bir vecize, atösözü gibi yaygınlaşmıştır. Bu mısraya, mısra-ı berceste adı verilir.

    Sebeb-i rif at olur gam yeme üftâde isen

    Bir binadır ki harâb olmaya ma'mür olmaz"'' (Fehim-i Kadim)

    Mısralar birbirleriyle kafiyeli olmadığı için beyt-i hasî olarak adlandırılır.

    "Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı" (Abdülhak Molla)

    "Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar" '^(Kırımlı Rahmi)

    "Zevki kederde mihneti rahatta görmüşüz" (Şeyh Gâlib)

    "Zevk onundur ki perişanlığı cem'iyyettiı" (Şeyh Gâlib)

    Yukarıdaki mısralar tek başlarına meşhur olmuş olup anlaşılması için beytin diğer mısrasına ihtiyaç bulunmamaktadır. Âzâde mısra örneğidirler.

    Cenneti gönnüş bir âdem var ise gelsin desin Tarhı onun dahi böyle dilkeş ü ra'nâ mıdır

    Güllerinde /   var mı böyle / reng ü bûy-ı  /   dil-fırîb Sadr                    haşv                 haşv           arûzTharb

    Yâ nesîm-i / subhı böyle /   bûstân-pî /   râ mıdır ""^ (Nef î) İbtidâ                  haşv                 haşv           darb/acüz

    Yukarıdaki beyitlerin ilkinin anlamı kendi içinde tamamlanmamakta, ikinci beyte geçmektedir. Bundan dolayı beyt-i merhûn olarak adlandırabiliriz. (İkinci beyit üzerinde mısranın bölümleri gösterilmiştir.)

    44    Kötü bir duruma düşmüş isen de üzülme, bu yine yükselmene bir sebep olur. Nitekim harap olmayan bir bina mamur olmaz.

    45    Gün doğmadan gecenin rahminden neler doğar!

    46    Cenneti gören bir insan varsa gelsin de cennetin durumu böyle gönül çekici ve parlak bir güzellikte midir söylesin. Oranın güllerinde de böyle güzel, çekici renk ve koku var mıdır? Sabah esen esintisi böyle bahçeleri süsler mi?

  • Ek Kaynak-BEYİTLERDEN OLUŞAN NAZIM BİÇİMLERİ Kaside

    BEYİTLERDEN OLUŞAN NAZIM BİÇİMLERİ

    Kaside

    Kaynakça:47 Mütercim Asım, Kamus Tercümesi, c.l, s. 1255; Tehânevî. Keşşafa Isnlûlıâsi'TFünûn, c. 3, s. 505; Mecdi Vehbe-Kâmil el-Mühendis, Mıı'cemü'l-Mıısralâhâli'TArabiyye fı'l-Lüga ve'TEdeb, s. 293; Mustafa Sadık er-Râfiî, Târihü Âdâbi'l-Arab, c. 3, s. 27; Şemseddin b. Muhammed b. Kays er Râzî, el-Mu'cemfi Meâyiri Efârı'TAcem, s. 413; Celâleddin Hümâî, Eüııûn-ı Belagat ıc Sınâât-ı Edebî, s. 152; Muallim Naci, htüâhât-ı Edebiyye-Edebiyat Terimler, s. 98; Mehmet Ritat. Mecâıniü'l-Edeb, s. 144; İsmail Habib, Edebiyat Bilgileri, s. 111; Tahirü'l-Mevlevi, Edebiyat Lügati, s. 84; Haluk İpekten, Eski Türk Edebiyatı Nazım Şekilleri ve Aruz, s,. 28; Mehmet Çavuşoğiu, "Kaside" Türk Dili, s. 17; Hüseyin Elmalı vd. "Kaside" DİA,c. 24, s. 562; Yaşar Aydemir, "Türk Edebiyatında Kaside", Bilig, sayı: 22, s. 133.

     

    I.

    Kaside kelimesinin asıl anlamı kast etmek, bir şeye yönelmek, doğru yolda bulunmaktır. Bir edebiyat terimi olarak ilk beyti kendi içinde, diğer beyitleri ilk beyitle kafiyeli olmak üzere en az 15 beyit uzunluğunda ve aynı vezinde söylenilmiş nazım biçiminin adıdır. Genellikle 31 beyitten 99 beyte kadar uzunlukta yazılsa da beyit sayısı konusunda kesinlik bulunmamaktadır. Tanımlarda geçen "uzun şiir" ise görece bir niteleme olup terkîb-i bend, tercî-i bend dışındaki nazım şekillerine göre daha uzun yazılmasmdandır (Burada musammatlardan daha kısa yazılan kasidelerin bulunduğu da hatırlanmalıdır!). Kasidenin uzunluğu aslında kafiye bulma zorluğu ile de ilişkilidir Kasideler divanlarda ilk başta yer alırlar

     

    Kasidenin kafiye düzeni şu şekildedir: aa, xa, xa, xa, xa,...

    Kasidenin ilk beytine matla, ikinci beytine hüsn-i matla, son beytine makta, sondan bir evvelki beyte {güzel ve etkileyici olmasına özel önem verildiği için) hüsn-i makta, şairin mahlasının bulunduğu beyte tâc beyit, kasidenin en güzel kabul edilen beyitine beytü'l-kasîd, adlan verilir (Hüsn-i matla ve hüsn-i makta terimlerinin farklı anlamlan için Giriş kısmında söylediklerimiz burada da geçerlidir.) Şair kasidenin her hangi bir yerinde yeni bir matla beyit söyleyebilir. Bu durum tecdîd-i matla (yeni bir matla getinnek, matlaı yenilemek) olarak adlandırılır. Bir kasidede birden çok tecdîd-i matla yapılabilir Bu durumda matla beyitlerin ilkine matla-ı evvel, ikincisi matla-ı sânî, üçüncüsü matla-ı sâlis denir. Bu tür kasideler zzV 7-/;?e/â//, zâta 'l-ınetâli olarak isimlendirilir. Kasideciliği ile meşhur olan şairler, kasîde-gııy, kasîde-serâ, kasîde-perdâz olarak nitelenir.

    Bu nazım biçimine kaside adının verilişinin sebebi, bu şiirlerin kaside şeklinde daha çok belli bir kişi veya belirli bir maksada yönelik yazılmış olmalarındandır. Dolayısıyla kasîde kelimesi, maksûd anlamındadır.

    Kasideler dönemlerine dair diğer şiir türlerine göre daha fazla tarihî ve sosyal bilgi bulundurur. Nevruz, tahta çıkış (cülus), önemli düğünler, fetihler, önemli tarihi binaların yapılışları münasebetiyle yazılan kasidelerde dönemlerine ışık tutabilecek bazı bilgiler yer alır.

    Kaside nazım biçiminini kendisine has bir kompozisyonu bulunmaktadır.

    En geniş anlamıyla kasidenin bölümleri sırasıyla şöyledir:


     

    En geniş anlamıyla kasidenin bölümleri sırasıyla şöyledir:

     

     

     

    a) Nesîb Teşbib: Kasidenin giriş bölümüdür. Nesibin önemi, bu bölümde işlenen konunun bazen kasideye ad olmasından da anlaşılmaktadır. Genellikle 15-20 beyit arası uzunluktadır. Kaside çoğunlukla övgü şiiri olsa da şairler, genellikle asıl maksat olan övgüye doğrudan başlamazlar. Sevgiliye duyulan aşk ve özlem giriş kısmında tasvir edilir. Şair böylece sanki sevgilisi ile arasında bir ilişki kurar, kendisini ona nispet eder. Genellikle, aşk dışında bir tema söz konusu ise bu bölüme teşbîh adı verilir. (Bununla birlikte anlam ve uygulama açısından aslında teşbîbin nesibdcn farkı yoktur.). Kelime anlamı güzelleştirmek, parlaklığı artırmak olana teşbih ile şair, şiirini süslemektedir. Bu tasvir klasik edebiyatın özelliklerini taşır. Bu kısımların bulunmadığı kasideler de yazılır. Nesib-teşbib bölümleri aşka dair duygular, dinî içerikli düşünceler, tabiat tasvirleri, hazan bahar gibi mevsimler, padişahın tahta çıkışı, düğünler gibi sosyal hadiseler, bir yerin fethi, şehir tasvirleri, çiçekler gibi konuları işlerler. (Nesib ile teşbih bölümlerinin arasını yukarıda söylediğimiz şekilde; kasidenin bu giriş kısmı aşıkane duyguları barındınyorsa neaîb. aşkın dışında başkaca konuları işliyorsa le^bîb adını vererek ayıranlar olduğu gibi bunları birbirinin yerinde kullanılan kavramlar olarak kabul edenler de vardır.)

     

     

     

    b) Girizgâh (gürizgâh): Şairin medhiye-övgü kısmına geçeceğini haber veren bir iki beyitlik kısımdır. Dolayısıyla aslında ayrı bir bölüm sayılmaz. Nesib ile ınedhiye arasında geçişin şairane bir tarzda yapılması gerekmektedir. Şair bazen bunu hissettirmeden ustalıkla yaparken bazen de birden, üslûpta bir kırılma yaparak doğrudan ifade eder. İran edebiyatında bu kısma hüsn-i lahallus, hüsn-i mahlas ve hiisn-i hurûc adları da verilmiştir.

     

     

     

    c) Medhiyye (maksad, maksûd): Bu bölümde kasidenin sunulduğu kişi övülür Kasidenin asıl yazılış maksadının ifade edildiği bu bölüm şiirin merkezidir. Baştaki ve sondaki bölümler bu kısmı desteklemek durumundadır. Genellikle önemli bir kişinin veya değerli bir varlığın övüldüğü bu kısımda şair sanatkârâne bir tarzda memdûhunu övmektedir. Asıl maksat övgü olmakla birlikte şairin bundaki başarısı; övgüsünde ne kadar ileri gittiğine değil, üslûbundaki sanat yönüne bağlıdır. Bu bölümün dili nesib bölümüne göre daha ağırdır.

     

     

     

    d) Tegazzül: Kaside içinde yazılan bir gazeldir. Kasidedeki yeri tam olarak belirlenmiş değildir. Nesibden hemen sonra gelebileceği gibi medhiye kısmından sonra da yer alabilir. Tegazzül her kasidede görülmez. Bazı kasidelerde de nesib bölümü bulunmaz, doğrudan tegazzül kısmı bulunur sonra da mehdiyeye geçilir. Kaside uzun bir şiir olması dolayısıyla sadece beyit sonlarındaki ses tekrarları ile yetinilmesi, bu uzunluğu yeknesaklığa dönüştünnektedir. Tegazzül kısmı ilk beytinin musarra olması ile bu yeknasaklığı kırar. Şiire bir diğer katkısı da bu uzun şiirde okuyucu için yeni bir pencere açarak şiire olan ilgisinin sürekliliğini sağlamasıdır.

     

     

     

    e) Fahriyye: Şairin kendisini övdüğü bu bölüm aslında sanatkar yönünün muhataba hatırlatılması amacını da taşımaktadır. Fahriye ile şair, üstün niteliklerinden bahsederek övdüğü memduhunun karşısına kendisini -itibara alınacak, nitelikli, sanatkâr yönü bulunan özel bir kişi olarak- koyar. Bu da kasideyi sırf dalkavukluk olarak görülmesinin yanlışlığını ortaya koyan bir husustur. Dalkavukluk olsa sadece bu amaç dile getirilirken şairin kendisini de övmesi uygun düşmezdi.

     

     

     

     

     

    f) Dua: Şairin övdüğü kişi veya varlığa dua ettiği bölümdür. Aynı zamanda bu bölümde kasidenin tamamlanması dolayısıyla Allah tealâ'ya hamd ve şükr edilir. Doğuş zamanında ve ilk örneklerinde görülmemekle birlikte kasideye daha sonra eklenen bir bölümdür. Memdûhun içinde bulunduğu iyi durumun devamı için dua edilir. İran edebiyatında bu kısma şerîta ve mekân'-/ kasîde adlan da verilmiştir.

     


     

    Şairin mahlası kasidenin medhiye kısmından sonraki kısımlarda yer alır ve mahlasın bulunduğu beyit tâc beyit adını alır.

     

    Kasidenin yukarıda yazılan kompozisyonu her kaside için söz konusu değildir. Hatta kasidelerin çok azında bu kompozisyonun takip edildiğini görürüz. Ayrıca sıralamada da değişiklikler görülür. Bazen tegazzül kısmı farklı yerlerde bulunur. Bazen nesib bölümü yer almaz, bazen doğrudan fahriye ile kasideye başlanır. Bazen de doğrudan medhiye ile şiir başlar ve biter. Tevlıid, na't gibi kasidelerde ise çoğunlukla medhiye ve dua kısımları görülür.

     

    Nef'î bunu iki ayrı kasidesinde medhiye kısımlarının sonunda şöyle ifade eder:

     

    "Söz âhır oldu ko lâfı bilirsin ey Nefî

     

    Tamâm olunca du'âdır kasîdede kânun".

     

     

     

    "Kaldır elin eyle du'â buldu kasîden intiha

     

    Şimdi du'â etmek sana hem müstehabdır hem ehem".

     

     

     

    Teşbîb ve tagazzül bölümlerinin bulunmadığı ve doğrudan asıl yazılış maksadına geçildiği kasidelere mahdiıd, muktedab adları verilir

     

    Bazı kasidelerde şiirin ahengine canlılık kazandırmak için tecdîd-i matla, redd-i malla yapılır, yani ikinci defa yeni bir matla getirilir. Bazı kasidelerde de beyitler mısra ortasından bölünerek birinci mısra ile kafıyelendirelecek bir durumda olur. Bu beyitlerin vezinleri ortasından ikiye ayrıldığında aynı tef ileleri tekrarlıyor olmalıdır (Dört mefâîlün, müstet^'ilün gibi). Bu şekildeki kasidelere mmammal kaside adı verilir.

     

    Kasideler divanların baş taraflarında yer alırlar Bu durum, şiirlerin divanlarda görece bir şekilde uzun şiirden kısa şiire doğru sıralanmasından ileri gelir. Divan başındaki kasideler kendi içlerinde de ayrı bir şe'- ilde sıralanırlar. İlk önce dinî temaları işleyen şiirler yer alır. Önem sırasına göre Allah teâlâ'nın yüceliğini ve onun birliğini konu alan tevhid ve münacatlar, daha sonra onun peygamberinin övgüsüne, daha sonra onun halifeleri ve diğer din büyüklerinin övgüsüne dair naatler gelir. Bunlardan sonra padişahların, daha sonra sadrazamların, şeyhülislamların, vezirlerin medhiyeleri sıralanır. Dolayısıyla divandaki şiirlerin uzundan kısaya doğru sıralanmasında hacmin yanında önem sırasının da gözetildiği düşünülebilir. Zira kasideler de kendi içlerinde bu açıdan sıralanmaktadır Kasidelerin başlıkları genellikle kalıplaşmış ifadeler ile ve Farsça yazılın

     

    Kasidelerin adlandırılmasında aşağıda görüleceği üzere farklı yollar takip edilmiştir:

     

     

     

    a) İşlenen konulara göre: Kasideler nesib, teşbib ve medhiye bölümlerinde işlenen konularına göre adlar alırlar. Allahu teala'nm yüceliğini ve birliğini konu alan kasideler levhid. O'na yakarışta bulunan şiirler münacaât, peygamberimiz, onun dört halifesi ve hatta on iki imam için yazılanlar na't adını alır. Bir şahsın ölümü üzerine duyulan üzüntüyü ifade eden kasidelere mersiye, birisinin yergisi söz konusu ise hicviyye'adı verilir. (Burada dikkat edilmesi gereken

     

    bu türlerin sadece kaside ile ortaya konulmadığı, meselâ gazel şekli ile naat. terkîb-i bend şekliyle mersiye de yazıldığıdır.). Teşbib bölümünde bahardan bahsedenlerine bahariye, rebîiyye, hazandan bahsedenlerine hazâniyye, kıştan bahsedenlerine şitâiye (kardan bahsediliyorsa berfıyye), ayrıca yazdan ve sıcaktan bahsediyorsa temmûziyye, ramazandan bahsedenleri ramazaniyye, baharın başlangıcı nevruz münasebetiyle yazılanları nevruziyye gibi belli zaman dilimlerine atfedilenleri de bulunmaktadır. Sünbüliyye gibi çiçeğe, rahşiyye gibi ata ve atın güzelliklerine atfedilen kasidelerin bulunması, padişahın tahta çıkışım kutlamak maksadıyla yazılan kasidelere cülûsiye, bir mevkiye gelen kişiye yazılanlara tebrikiyye, hamam ve hamamdaki bir güzeli tasvir edenlere hamâmiyye denmesi kasidelerin bu açıdan serbest bir biçimde adlandırıldığını göstermektedir (Dolayısıyla bu adlandırmaların terim olarak kabul edilmemesi daha yerinde olur.).

     

     

     

    b)  Rediflerine göre: Kasidelerin bazıları redif olan kelimeleri ile adlandırılmıştır. Ahmed Paşa'nın "güneş" ve ''kerem" kasideleri, Fuzulî'nin "su" kasidesi bu ad-landınna çeşidinin örneklerindendir. Aynı şekilde "hançer", "tîg", "gül" redifli ünlü kasideler de bulunmaktadır.

     

    c) Bazı kasidelerin kafiye (revi) harfine göre adlandırıldıkları görülür. Kaside r harfiyle bitiyorsa râiyye, mim harfiyle bitiyorsa mimiyye olarak adlandırılır. Tabii bu tarz adlandırılan şiirlerin beğeni görmüş ve meşhur bir şiir olması lazımdır. Bu tür adlandınna İran ve Türk edebiyatlarında da görülmekle birlikte Arap edebiyatında daha fazla rastlanır. İbnü'l-Fariz'in Türk edebiyatına da çeşitli şa-irierce çevrilen Mîmiyye ve Tâiyye kasideleri buna örnektir. Aşağıya örnek olarak aldığımız Bakî'nin kasidesi de kafiye harfi dolayısıyla "kaside-i râiyye" olarak adlandırılmıştır.

     

    Kasideler uzun şiirlerdir. Beyitler aynı revi harfini tekrar ederler ve bu şair için bir zorluk doğurur. Bazı kasidelerde bundan dolayı şairlerin aynı kelimeyi tekrarlamak durumunda kaldıkları görülür. Bu bir kusurdur (Bu konu "Kafiye" bölümünde geniş olarak ele alınacaktır.). Bu şekildeki kasidelerde tekrarlanan kafiyeler arasında belli sayıda, bazılarına göre yedi beyit kadar bir ara bulunması gözeti İm iştir. Bunda amaç aynı kafiyenin tekrarlandığını okuyucuya his-settirmemektir. Zaten kasideyi en önemli nazım biçimi olarak kabul edenlere göre bu, aynı konuda aynı ve vezin ve kafiyede uzun şiir söylemenin zorluğu dolayısıyladır.

     

    Kasidelerin matla bejlıinin bulunması zorunluğu vardır. Matla beyti olmayan kasideler, Arap edebiyatında kıt'a olarak adlandırılır.

     

    Bir kişinin övgüsüne dair olan kasideler ya o şahsın bizzat huzuaında okunur, ya da bir vasıta ile o şahsa iletilirdi. Bu kasidelerin sunulduğu padişah ve devlet adamları da kendi konumlan, sanat ve kültürle bağlantıları oranında bu şairlere caize denilen maddi mükâfatlar verirlerdi. Bu mükafatlar bazen altın, mücevher, bazen akar olabilirdi. Şairler nasıl bir gelenek içinde şiirlerini ve sanatlarını icra ediyorlarsa, kendilerine kaside sunulan kişilerin de aynı şekilde bu gelenek çerçevesinde şairleri ödüllendimıeleri gerekiyordu. Fakat bu ödüllendirme şairin sadece onları övmeleri dolayısıyla olmayıp, bu övgüde gösterdikleri sanatkâdıklarımn da bunda payı bulunurdu. Bundan dolayı bazı övgü şiirleri edebî değer bakımından yetersiz görülür ve kabul edilmezdi. Bu durum sunulan kasidelerin bir tenkit süzgecinden geçirildiğini de gösterir.

     

    Kasideler, çok çeşitli amaçlarla kaleme alınmıştır. Dolayısıyla kasidenin sadece bir devlet büyüğünün övgüsüne tahsis edilen bir şiir şekli olarak kabul edilmemesi gerekmektedir. Ayrıca yüksek makamlarda bulunan kişilerin övüldüğü şiirlerde bu şahıslara verilen özellikler ile; aslında bu şahıslarda olması gereken cömertlik, adalet gibi vasıflar onlara hatırlatılmakta, onlar bu faziletlere teşvik edilmektedirler. Kasideler zaten belli bir düzeyde yeterliği bulunan devlet görevlilerinin yükseltilmelerinde, sanatkârlık yönlerine de dikkat edildiğini gösterir. Caize aslında sanat ve sanatçıya devletin verdiği önemi gösteren bir husustur. Bu konuda, kasidelerin sunulduğu -padişahından vezirlerine kadar- o dönemin devlet adamlarının şairlik ve sanat yönlerinin bulunduğunu hatırlamalıyız. Çoğu devletin bir kademesinde hizmet veren şairler, yazmış oldukları şiirler ile diğer yeteneklerinin ve özelliklerinin yanı sıra sanatkârlık yönlerini de beğeniye sunmaktadırlar. Ayrıca geleneğe bağlı bu edebiyatta şairin bir güzeli övmesinin kalıpları nasıl belirlenmiş ise, aynı şekilde bir memduhu da nasıl övmesi gerektiği bellidir. Dolayısıyla bu kalıplaşmış övgü üslûbunu bir şairin takip etmesini, onun bir devlet büyüğüne dalkavukluk etmesi şeklinde yorumlamak çoğu zaman doğru değildir. Ayrıca bu medhiye şiirlerinde şairler kendilerini de överler. Böylece karşıdaki muhataba sadece övgüye değer kişinin kendisi olmadığı da dolaylı olarak hatırlatılır. Kaldı ki divan şairleri arasında hiçbir kimse medhinde şiir yazmamış önemli şairler de vardır. Bu hususlar, divan şiirinin kaside nazım biçimi dolayısıyla haksız bir şekilde değerlendirilmesindeki yersizliği ortaya koymaktadır.


    ilk olarak Arap edebiyatında ortaya çıkan ve daha sonra İran edebiyatına geçen kasidenin -kelimenin temel anlamlarından olan kasıt, maksat ile de ilişkilendiril-mekle birlikte özellikle- daha sonraki aldığı durum göz önünde tutularak istek ve bağış talep etme şiiri olduğu ileri sürülmüştür. Bu şeklin Arap edebiyatındaki ilk örneklerini koyan şairlerin Mühelhil b. Rebîa'den itibaren, sosyal statü bakımından toplumun ileri gelenlerinden olmaları, bu düşünceyi en azından başlangıç dönemi için doğru kılmamaktadır. Bundan dolayı kaside kelimesinin kastetmek, azmetmek, doğru bir istikamete yönelmek gibi anlamlarından hareket edenler, kaside nazım biçiminin belli bir maksatla söylenilmiş, üzerinde düşünülerek, çalışılarak ortaya konmuş şiir anlamında olduğunu söylerler.

    Bu şiirlerin belli başlangıç şekillerinin, kalıplaşmış bölümlerinin ve belli tasvir kısımlarının bulunduğu görülür. Bu da kaside fomıunun, zamanla gelenek içinde şekillenmiş olduğu düşüncesini güçlendinnektedir. İslam öncesi dönemde kasidenin (a) belli bir maksatla farklı konuları işleyen uzun şiirler ile (b) içe doğduğu gibi dile getirilen ve daha basit konulu, ilkine göre kısa şiirler olarak iki farklı kolda örneklerinin bulunduğu görülür. İlk uzun kaside örnekleri Mühelhil b. Rebîa (5. yy.) tarafından yazılan şiirlerdir. Fakat kaside şeklinin gelişmesi ve daha sonra bu konuda asırlar boyu devam ettirilen geleneğin belirlenmesi İmrüü'1-Kays ile olmuştur. Asırlar boyu Arap edebiyatının şahaser şiirlerinden sayılan İmrüül Kays'ın şiiri döneminde çok beğenilmiş olduğundan başkaca şiirler ile Kabe'ye asılmıştır.

    Arap şiirinde kasidenin uzunluğu genellikle 30-120 beyit arasındadır. Kaside genellikle üç bölümde yazılmaktaydı. Bu bölümler (a) nesib/teşbib, (b) tasvir ve (c) me-dih/fahr/hiciv'dir. Nesib/teşbib bölümü genellikle aşk ve özlem duygularının ifade edildiği, sevgili ile yaşanmış hatıraların, onun bıraktığı izlerin anılarak göz yaşı döküldüğü bölümdür. (Bu kısma bükâ: ağlama adı verilir). Arap şiiri İran ve Türk şiirlerinin aksine daha gerçekçi tasvirlerle sevgiliyi tanıtır. Medhi konu alan kasidelerde bu nesib kısmı genellikle yer alırken; kabileler arasındaki savaşlara, baskınlara yer veren, hamaset şiirlerinde, ayrıca mersiyelerde bu bölümler -konunun gereği olarak- yer almazlar. Bu bölüm Arapların çöl hayatlarını yansıtması açısından da önemlidir. Şairin sevgilisi ile paylaştığı anıların bulunduğu diyarı terk ederek çöle yaptığı yolculuk dile getirilir. Bu tasvir bölümünde (rahil) şair bineği, çevresi. çöl hayatmının özellikleri, tabiat hadiseleri, yolculuğun tehlikeleri, seyahati esnasındaki eğlence meclisleri anlatılır. Daha sonra şairin memduhunu, yani kasidesini takdim ettiği kişiyi övdüğü bölüm gelir. Tasvirlerin bulunduğu nesib kısımları kasidelerin en etkileyici bölümleri olmasına rağmen maksat bölüm olan medhiye ön plana çıkar. Bu medhiye kısmında bazen medhedilen kişinin veya kabilenin karşıtları hicvediliı-. Fahriye bölümü ile bu kısım tamamlanır.

    İslam diniyle birlikte gaza ve kahramanlık şiirleri de kaside formuyla ifade edilir olmuştur. Şehir hayatını benimsemiş şairlerin söyledikleri kasideler çöl hayatının izlerini kuvvetli bir şekilde aksettiren eski tarzdaki kasidelere göre farklı bir üslûpla yazılmıştır. Ayrıca makam mevki sahiplerinin övgüsüne ayrılan ve karşılık beklenen kasideler bu dönemde yaygınlık kazanmıştır. Meşhur şair Ebu Nüvas'ın (ö. 813 ?) şiirleriyle, mekân değişmiş, sevgili farklı bir konuma oturtulmuştur. Çöller, göçen keı-vanların geride bıraktığı izlerden ziyade, şehir hayatı ve sevgilinin yaşadığı debdebeli saraylar onun şiirinde yer alır. Çö\ bitkileri yerini saray bahçelerinde yetişen çiçeklere bırakır. Abbasiler devrinde üç büyük şair Ebu Nüvas (ö. 813), Buhtürî (ö. 897) ve Ebu Temmam (ö. 846) etkisi sürekli ve güçlü şairlerdi. Bunlardan Ebu Temmam bazı yazarlarca -ikna edici şekilde delillendirilmeden-ünlü şairimiz Nabî'ye (ö. 1712) benzetilmektedir. Aynı şekilde Mütenebbi'nin de (ö. 965) Nef'î (ö. 1635) üzerinde etkisi olduğu söylenir.

    Arap edebiyatının en meşhur kasideleri Kabe kapısına asılmış olan el-Muallakât-ı Seb 'a adıyla tanınan yedi kasidedir.

    Kaside İran edebiyatına geçtiğinde temel özelliklerini korumuştur. Saray muhitlerinde görülen kasidenin -daha önceye uzanmakla birlikte- özellikle Samaniler döneminde geliştiği ve çerçevesi belirlenerek yaygınlık kazandığı kabul edilir. İranlı hükümdarların da -Emeviler ve Abbasiler gibi- saraylarında şair bulundurmaları bu nazım biçiminin yaygınlık kazanmasında ve kasideciliğin gelişmesinde rol oynamıştır.

    İran edebiyatında ilk kaside örneklerine Samani döneminin saray şairlerinden Rûdekî'de (ö. 940-41) rastlanır. Daha sonra Gazneliler döneminde şiir üslûbu farklılaşmış, bu noktada kasidelerin de konuları çeşitlenmiştir. Sultan Mahmud'un (ö. 1030) çevresinde bir şairler muhiti oluşmuştur. Bunların başında Unsurî (ö. 1040) gelir. Onun Sultan Mahmud'un övgüsüne dair yazmış olduğu kasideleri meşhurdur. Selçuklular dönemlerinde de kasidecilik tutulan bir şiir meslekiydi. Nef'î'ye de etkisi olduğu söylenilen Enverî (ö. 1189 ?), Hakânî (ö. 1199)), Muizzî (ö.   1126)

    Önemli şairlerdendi. Harizmşahlar döneminde de Reşideddin Vatvat (ö. 1177), Zâhirüddin Faryâbî ve hallâk-ı meânî namıyla anılan Kemal-i Isfehanî (ö. 635) de Anadolu sahasında yetişen şairler üzerinde etkili olan'şahsiyetlerdir. Moğollar döneminde Sadî-i Şirazî (Ö.1292), Timurlular dönemlerinde Hocayî Kirmanî (Ö.1352), Selman-ı Savecî (ö. 1376) gibi kaside sahasında da ünlenen bir çok şair yetişmiş, Safeviler döneminde birtakım yenilikler görülmeye başlanmıştır. Moğollar istilası döneminde kasideciliğin önemi bir müddet azalmış, daha sonra Kaçarlar döneminde yeniden itibar kazanmıştır. İran şiirinin en önemli örneklerini veren Hakanî (ö. 1199), Nizamî (Ö.1214 ?) gibi şairlerde de gördüğümüz gibi şiirlerini Farsça yazan Türk asıllı şairler kasideciliğin de gelişmesinde büyük katkı sahibi olmuşlardır.

    Kaside Türk edebiyatına geçinceye kadar önemli gelişmeler ve değişiklikler göstermiştir. Fakat kasidede 14. yy.dan önce önemli isimler gönneyiz. Ahmed-i Fakih'in (ö. 1221) ve ŞeyyadHamza'nın(14.yy.) birer kasidesi bu nazım biçiminin ilk örneklerindendir. Ayrıca bir çok türe ilk olarak kendisinin şiirlerinde rastladığımız Âşık Paşa (ö. 1332) ve edebiyatın kuramsal yönü ile de ilgilenen Ahmedî'nin (ö. 1412) şiirleri arasında kasideler de vardır. Divan şiirinin estetik anlayışının daha ileri derecede yansıdığı kasideler ise 15. yy.da Şeyhi (ö. 1431?) ile başlar. Aynı dönemde Ahmed-i Dâî (ö. 142rden sonra) ve Karamanlı Nizamî (ö. 1469-73) de kaside yazan şairlerdendir. Ahmedî'nin, Şeyhî'nin ve Atayî'nin kasidelerini 16. yy. tez-kirecilerinin beğenmediğini görülür. Bundan dolayı da Ahmed Paşa (ö. 1496-97) bizde ilk kaside şairi olarak takdim edilir. Aralarında "güneş", "misk" ve "kerem" redifli ünlü kasidelerin de bulunduğu 40 kadar kaside yazmıştır. Başlarda örnek alınan İran şairlerinin izinden giden Türk şairleri erken dönemlerde Ahmed Paşa'da da gördüğümüz gibi başarılı kasideler yazmışlardır. Fatih Sultan Mehmed'in (ö. 1481) şehzadesi Cem Sultan'ın (ö. 1495) ağabeyi Sultan Bayezid'e (Ö.1512)) alfe-dilme ümidiyle göndenniş olduğu "kerem" redifli kasidesi bu dönemin tarihe ışık tutan edebiyat metinlerindendir.

    16. yy.da.İran örneklerini aşma bir amaç halini alır. Gazelde olduğu gibi kaside de orijinal, etkileyici ve değerli pek çok şiir yazılan bu dönemde kaside yazıcılığına önem verilmesini devletin o dönemdeki görkemiyle ilişkilendirmek gerekir. Bakî'nin (ö. 1600) cihan devletinin etkileyici güzellikteki diliyle yazmış olduğu, Fuzulî'nin (ö. 1556) kendisine has üslubuyla kaleme aldığı kasideleri zamanları aşan kalıcı eserlerdir. Bakî'nin kasideleri özellikle bahar tasvirleri ile divan şiiri özelliiclerine uygun olarak tabiatı canlandırmıştır. Kasidelerinin bütün halindeki güzelliğine rağmen, medhiye kısımları o kadar parlak değildir. Araş-tırmacılarca Bakî ile karşılaştırılan, hatta bazen ondan üstün tutulan Hayalî (ö. 1556-57), rind meşreb bir şair olarak kasidelerinde gazelleri kadar başarılı değildir. Nev'î'nin (Ö.1599) kasideleri sayıca fazla ise de, titizlik ve gereğince işleme pek gözükmez. Bağdadh Ruhî'nin (ö. 1605/6) tenkitçi üslûbu kasidelerinde de göze çarpar. Fuzulî (ö. 1556) çeşitli kademelerden pek çok devlet adamına kasideler sunmuştur. Bunlar arasında naatleri ile Kanuni Sultan Süleyman'a (ö. 1566 ) sunduğu "gül" redifli kasidesi ünlüdür.

    17.yy.da Nefi (ö. 1635) ile İran kaside yazıcılığının geride bırakıldığı kabul edilmeye başlanır Onun kasideleri sonraki şairler için bir nevi model olmuştur. Ziya Paşa (ö. 1880) onun hakkında;

    Ettikçe kasideye serâgâz Tâ ahire dek olur yek-âvâz

    demektedir. Nedim de (ö. 1730): "Nef î vadi-i kasâidde suhan perdâzdır" sözüyle onu nitelemektedir. Nef î kasidelerinde kendisini övmeyi o denli sever ki Peygamberimizin övgüsüne dair yazmış olduğu "'sözüm" redifli kasidesinde daha çok kendisini övmüştür. Nef'î'nin Arap şairlerinden Mütenebbî'nin etkisi altında olduğu ileri sürülmüştür. Âli (1600), Şerif Sabri (1645), Nailî (ö. 1666) dönemin kaside yazan şairler arasındadır.

    18. yy. da; Yahya Nazîm (ö. 1726-27) divanının büyük kısmı kaside nazım biçimiyle yazılan naatlerden meydana gelmiştir. Nedîm her ne kadar gazelleri ve şarkılarıyla meşhur ise de 3. Ahmed (ö. 1736) ve sadrazamlara sunduğu kasideleri ile payitaht şairi olarak gözükmektedir. Şeyh Gâlib (ö. 1799) yazmış olduğu otuza yakın kasidenin arasında Mevlevi büyükleri ile Sultan 3. Selim (ö. 1808) ve Beyhan Sultan (Ö.1824) için yazm\ş oldukları dikkat çekicidir.

    19. yy.da İzzet Molla (ö. 1829), Enderunlu Vasıf (ö. 1824) gibi şairler pek çok kaside yazmış olsalar da artık divan şiirine yöneltilen eleştirilerden en fazla pay alan kaside divan şiiriyle aynı kaderi paylaşmıştır.

    Kaside, Divan edebiyatının genel çizgisinde Nedim'e kadar, köklü bir değişikliğe uğramadan devam etmiştir. Nedim'den itibaren kasidelerin özellikle nesib kısımları şairin kendisini rahat bir şekilde ifade etme zemini olmuştur. Bunun neticesinde de karşılıklı konuşma üslubuyla kasideye hareketlilik kazandırılmıştır. Tan-zimattan sonraki Türk edebiyatında kaside gerek iç düzeni ve kompozisyonu gerekse muhteva bakımından değişikliğe uğramıştır. Kasidelerin kompozisyonu bırakılarak sadece nazım birimi ve kafiye düzeni korunmuştur. Bu dönemdeki kasidelerde sözün doğrudan konuya getirildiği ve övgüde daha gerçekçi bir zemine yaslanıldığı, adem-yokluk, hürriyet gibi soyut kavramların övgüsüne dair kasideler yazıldığı görülmektedir. Namık Kemal'in "Hürriyet kasidesi" adıyla tanınan kasidesi buna bir örnektir.

    14. yy. sonlarına kadar yazılan kasideler üzerinde yapılan bir araştımıaya göre bu kasidelerin % 72'si (18 adedi) tevhid ve naat türünde, % 28'i (8 adedi) medhiye ve diğer konulardadır. 15. yy. 'da yazılan kasidelerin % 16.7'si (40 adedi) tevhid ve münacaat ve naat, % 78.6'sı (188 adedi) medhiye ve % 4.6'sı (11 adedi) başka konularda yazılmıştır. 16. yy.'da ise % 75'i medhiye, % 11.42'si tevhid, münacaat ve naat, %1.24'ü fahriye, % 0.67'si mersiye, %12.iri nasihat, tasavvuf ve şikayet gibi konulardadır, n.yy'daise % 78.68'i medhiye, % 12.61'i tevhid, münacaat ve naat, % 0.39'u mersiye, % 0.52'si fahriye, %] .44'ü diğer konulardadır. (Y. Aydemir).

     


     

    ÖRNEKLER

     

    Örnek: 1

     

    Ahmed Paşa'nın aşağıdaki kasidesinin üzerinde bölümleri gösterilmiştir.

     

     

     

    GÜNEŞ KASİDESİ

     

    Nesîb - Teşbîb

     

    Taht urup tâk-ı felekte hüsrev-i hâver güneş

     

    Geydi nârencî kaba urundu nûr efser güneş

     

     

     

    1. Mesned-i sultân-ı subh oldu serîr-i âsumân

     

    Saçtı pîrûze tabaklardan zer ü gevher güneş

     

     

     

    i.      Kufl açıp dürc-i zebercedden cevahir döktü kim

     

    Hâk küncin eyleye gencîne-i cevher güneş

     

     

     

    Örnek: I

     

    Doğu hükümdarı olan güneş, felek kemerinde taht kurarak turuncu bir kaftan giydi ve nurdan bir

     

    taç takındı.

     

    Gökyüzü tahtı sabah sultanının makamı oldu. Güneş firuze tabaklardan altın ve mücevherler saçtı.

     

    Güneş toprak bucağını mücevher hazinesine çevirmek için zebercet (zümrüdü andıran kıymetli

     

    taş) hokkanın kilidini açıp iksirler döktü.

     

     

     

    4.       Kulzüm-i Hindin batırmağa gümüş zevraklarm

     

    Bâdbân-ı nûr ila donattı fülk-i zer güneş

     

     

     

    5.       Dâne-i encüm derip meh hırmeninde her seher

     

    Bâl açıp cevlân eder tâvûs-ı zerrîn-per güneş

     

     

     

    6.       Gûyiyâ Nûşirevân-ı subhdur kim adi için

     

    Lâciverdi kubbeye zencîr-i zer asar güneş

     

     

     

    7.       Yâ felek mısrında sultân oldu bir

     

    Yûsuf-cemâl Yâ Zelîhadır tutar nârenc-i zer-peyker güneş

     

     

     

    8.       Yâ cemâline cihanın nûr u fer vermek için

     

    Rûz rühsânnda açtı anberîn mi'cer güneş

     

     

     

    9.       Hak budur kim şâh dîvânın temâşâ kılmağa

     

    Düzdü tâk-ı zer-nigâra la'İden manzar güneş

     

     

     

    10.     Kendinin hüsn ü cemâlin fikr ederken germ olup

     

    Cân diliyle eyledi bu matlaı ezber güneş

     

     

     

    Tecdîd-i Matla

     

    11.     Subh-dem cevlân edip tâvûs-ı zerrîn-per güneş

     

    Bûstânman sipihrin verdi zîb ü fer güneş

     

     

     

    12.     Zînet-i bâğ-i İrem tutmağ için gülzâr-ı subh

     

    Eyledi gök sebze-zârın pür-gül-i ahmer güneş

     

     

     

    4.     Güneş Hint okyanusunun (gece karanlığında parlayan) gümtiş kayıklarını (yıldızları) batırmak için altın bir gemiyi (güneşi) nur yelkeniyle donattı.

     

     

     

    5.     Altın kanatlı bir tavusa benzeyen güneş, her seher vakti kanat açıp yıldız tanelerini toplayarak ay harmanında dolaşır.

     

     

     

    6.     Güneş sanki adalet için lacivert renkli gök kubbeye altın bir zincir asan sabah vakti (adaleti ile ünlü) Nuşirevan'ıdır (Nuşirevan, sarayının kubbesine bir çan astırmış, ucuna taktığı zinciri de sarayının dışına uzatmıştı. Ülkesinde zulme uğrayanlar bu zinciri çalarlar, Nuşirevan'ı durumdan haberdar ederlerdi.)

     

     

     

    7.     Güneş ya felek Mısır'ında sultan olan Yusuf yüzlü bir güzeldir, yahut da elinde allın bir turunç (gibi güneşi) tutan Züleyha'dır.

     

     

     

    8.     Yahut da güneş cihanın yüzüne nur vermek için gündüzün yüzünden amber renkli örtüyü açtı.

     

     

     

    9.     Doğrusu şu ki, güneş sultan divanının seyretmek için altın işlemeli kemere lâlden bir pencere açmıştır.

     

     

     

    10.   Güneş kendisinin güzelliğini düşünürken hararetlenip can diliyle şu matlaı ezberledi:

     

     

     

    11.   Altın kanatlı bir tavusa benzeyen güneş, sabah vakti gezinerek gökyüzünün bahçesini süsleyip gü-zelleştirdi.

     

     

     

    12.   Sabahın gül bahçesi İrem bağı gibi bezensin diye güneş, gök çimenliğini kırmızı güllerle donattı.

     

     

     

    13.     Küze-i yâkût ile pîrûze-gûn dolâbdan

     

    Çarh-ı mînâ-rengi sîmâb etti ser-tâ-ser güneş

     

     

     

    14.     Bezm-i ayşin Zührenin genu etmeğe sâkî-sıfat

     

    Ab-gûn akdâh içinde gezdirir âzer güneş

     

     

     

    15.     Geh hamâm-ı mâh-ı tâbâna takar sîmîn cenah

     

    Geh düzer sîmurg-ı çarha âteşîn şeh-per güneş

     

     

     

    16.     Ayda bir kez kâsesin anberle mâhm doldurur

     

    Tâ ki şeh bezminde bir dem gezdire micmer güneş

     

     

     

    Girizgâh

     

    17.     Zıll-ı Hak Sultan Muhammed Hân ki olmuştur onun

     

    Eşiği toprağının her zerresi enver güneş

     

     

     

    Tecdîd-i matla ve Medhiyye

     

     

     

    18.    Nite kim her dânenin zımnında muzmerdir güneş

     

    Zerre-i hâk-ı derinde şöyledir muzmer güneş

     

     

     

    19.     Pâdişâh-ı heft iklîm-i saadettir k'anın Hâk-i payı cevherin edindi tâc-ı zer güneş

     

    20.     Bir şehenşâh-ı kader-kadr u kazâ-râdır k'olur Bâmma hindü Zuhal der-gâhma çâker güneş

     

    21.    Nûr-ı çeşm-i âlem ü çeşm ii çerâğ-ı kâinat Sensin ey şeh kim yüzün nurundan umar fer güneş

     

    50   Güneş yakut çömleği ile firuze renkli su dolabından cam renkli çaıhı baştan başa cıva gibi parlattı (cihan güneşin doğmasıyla pırıl pırıl hal aldı).

     

    14.   Güneş (müzik ve eğlence sembolü gezegen olan) ZUhre'nin işret meclisini coşturmak için saki gibi şeffaf kadehler içinde ateş (yani şarap) gezdirir.

     

    15.   Güneş bazen parlak ay güvercinine gümüşten kanat takar (ay parlaklığını güneşten alır) , bazen de felek ankasma ateşten kanat yapar.

     

    16.   Güneş şahın meclisinde bir süre buhurdanlık gezdirmesi için ayda bir kez ayın kâsesini amberle doldurur.

     

    17.   Allah'ın (yeryüzüne aks eden) gölgesi Sultan Mehmed'in eşiği toprağının her zerresi parlak bir güneş olmuştur.

     

    18.   Nasıl her tohumun içinde bir ağaç gizliyse, onun kapısının toprağının her zerresinde de aynı şekilde bir güneş gizlidir.

     

    19.   O yedi mutluluk ülkesinin padişahıdır. Bu yüzden güneş onun ayağı toprağının cevherini baş tacı edindi.

     

    20.   O, kader kudretli ve hükmü kaza gibi geçerli olan öyle bir şahlar şahıdır ki, Zühal onun sarayı damında bir Hintli (bekçi), güneş ise kapısında bir hizmetçidir.

     

    21.   -'en âlemin gözünün nuru, kâinatın gözü ve ışığı olan öyle bir padişahsın ki, güneş bile senin yüzünün nurundan ışık umar.

     

    34

     

    M. A. YEKTA SARAÇ

     

    22.     Sensin o kim âsumân iklimine sultân iken Gerd-i haylinden urunur anberîn efser güneş

     

    23.     Sensin ol kim hirat-i fermân-ı hükmün giymeden Olmadı zer tîg ile sultân-ı bahr u her güneş

     

    24.     Sensin ol kim şeh-nişîn-i bezm-gâhında müdâm Yâ Süleyman tahtıdır yâ câm-ı İskender güneş

     

    25.     Sâkî-i bezmin ele câm aldığınca der hired Yâ güneş sâgardadır yâ gezdirir sâgar güneş

     

    26.     Ey ki bâb-ı rif atinde halka-i sîmîn hilâl

     

    Vey ki devr-i kubbe-i izzinde zer çenber güneş

     

    27.     Kadrin ordusunda gök bir sâye-bândır güneş kim ona Ser-imâd-ı sîmdir mâh u tınâb-ı zer güneş

     

    28.     Ey kim mihrindcn zemîn ü âsumân germ olmağa Şeb sipend olmuştur encüm fülfül ü âzer güneş

     

    29.     Ahd-i adlinde yumarlar cümle yıldızlar gözün Girdiğince çeşme-i kâfura bî-mîzer güneş

     

    30.     Vermese lutfun eli rahm-i felekte perveriş Mâder-i eyyamdan doğmazdı tâ mahşer güneş

     

    3 1.   Nâgehân erse sipihre nâr-ı kahrın zerresi Âsumân dûd-ı siyah olurdu hâkister güneş

     

    22   Sen öyle birisin ki güneş gökyüzü ülkesine sultan olduğu halde senin süvarilerinin kaldırdığı tozdan amber rengi taç takınır.

     

    23.   Sen öyle birisin ki, güneş senin hükmünün buyruğu hilatini giymeden altın kılıcıyla kara ve denizlerin sultanı olmadı.

     

    24.   Sen öyle birisin ki, meclisinin padişahlara lâyık oturma yerinde güneş ya Süleyman tahtıdır yahut da İskender'in kadehidir.

     

    2,').  Senin işret meclisinin sakisi eline her kadeh aldığında (bunu gören) akıl: Ya güneş kadehtedir, yahut da güneş kadeh gezdirmededir, der.

     

    26.   Ey yüceliğinin kapısında hilal gümüşten bir halka ve izzetinin kubbesinin çevresinde güneş altın bir çember olan (padişah) !

     

    27.   Senin şeref ve itibarının ordugâhında gökyüzü, direğinin gümüş başlığı ay ve sırmalı gergi ipleri de güneş olan bir çadırdır.

     

    28.   Ey yer ve gökler sevginle yanıp tutuşsun diye gecenin üzeriik tohumu, yıldızların karabiber ve güneşin de ateş olduğu (padişah)!

     

    29.   Senin adaletli devrinde güneş, peştemalsiz olarak kâfur gibi suya girdiğinde bütün yıldızlar gözlerini yumariar.

     

    30.   Senin lutfunun eli feleğin rahminde büyütmeseydi, güneş ta kıyamete kadar günler anasından doğmazdı.

     

    31.   Senin kahrının ateşinin zerresi ansızın göğe erişse gökyüzü siyah duman, gtineş ise kül olurdu.

     

    İKLÂSİK EDEBİYAT BİLGİSİ   BİÇİM - ÖLÇÜ - KAFİYE

     

    35

     

    32.     Şöyle korkutmuş yüreğin hançerin tîzâbı kim Kanda bir su görse berg-i bîd-veş titrer güneş

     

    33.     Mihrinin bâzânna bir vech ile germ oldu kim Kapıdan yüz kez kovarsan bacadan düşer güneş

     

    34.     Geh ser-i nîzenle bozulur sevâd-ı rûy-ı mâh Geh gubâr-ı sümm-i esbinden olur ağber güneş

     

    35.     Güyiyâ na'l-i semendindir hilâl-i îd-i feth Mîh-ı ahterdir zafer burcunda ne ahter güneş

     

    36.     Ömr-i hasmına şebîhün etmek için her gece Gök giyer şâmî zırıh mehten düzer miğfer güneş

     

    37.     Düşmenin kanın döküp tîg-ı zer-end(îdun siler K'atlas-ı gerdûnun eyler dâınenin ahmer güneş

     

    38.     İsmetin devrânıdır isminde te'nîs olmağın Seyre çıktıkça bürünür nurdan çâder güneş

     

    39.     Kankı ikiîme ki pertev salsa adlin sayesi

     

    Ol diyar içre görünür zerreden kem-ter güneş

     

    40.     Cevher eyler çün kara toprağı lutfun tâbişi Gam değil etmezse ayruk sengden gevher güneş

     

    41.    Mâlı-ı râyât-ı celâlinden hacîldir âsumân Sâye-i şebde hayadan gizlenir ekser güneş

     

    32    Senin hançerinin kezzabı (hançerin çeliğinin sertleşmesi için daldırıldığı kezzaplı su) güneşin yüreğini öylesine korkutmuş ki, nerede bir su görse söğüt yaprağı gibi titrer.

     

    33.   Güneş sevgini kazanmak için öylesine kızıştı ki kapıdan yüz kere kovsan bacadan girer.

     

    34.   Bazen ay yüzündeki karalık senin mızrağının ucu (pariaklığı) ile bozulur, bazen de güneş atının toynağının tozlarıyla toz duman içinde kalır.

     

    35.   Senin atının nalı sanki fetih bayramının hilâli; o nalın çivisi ise zafer burcundaki yıldızdır...(Hayır) yıldız değil, güneştir.

     

    36.   Gökyüzü senin düşmanının ömrüne gece baskını yapmak için her gece Şam işi zırhını giyer, güneş de aydan miğfer takar.

     

    37.   Güneş düşmanının kanını döküp altın işlemeli kılıcım siliyor olmalı, zira aüas feleğinin eteğini kıpkırmızı etmiştir.

     

    38.   Senin devrin ismet devri olduğundan güneş, isminde -dilbilgisi açısından- dişilik bulunması sebebiyle dolaşmaya çıktığı zamanlarda nurdan bir örtüye bürünür.

     

    39.   Senin adalet güneşinin gölgesi hangi ülkeye ışık saçsa o diyarda güneş zerreden bile daha küçük görünür.

     

    40.   Güneş artık taştan mücevher yapmazsa gam değil. Çünkü senin lUtfunun parlaklığı kara toprağı cevher eder

     

    41.   Gökyüzü senin celâl sancaklarının hilalinden ulanç içnde olduğunda; güneş çok zaman hayadan

     

    36

     

    42.     Husrev-i rûy-ı zemîn dersem ne fahr olsun sana K'âsumân-ı kasr-ı kadrinde'oldu hâk-i der güneş

     

    43.     Kanda benzer kasrına bir âfitâbıyla felek K'anda her bir câm oluptur bir ziyâ-güster güneş

     

    44.     Hergiz olmayaydı jenginden küsüfun rû-siyâh Ger sığınsa sayene âyîne-i hâver güneş

     

    45.     Âlıtâb-ı rayına olmaz mukabil nice kim Arz ede tabi u alemle nurdan leşker güneş

     

    46.     Tîg-ı âteş-bâr-ı rûşen-rûy-ı dîn-ârâymm Kabzasına mâh ahter yüzüne zîver güneş

     

    47.     Ger Sikender istese envâr-ı rayından meded Râh-ı zulmette olurdu haylına rehber güneş

     

    48.     Şehriyârâ adını minberde yâd etse hatîb

     

    Nûr ile mescid dolar fi'1-hâl olur minber güneş

     

    49.     Bahr-i cûdundan felek fülkün cevahir doldurup Düzetir şekl-i lıiiâiîden gümüş lenger güneş

     

    50.     Şâh bezminde amel olmağa bu kavl-i garîb Ediniptir Zöhre-i zehrâyı hınyâ-ger güneş

     

    42   Sana yeryüzü hükümdarı dersem bu senin için övgü olmaz. Çünkü güneş senin yüceliğinin sarayının göğündeki kapı toprağı gibi oldu.

     

    43.   Senin sarayındaki her bir cam, ışık saçan bir güneş olmuşken felek bir tek güneşiyle ona nasıl benzeyebilir.

     

    44.   Doğunun aynası olan güneş senin gölgene sığmsaydı, asla küsuf pasından (tutulmadan oluşan karanlıktan) dolayı yüzü kara olmazdı.

     

    45.   Güneş davul ve alemle ne kadar nurdan askerier gönderirse göndersin senin görüşünün güneşiyle boy ölçüşemez.

     

    46.   Senin dini süsleyen o ateş saçıçı ve parlak yüzlü kılıcının kabzasına ay  yıldız, yüzüne de güneş süs olmuştur.

     

    47.   Eğer İskender senin tikir ve görüşlerinin ışıklarından yardım isteseydi güneş karanlıklar yolunda onun askerlerine yol gösterici olurdu.

     

    48.   Ey padişah! Hatip minberde senin adını andığında cami bir anda nur ile dolar, minber güneş gibi olur.

     

    49.   Güneş senin cömerliğinin denizinden felek gemisini mücevherlerie doldurup hilâl şeklinden de gümüş lenger yapar.

     

    50.   Güneş şu gazelin sözleri padişahın meclisinde okunsun diye parlak Zühre'yi şarkıcı olarak tutmuştur.

     

    Tegazzül

     

    51.     Ey arûs-ı hüsnüne âyîne meh zîver güneş Görünür aks-i cemâlinden cihan yekser güneş

     

    52.     San ki magribdir saçın k'anda gurûb eyler kamer San ki matla'dır yakan k'anda tulü eyler güneş

     

    53.     Tûtî-i ser-sebzdir k'âyînede per gösterir Hatt-ı ruhsârın kim olmuştur ona der-ber güneş

     

    54.     Bir gice düşümde sen mâhı der-âgûş eyledim Gördüm olmuş nurdan bâlin kamer bister güneş

     

    55.     Kim ki nezzâre kıla hurşîde haddin var iken Nazırın çeşmine hışmından sokar hançer güneş

     

    56.     Öykünelden yüzüne hergiz bakılmaz yüzüne Bî-hayâdır k'oldu bu vech ile müstahkar güneş

     

    57.     Okudum hattın lebinde kim gubâr-ı müşg ile Çeşme-i cân üzre yazmış sûre-i Kevser güneş

     

    58.     Ralcs vurur hengâme-i ışkında bir cânbâzdır Kim olur zerrin resenle asılıp çenber güneş

     

    59.     Bahr-i gamda görmedi mihrinden akan göz yaşın Pes neden dermiş Atâyî k'oldu dür-perver güneş

     

    60.     Görücek yüzünde zülfün rîsmânın sanırım

     

    Nûr ile yazmağa Şeh medhin çeker mıstar güneş

     

    51.   Ey güzelliğinin gelinine ayın ayna, güneşin de süs olduğu güzel! Senin güzel yüzünün aksinden cihan baştan başa güneş gibi parlak görünür.

     

    52.   Saçın ayın battığı magrib, yakan ise güneşin doğduğu matla (doğuş yeri) gibidir.

     

    53.   Yanında güneş gibi yanağının bulunduğu haltın, aynada kanat gösteren yeşil başlı papağan gibidir.

     

    54.   Bir gece rüyamda sen ay yüzlü sevgiliyi kucakladığımda kamerin nurdan bir yastık, güneşin de döşek olduğunu gördüm.

     

    55.   Yanağın dururken güneşe kim bakarsa güneş bakan kişinin gözüne öfkesinden dolayı hançer sokar.

     

    56.   Güneş senin yüzüne özendiğinden beri onun yüzüne asla bakılmaz oldu. Hayasızdır, bu yüzden hor görülür oldu.

     

    57.   Güneşin misk tozuyla can çeşmesi üzerine yazdığı Kevser suresi gibi olan hattını dudağında okudum.

     

    58.   Güneş senin aşıklarının kalabalığında raks eden, altın bir iple asılıp çember olan bir cambazdır.

     

    59.   (2. Bayezid devri şairierinden) Atayî senin aşkından dolayı gam denizinde akan (inci gibi) gözyaşlarını görmemiş; yoksa (yazmış olduğu şiirde): Güneş dür-perver oldu (güneş inci oluşmasını sağladı) der miydi?

     

    60.   Yüzünde.saçının iplerini gördüğümde güneşin, padişah methini nur ile yazmak için mıstar çektiğini sanırım (Mıstar çekmek, eskiden kağıdın üzerine yazının düzgün bir çizgide yazılabilmesi için ip aracılığı ile satır çizgisi izi oluşturmaktır.).

     

     

     

    Fahriyye

     

    61.     Husrevâ medh-i zamîrin filer ederdim dün gece Tâli' oldu maşrık-ı endîşeden enver güneş

     

    62.     Ebr-i gam var yoksa medhinde redîf etmek değil Pertev-i zihnimde olurdu yedi kişver güneş

     

    63.    Nûr-ı mihrinden suvarıp şahını eş'ânmın Gülşenimde ahter olurdu şüküfe ber güneş

     

    Tâc beyit

     

    64.     Bir nazar kıl Ahmed'e ey nür-ı çeşm-i kâinat K'âb-ı lutfundan oluptur ebr gibi ter güneş

     

    Dııâ

     

    65.     Tâ zümüiTüd sebze-zânnda sipihrin her seher Sâgar-ı pîrûzeye döker mey-i asfar güneş

     

    66.     Tâ yaza nûrîn kalemle çın seher nakkâş-ı sun' Şemse-i zerrîn-i tâk-ı günbed-i ahzar güneş

     

    67.     Tâ Süreyya ıkdm eyler gûşvâr-ı gûş-ı mâh Tâ benâtü'ş-na'şa örter nurdan çâder güneş

     

    68.     Çarh dürcünde konulan her muradın gevherin

     

    Her gün etsin iıarc edip kapında hâk-i deı-güneş

     

    69.     Yazsın âsâr-ı süm-i esbin gubârî hatt ile Mâha tâ hayt-ı şuâ' ile çeker mıstar güneş

     

    61.   Ey padişah! Dün gece senin vasıllarının methini düşünürken, düşüncelerin doğuş yerinden son derece parlak bir güneş ortaya çıktı.

     

    62.   Gam bulutu olmasaydı senin methinde güneş'i redif etmekle kalmazdım, yedi iklim de zihnimin aydınlığından güneş (gibi apaydın) olurdu.

     

    63.   (Eğer o padişah) şiirlerimini fidanını mihrinin nuruyla sulasa gül bahçemdcki her çiçek birer yıldız, meyve de birer güneş halini alırdı.

     

    64.   Ey kâinatın gözünün nuru! Ahmed'e bir bak. Zira senin lütfunun suyundan güneş dahi bulut gibi nemlidir.

     

    65-68. Güneş her seher gökyüzünün zümrüt çimenliğinde firuze kadehe sarı şarap döktükçe, Çin nakkaşı (süsleme ustası) gibi her sabah nurdan kalemiyle yeşil kümbetin kemerine altın (güneşi andıran süsleme şekilleri olan) şemse çizdikçe Süreyya yıldız dizesini ayın kulağına küpe eyleyip (yine yıldız kümelerinden birisini adı olan) Na'ş kızlan'na nurdan örtü örttükçe; çarh çekmecesine konulan her dilek cevherini döne döne kapına toprak etsin.

     

    69. Güneş ışık iplikleriyle ay üzerine mıstar çektikçe senin atının toynağı (çok zor okunacak kadar kü-çük yazılan bir yazı çeşidi olan) gubarî hat ile eserler yazsın.

     

    70.    Ömr-i hasmın defterin tümâr-veş dürsün felek

     

    Nice k'eczâsından eyyamın düzer defter güneş (Ahmed Paşa)

     

     

     

    Örnek: 2

     

    Bakî tarafından Ali Paşa'nın övgüsüne dair yazılmış olan aşağıdaki kasidenin bölümleri, şiirin üzerinde gösterilmiştir.

     

    Kasîde-i Bahûriyye- Kasîde-i Râiyye Nesîh-Teşbîb

     

    1.       Rüh-bahş oldu Mesîhâ-sıfat enfâs-ı bahar Açdılar dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr

     

    2.       Taze cân buldu cihan erdi nebatata hayât. Ellerinde harekât eyleseler serv ü çenâr

     

    3.       Döşedi yine çemen nat'-ı zümürrüd-fâmm Sîm-i hâm olmış iken ferş-i harîm-i gül-zâr

     

    4.       Yine ferrâş-ı sabâ sahn-ı ribât-ı çemene Geldi bir kafile kondurdu yüki cümle bahar

     

    5.       Leşker-i ebr çemen mülküne akm saldı TuiTna yağmada yine niteki yağı Tâtâr

     

    6.       Farkına bir nice per takınır altın telli

     

    Hayl-i ezhâra meğer zanbak oluptur ser-dâr

     

    7.       Dikti leşger-geh-i ezhâra sanavber tûgun Haymeler kurdu yine sahn-ı çemende eşcâr

     

    70.   Güneş nasıl günlerin cüzlerinden defter tertip ederse, felek de senin düşmanlarının ömrü defterini öylece tomar gibi dürsün. |Bazı değişikliklerie. A. A. Şentürk, Osmanlı Şiiri Antolojisi, s. 56|

     

    Örnek: 2

     

    1.     Baharın nefesleri yine İsa Peygamber gibi can bağışlayıcı oldu, çiçekler yokluk uykusundan gözleri açtılar.

     

    2.     Cihan taze can buldu, bitkilere hayat geldi. Servi ve çınar ağaçlarının hareket etmeleri ellerindedir.

     

    3.     Gülbahçesinin iç yaygısı ham gümüş olmuşken çimenlik yine zümrüt renkli örtüsünü döşedi.

     

    4.     Sabâ kahyası geldi ve bahçe kervansarayının içine yine yükü bütünüyle hoş kokulu otlar olan bir kervan kondurdu.

     

    5.     Bulut askeri çayır ülkesine akın etti; merhametsi z'fatari ar gibi dumıadan yağma halindedirler.

     

    6.     Zambak tepesine bir çok altın telli kanat takınmaktadır; herhalde çiçek ordusuna baş kumandan olmuştur.

     

    7.     Fıstık çamı çiçeklerin ordugâhına tuğunu dikti; ağaçlar yine çayırlıkta çadırlar kurdular.

     

    8.       Döşedi mihr-i felek yolları dîbâlar ile Etti teşrif çemen mülkünü sultân-ı bahar

     

    9.       Subh-dem velvele-i nevbet-i şâhî mi değil Savt-ı murgân-ı hoş-elhân u sadâ-yı kûh-sâr

     

    10.    Çemen etfâlinin uykuların uçurdu yine Subh-dem gulgule-i fâhte gül-bâng-i hezâr

     

    11.     Dâye-i ebr yine goncaların şeb-nemden Başına akçe dizer niteki etfâl-i sıgâr

     

    12.     MevsiiTi-i rezm değildir dem-i bezm erdi diyü Sûsenin hançerini tuttu ser-â-pâ jengâr

     

    13.     Semenin sîne-i sîmînin açıp bâd-ı seher Çözdü gülşende gülün düğmelerin nâhun-ı bâr

     

    14.     Pîrehen berg-i semen gûy-ı girîbân şeb-nem Gülsitân oldu bu gün bir sanem-i lâle-izâr

     

    15.     Zîb ü fer virmek içün rûy-ı arûs-ı çemene Yâsemen şâne sabâ mâşıta âb âyine-dâr

     

    16.     Dür ü yâkût ile bir nahi-i murassa sandım Ergavân üzre dökülıtıüş katerât-ı emtâr

     

    17.    Şîşe-i çarhta gör bunca murassa' nahli Nice ârâste kılmış yine sun'-ı Cebbar

     

    8.     Göğün güneşi yerleri ipeklerle döşedi; bahar sultanı çimen ülkesini şereflendirdi.

     

    9.     Dağların yankısı, güzel sesli kuşların sesleri, padişah için çalınan ncvbctin gürültülü sesi değil mi?

     

    10.   Sabahleyin üveyk kuşunun feryadı ve bülbüllerin bir ağızdan çıkardıkları sesler yine çemen çocuklarının (çiçeklerinin) uykularını uçurdu (uykularını kaçırdı).

     

    11.   Bulut dadısı (küçük çocuklara yapıldığı gibi) yine goncaların basma çiy tanelerinden gümüş paralar dizer.

     

    12.   Savaş zamanı değil artık, bir araya gelip yemek içmek ve eğlenmek zamanıdır, diye susam çiçeğinin hançere benzeyen yapraklarını uçtan dibe pas kapladı.

     

    13.   Seher yeli yaseminin gümüş gerdanını açtı; dikenin tırnakları gül bahçesinde gülün düğmelerini çözdü.

     

    14.   Yasemin gömlek, şebnem yaka düğmesi; gül bahçesi bu gün hale yanaklı bir güzel oldu.

     

    15.   Çimenlik gelinin yüzünü bezemek için yasemin tarak, bahar yeli gelin süsleyen kadın, su da aynadır.

     

    16.   Erguvan çiçeklerinin üstündeki yağmur damlalarını görünce inci ve yakutla bezenmiş nakil sandım. (Nahıl veya nakil, düğünlerde balmumundan yahut gümüşten yapılarak gelinin önünde götürülen çiçeklerie ve kıymetli taşlarla süslü ağaca denilirdi.)

     

    17.   Feleğin şişesinin içindeki bunca süslü nakıla bak da Yüce Tann'nın sanatının nasıl bezediğini gör.

     

    18.     Berg-i ezhârı hevâ şöyle çıkardı feleğe Pür-kevâkib görünür günbed-i çarh-ı devvâr

     

    19.     Dem-i Isâ dirilir bûy-ı bahûr-ı Meryem Açtı zanbak Yed-i Beyzâyı kef-i Müsâ-vâr

     

    20.    Zanbakın goncasıdır bâga gümüş bâzü-bend Za'ferân ile yazılmış ona hatt-ı tümâr

     

    21.     Câm-ı zeiTÎni tolu bâde-i gül-reng etmiş

     

    . Gül-i ra'nâ seherîkılmağiçin def-i humar

     

    22.     Dehen-i gonca-i ter dürlü letâ'if söyler Gülüp açılsa aceb mi gül-i rengîn-ruhsâr

     

    23.     Güher-i fursatı aldırma sakın devr-i felek Sîm ü zerle gözünü boyamasın nergis-vâr

     

    24.     Câm-i mey katreleri sübha-i mercan olsun Geliniz zerk u riyadan edelim istiğfar

     

    25.     Lâle sahrayı bu gün kân-ı Bedahşân etti Jale gül-zâre nisâr eyledi dürr-i şeh-vâr

     

    Girizgâh

     

    26.     Dâmenin dün- ü cevahirle pür etti gül-i ter Ki ede hâk-i der-i Hazret-i Pâşâya nisâr

     

    18.   Çiçek yaprakçılarını rüzgar öylesine semaya çıkardı ki, göğün dönen kubbesi yıldızlarla dolmuş görünür.

     

    19.   Meryem ana eli çiçeğinin kokusu Hz. İsa'nın nefesinin yerini almıştır; zanbak Hz. Musa'nın el ayasının yed-i beyza olması gibi açtı. (Yed-i beyzâ, Musa peygamberin mucizelerinden olup, pırıl pırıl parlayan ışık saçan el demektir.)

     

    20.   Zanbağm goncası bağın gümüşten kol muskasıdır. Tomarının yazısı safran ile yazılmıştır. (Zanbağın beyaz çiçeği gümüşe, içindeki sarı tomurcuklarda safranla yazılmış yazıya benzetilmiştir.)

     

    21.   Gül-i ra'nâ seher vaktinde akşamdan kalmanın verdiği baş ağrısını gidermek için altın kadehi gül renkli kınnızı şarap ile doldurmuş. (Gül-i ra'nâ, sarı kırmızı renkli güle denir.)

     

    22.   Taze goncanın ağzı türlü güzellikler söyler, hoş hikayeler anlatır. Al yanaklı gül gülüp açılsa şaşılır mı?

     

    23.   Fırsat incisine sakın aldırma; feleğin dönüşü altın ve gümüşle gözlerini boyamasın (seni aldatmasın.)

     

    24.   Şarap kadehinin daneleri mercan teşbih olsun; geliniz yaptığımız iki yüzlülükten dolayı Allah'tan bizi bağışlamasını dileyelim.

     

    25.   Bu gün lâle, ovayı Bedahşan'ın yakut madenine çevirdi; çiy taneleri çiçek bahçesine iri inciler saçtı.

     

    26.   Taze gül. Paşa Hazretlerinin kapısının önüne saçmak için eteğini inci ve kıymetli taşlaria doldurdu.

     

     

     

    Medhiyye

     

    27.     Sâhib-i tîg u kalem mâlik-i câm u hâtem Âsâf-ı Cem-azamet dâver-i Cemşîd-vekâr

     

    28.     Âsmân-pâye iıümâ-sâye Alî Pâşâ kim Eremez tâk-i celâline kemend-i efkâr

     

    29.     Şâhı-ı gül neşv ü nema bulsa nem-i lutfundan Ola her gonca-i ter bülbül-i şîrîn-güftâr

     

    30.     Âb u gil rnüşg ü gül-âb ola çemen sahnmda Bûy-ı hulkuyla güzâr etse nesîm-i eshâr

     

    31.     Tab'-ı vekkâdın eğer âteş-i rahşân görse Kızara ahker-i sûzân nitekim dâne-i nâr

     

    32.     Güneşi keff-i zer-efşânına benzer der idim Almasa mâha atâ eylediğin âhir-i kâr

     

    33.     Şöyledir keff-i güher-pâşı yemîn etmek olur Ki atâsmdan erer bahre gmâ kâne yesâr

     

    34.     Manzar-ı kasr-ı saadetten onun re'yi gibi Rûy göstermedi bir şâhid-i hurrem-dîdâr

     

    35.     Bâg-ı cûdunda nihâl-i kereminden derilir Lutf-ı bî-minnetinin rnîvelerinden her bâr

     

    36.     Manzar-ı himmetinin küngüre-i rif'atine Eremez sarsar-ı tûfan-ı fena birle gubâr

     

    27.   Kılıç ve kalem sahibi, kadeh ve mühür maliki, ululukta Cem gibi olan vezir, ağır başlılıkta Cemşid gibi olan adaletli,

     

    28.   Yeri âsumân, gölgesi sema olan Ali Paşa'dır. O ululuğun ziiTesine düşüncenin kemendi erişemez.

     

    29.   Gül dalı onun lutfunun nemiyle sulanıp yetiştirilse her taze gonca bir tatlı sözlü bülbül olur.

     

    30.   Seher yelleri onun ahlakının kokusunu taşıyarak geçse su, gülsuyu ve toprak da misk olur.

     

    31.   Ateşli yaratılışını eğer harlı ateş görse, yakıcı kor nar danesi gibi kızarır.

     

    32.   Eğer aya verdiğini ışığını sonunda almasaydı, güneş için onun altın saçan eline benziyor derdim.

     

    33.   İnciler saçan eli öyledir ki,onun lutfundan denize bolluk ve maden ocağına zenginlik eriştiğine yemin edilebilir (Beyitteki yemin, hem yemin etmek hem sağ taraf, sağ el, yesâr da hem bolluk bereket hem de sol taraf, sol el anlamlarına gelir).

     

    34.   Mutluluk sarayının penceresinden onun düşüncesi ve kararı gibi neşeli içi açıcı bir güzel yüz göstermedi, görünmedi.

     

    35.   Cömertliğinin bahçesinde el açıklığının fidanından karşılıksız bağışının meyvelerinden her zaman

     

    toplanmaktadır.

     

    36.   Onun himmetinin gözetleme yerinin yüce ziı-vesine ölümlülük tufanının kasırgasıyla toz erişemez.

     

    37.     Eşiği taşı imiş yüz sürecek hayf diyü Taştan taşa döğer başını şimdi enhâr

     

    38.     Serverâ canı mı var devletin eyyamında SünbUlün turrasına el uzada şâh-ı çenâr

     

    39.     Eylemez kimse bu gün kimse elinden nâle Bezm-i işrette meğer mutrıb elinden evtâr

     

    40.     Şer'a uymaz n'idelüm nâle vü zâr eyler ise Gerçi kânuna uyar zemzeme-i mûsîkâr

     

    41.     Geşt ederken çemen-i medh ü senanı hatır Lâyih oldu dile nâ-gâh bu şi'r-i hem-vâr

     

     

     

    Tegazzül

     

    42.     Gül gibi gülşene kılsan n'ola arz-ı dîdâr Hayli dökildü saçıldı yoluna fasl-ı bahar

     

    43.     Reşk-i dendânın ile hançere düştü jale Berg-i sûsende gören etti sanır onu karâr*'

     

    44.     Geçemez çenber-i gîsû-yı girih-gîrinden Gerçi kim za'f ile bir kılca kalıptır dil-i zâr

     

    45.     Tun-alar milket-i Çîn nâfe-i müşgîn ol hâl Gözün âhû-yı Huten gamzelerindir Tâtâr

     

    37.   "Yüz sürecek yer onun eşiğinin toprağı imiş. yazık bilemedik!" diyerek şimdi nehirier başlarını taştan taşa vurmaktadır.

     

    38.   Ey efendim! Senin hükmünün yürüdüğü bu zamanlarda çınar dalının canı mı var ki sUnbülün perçeme benzeyen kıvrımlarına el uzatsın!

     

    39.   İçki meclisinde çalgıcıların elinde yaylı sazların tellerinden başka, kimse bugün herhangi bir kimseden şikayet edip inlemez.

     

    40.   Musikarın terennümü gerçi kanuna uyarsa da inleyip feryat etmesi seriate uymuyor, ne yapalım!

     

    41.   Gönül seni öğüp yüceltme çimenlerinde dolaşırken birden bire kalbime bu her beyti ayın güzellikte olan şiir doğdu:

     

    42.   Bahar mevsimi senin yoluna bir hayli dökülüp saçıldı; çiçek bahçesine gelip gül gibi yüzünü gös-tersen ne olur?

     

    43.   Susam yaprağında çiy danesini gören onu orada eylenip kaldı sanır. Halbuki senin dişini kıskandığından hançere düşmüştür (kendisini hançerin üzerine atıp intihar etmiştir).

     

    44.   Perişan gönü gerçi zayıflayarak bir kıl kadar kalmıştır ama, senin kıvrım kıvrım saçının çenberin den geçemez.

     

    45.   Peçemler Çin ülkesi, o ben ise göbek miski danesi; gözün Hoten (Türkistan) ahusu, gamzeler de Tatar (Türkistan Türkleri).

     

     

     

    46.     Dil-i mecruha şifâ-bahş ruh u la'lindir Gül-be-şekkerle bulur kuvveti tab'-ı bîmâr

     

    47.     Değme bir gevheri kirpiğine salındınnaz Göreli la'l-i revân-bahşını çeşm-i hûn-bâr

     

    Tac Beyit

     

    48.     Koma Bakî kulunu cUr'a-sıfat ayakta Dest-gîr ol ona ey dâver-i âlî-mikdâr

     

    Fahriyye

     

    49.     Bâg-ı medhinde olur cümleye gâlib tenhâ Bahs için gelse eğer bülbül-i hoş-nagme hezâr

     

    50.     Puhtedir gaynlar eş'ân velî puhte piyaz Hâm anberdir eğer hâm ise de bu eş'âr

     

    51.     Hâm var ise eğer micmere-i nazmımda Dâmen-i lutfun onu setr eder ey fahr-i kibar

     

    Duâ

     

    52.     Bahr-i eş'âr yeter urdu sütûr emvâcın Demidür k'ide du'â dürlerini zîb-i kenar

     

    53.     Lâlelerle bezene niteki dest ü sahra Nitekim güller ile zeyn ola dest ü destâr

     

    54.    Nitekim lâlelere şeb-nem olup üftâde Güllere bülbül-i şeydâ geçine âşık-ı zâr

     

    46.   Yaralı gönüle şifa verici olan yanağın ve dudağındır; hasta vücud kuvvetini gülbeşeker yiyerek bulur. (Gülbeşeker, gül yaprağından yapılan reçeldir. Zayıf bünyelilere tavsiye edilirdi.)

     

    47.   Kanlar ağlayan göz senin can bağışlayan lal renkli dudağını göreli beri her hangi inci olursa olsun göz ucuyla bakmaz bile.

     

    48.   Ey derecesi yüksek olan adaletli vezir! Bakî kulunu tortu gibi yerde bırakma, ona el uzat.

     

    49.   Eğer iddia üzere güzel ötüşlü binlerce bülbül boy ölçüşmeye gelse, o senin mehdinin bahçesinde hepsine tek başına galip gelir.

     

    50.   Diğer şairlerin şiirleri pişkindir (olgun ve zevk okşayıcıdır). Fakat pişkin soğandır; eğer bu şiirler kasididcki beyitler ham (kusurlu) sayılırsa, ham anberdir (yine de değerlidir.).

     

    51.   Eğer şiirinin buhurdanında ham anber varsa bile senin lutfunun eteği onu örtsün, ey büyüklerin kendisiyle iftihar etüği!

     

    52.   Satırlar şiir denizinde yeterince dalgalandılar. Şimdi dua incileriyle sahili süslemenin zamanıdır.

     

    53.   Ovalar ve yaylalar lâlelerle bezendikçe eller ve sarıklar güller ile süslendikçe,

     

    54.   Çiy taneleri lâlelerin düşkünü oldukça inleyen bülbüller güllere deli divane aşık geçindikçe.

     

    KLÂSİK EDEBİYAT BİLGİSİ   BİÇİM - ÖLÇÜ - KAFİYE

     

    45

     

    55.    Gül gibi hurrem ü handan ola rûy-ı bahtın Sâgar-ı aysın ola lâle-sıfat cevher-dâr   (Bakî)

     

    Örnek: 3

     

    Aşağıdaki kasidenin tamamı 39 beyit olup sadece ilk 10 beytini buraya alıyoruz. Kaside musammat olduğundan ahengi yukarıdaki diğer şiirlerden daha güçlüdür. / işareti ile mısraların tekrarlanan tefîleleri iki eşit kısma ayrılmaktadır. Bu şekilde her beyitten dört mısra çıkmaktadır.

     

    Der Medh-i Sultân Murâd Hân Aleyhi 'r-Rahmetü ve 'l-Gufrân

     

    1.       Esdi nesîm-i nevbahâr / açıldı güller subh-dem

     

    Açsın bizim de gönlümüz / sâkî meded sun câm-ı Cem

     

    2.       Erdi yine ürd-i bihişt / oldı hevâ anber-sirişt Âlem bihişt-ender-bihişt / her güşe bir bâğ-ı İrem

     

    3.       Gül devri ayş eyyamıdır / zevk u safa hengâmıdır Âşıkların bayramıdır / bu mevsim-i ferhunde-dem

     

    4.       Dönsün yine peymâneler / olsun tehî humhâneler Raks eylesin mestâneler / mutribler ettikçe negam

     

    5.       Bu demde kim şâm u seher / meyhane bağa reşk eder Mest olsa dilber sevse ger / ma'zûrdur şeyhu'l-Harem

     

    6.       Yâ neylesin bî-çâreler / âlüfteler âvâreler

     

    Sâgar sunar meh-pâreler / nüş etmemek olur sitem

     

    55.  Bahtının yüzü gül gibi gülüp açılsın, içki kadehin lâle gibi mücevherlerle süslü olsun.|Bazı değişikliklerle, M. Çavuşoğlu, Bakî ve Divanından Örnekler]

     

    Örnek: 3 (Sultan Murad Han'ın Övgüsüne Dairdir Allah Ona Merhamet ve Mağfiret Etsin.)

     

    1.     Sabah vakti ilkbahar rüzgarı esti ve güller açtı. İçki sunan güzel, meded! Cem'in içki kadehini sun da bizim de gönlümüz açılsın.

     

    2.     Yine nisan ayı geldi, bahar mevsimi erişti. Hava anber kokularıyla kokulandı. Alem cennet içinde cennet oldu. Her köşe bir İrem cenneti oluverdi.

     

    3.     Gül devri, yaşama, yiyip içme günleri, zevk ve safa zamanıdır. Bu mutluluk mevsimi, aşıkların bayramıdır.

     

    4.     Yine şarap kadehleri dönsün, meyhaneler boşalsm. Şarkı okuyanlar şarkı okudukça sarhoşlar kalkıp dans etsinler.

     

    5.     Akşam sabah meyhanenin bağı kıskandığı bu zamanda Şeyhülharem (Mekke ve Medine'nin idaresiyle görevli, dini bakımından yüksek dereceli memur) sarhoş olsa, güzel sevse mazurdur.

     

    6.     Durum böyle olunca, çaresizler, aşıklar, avareler ne yapsın? Ay parçası gibi güzeller kadeh sunarsa onların sunduklarını içmemek zulüm olur.

     

    7.      Yâr ola câm-ı Cem ola / böyle dem-i huırem ola Arif odur bu dem ola / ayş u tarabla mugtenem

     

    8.      Zevki o rind eyler taınâm / kim tuta mest ü şâd-kâm Bir elde câm-ı lâle-fâm / bir elde zülf-i ham-be-ham

     

    9.      Lutf eyle sâkî nâzı ko / mey sun ki kalmaz böyle bu Dolsun sürâhî vü sebû / boş durmasın peymâne hem

     

    10.    Her nev-resîde şâh-ı gül / aldı eline câm-ı mül Lütfet açıl sen dahi gül / ey serv-i kadd-i gonca-fem

     

    (Nef'î)

     

    7.     Sevgili buluna, Cem'in kadehi ola, mutlul Jk anı yasana; arif işte böyle bir durumda zevk ve safa-yi ganimet bilen kimsedir.

     

    8.     Bir elinde lâle renkli kadeh, bir elinde kıvrım kıvrım sevgilinin saçlarını tutarak sarhoş ve pek sevinçli olan rind, zevki tam anlamıyla yaşar.

     

    9.     içki sunan saki. lütfet, nazı bırak da şarap sun. Çünkü bu meclis böyle kalmaz. Sürahi ve testi dolsun, kadeh boş kalmasın.

     

    10.   Her yeni yetişen gül fidanı(nı andıran), kadehi eline aldı. Ey servi boylu, gonca ağızlı! Lütfet, açıl,sen de gül.


     

     

  • Ek Kaynak-Gazel: Tanımı, Özellikleri, Gelişimi

    Gazel 

    Gazelin tanımı ve iç özellikleri (Yekta Saraç)

    Kaynaklar: Mütercim Asım, Kamus Tercümesi, c.4, s. 4; Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti'l-Fünûn, c. 3, s. 399; Mecdi Vehbe-Kâmil eLMuhendis, Mıı'cemü'l-Mustalâhâti'TArabiyye fi'TLüga ve'l-Edeb, S.265; Şemseddin b. Muhammed b. Kays er Râzî, el-Mıı'cem fi Meâyiri Eş'âri'l-Acem, s. 415; Celâleddin Hümâî, Fünûn-ı Belagat ve Sınâât-ı Edebî, s. 124; Mehmed Rifat, Mecâmiü'l-Edeb, s. 545; Muallim Naci, Istılâhât-ı Edebiyye-Edebiyat Terimleri , s. 21; ismail Habib, Edebiyat Bilgileri, s. 102; Haluk ipekten. Eski Türk Edebiyatı Nazım Şekilleri ve Aruz, istanbul, s. 7; Haluk İpekten "Gazel" DİA, c. 13, s. 440; M. Zeki Pakalın, "Gazel" Tarih Deyimleri ve Sözlüğü, c. 1,652; Tahirü'l-Mevievî, Edebiyat Lügati, s. 47; Ahmed Ateş, "Gazel" M, c. 4, s. 730; Sabahattin Küçük, "Musammat Gazel", Türklük Bilgisi Arattırmaları, sayı 22, s. 149; Edith Gülçin Ambıos, "Osmanlı Gazelinin Uzunluğunda Görülen Gelişmeler: 16. yüzyılda Durum, Osmanlı Divan Şiiri Üzerine Metinler, s. 391; Lütfı Alıcı, "Klâsik Türk Edebiyatında Mürâcaa Şiirleri", İlmî Araştırmalar. s&y\ 14, s. 1.

     

    I.

    Gazel kelimesinin asıl anlamı aşktan bahsetmek, kadınlarla âşıkane konuşmak, onlarla bu tarzda dostluk ve sohbette bulunmaktır. Edebiyat terimi olarak, ilk beyti kendi içinde, diğer beyitlerin ikinci mısraları ilk beyitle kafiyeli olmak üzere genellikle beş ile dokuz beyit arasında yazılan nazım biçimidir. Bununla birlikte 15 beyte kadar yazılmış gazeller de bulunur. Dört beyitli gazellere ise nadir olarak rastlanır.

    Kafiye düzeni kasidenin kafiye düzeni gibidir: aa, xa, xa, xa, xa

    Gazellerin başlıca konusu aşk olmakla birlikte çok farklı konularda yazıldığı da görülmektedir. Bir nazım terimi olmamakla birlikte çeşitli araştırmalarda ve yazılarda aşkın verdiği mutluluk veya ıstırabı dile getiren gazellere âşıkane gazel, dünyadan haz almayı önde tutan, neşe ve zevki konu edinen gazellere rindâne gazel, sevgilinin güzelliğinden ona duyulan arzudan doğrudan bahseden gazellere şûhâtıe gazel, tasavvuf düşüncesinin hakim olduğu gazellere sûfiyâne, arifane gazel, düşünce yönü ağır basan, yol göstericiliği önde olan gazellere hikemî, hakimane gazel adlarının verildiği görülmektedir. Bu konu çeşitliliğine rağmen gazelde en fazla işlenen tema aşktır. Bunu Ahî şu mısrasıyla dile getirmektedir: "Gazel olunca âşıkane gerek"

     

    Gazelin mısraları birbiriyle kafiyeli ilk beytine matla, matladan sonra gelen beyte hüsn-i matla, son beytine makta, makta beytinden önceki beyte hüsn-i makta adı verilir Hüsn-i matlaın matladan, hüsn-i maktam da maktadan güzel ve etkileyici olmasına dikkat edilir. (Fakat hüsn-i matla ve hüsn-i maktanın anlamlarının bu şekilde kabulü beş beyitli bir gazelin sadece üçüncü mısrasına ad verilmemesi demektir). Bununla birlikte Farsça kaynaklarda matla beytinin maksada uygun, etkileyici ve güzel olmasına hüsn-i matla, aynı şekildeki etkileyici ve güzel makta beytine de hüsn-i makta adının verildiği görülmektedir Gazel içinde birden fazla mısraları birbiriyle kafiyeli (musarra) beyit varsa, bu tür gazellere zül-metâli, yani birden fazla matla beyti bulunan gazel denir Gazelin en güzel beytine şah beyit veya beytü'l-gazel adı verilir. Fakat bu adlandırma aslında, görece bir niteleme olup bir gazelin en güzel beyti şahıstan şahısa değişebilir Şairin mahlası genellikle gazelin son beytinde bulunur. Bununla birlikte son beyitten önce mahlasa yer verildiği de görülür. Gazellerde şairlerin mahlaslarının bulunması genel bir kural olmakla beraber bunun -Kadı Burhaneddin (ö. 1398) ve Kemal Paşazade'nin (ö. 1534) şiirlerinde gördüğümüz gibi- istisnaları da vardır. Şairin mahlasını şiir içinde addan öte, anlamıyla kullanmasına hüsn-i tehallus adı verilir. Bakî'nin gazellerinde bunun pek çok örneğini bulmak mümkündür. Hüsn-i tahallus kavramı Farsça kaynaklarda bunun dışında, kasidenin veya gazelin son beyitlerinde şairin övgüye geçiş yapıp bu yolda bir iki beyit söylemesi ve şiiri ona dua ederek yahut da bir başka şekilde tamamlaması şeklinde açıklanır.

    Dört beyitli olanlarına rastlanmakla beraber gazellerin beyit sayısı genellikle 5 ile 9 beyit arasındadır Üç veya dört beyitli gazellere nâ-tamâm gazel de denilir Aslında gazel, genellikle 5 beyitle yazılır. Gazelin bir diğer adının penç beyit olması ve bununla birlikte beş beyit kavramına da şiirlerde rastlamamız, ayrıca uygulamada da (Fuzuh gibi istisnaları bulunmakla birlikte) şairlerin en fazla 5 beyitli gazel yazmayı tercih etmesi bunu göstermektedir. 15 beyitten uzun gazellere gazel-i mutavvel adı verilir.

    Dört mefâilün veya dört müstef ilün gibi aynı aruz cüzünün tekrarlanmasıyla yazılan bazı gazeller ortadan iki eşit kısma ayrılabilirler. Bu vezinlerle yazılan ve matladan sonra gelen beyitlerin mısra ortaları ilk beyitle kafiyelendiği durumlarda musammat gazel adını verdiğimiz gazel şekli oluşur Bu tür gazellerde ilk beyitler dörtlük haline gelirler ve iç kafiye bulundurdukları için ahenk bakımından daha etkileyicidirler. Gazelin bütün mısralarının aynı kafiyeyi takip ettiği gazeller müselsel gazel adını alırlar Bu gazeller de musammat gazeller gibi ahenklidir Beyitlerinin aynı temayı birbirleriyle ilişkili bir anlam dairesinde işlediği, yani konu bütünlüğünün açıkça görüldüğü gazelller yek-âhenk gazel adını alırlar Gazellerin beyitleri aynı kudrette ve etkileyicilikte söylenilmişse bu tür gazeller yek-âvâz olarak adlandırılıriar.

    Matla beytindeki mısralann birisi gazel içerisinde tekrarlanırsa buna redd-i matla adı verilir Redd-i matla konusunda Muallim Naci (ö. 1893) şöyle demektedir: "... Ancak, redd-i matla'ın bir kusur sayılmaması tekrar edilen mısra'ı berceste (güzel ve sıra dışı) olması şartına bağlıdır Şair güya, matlanın birinci mısraını çok uygun ve güzel bulduğu için duyduğu heyecan ile tekrarlamaktan kendini alamaz.". Mahlas beytinden sonra birkaç beytin daha bulunduğu gazellere gazel-i müzeyyel (ekleme yapılmış gazel) adı verilir Bu eklenen kısımlar genellikle övgüyü konu alır Bu açıdan bakıldığında bu zeyiller, kısa medhiye gibidirler Mahlas beyitten önce medhiyenin bulunduğu gazeller de vardır Klâsik edebiyatın şairlerinin çoğu Arap ve İran edebiyatlarını bilmekte, bu edebiyatın ürünlerini okuyup anlamakta, hatta bir kısmı bu dille rahatlıkla şiir de yazabilmekteydi. İşte bu şairlerin, yazdıkları gazellerin beyitleri arasında üç dilden (elsine-i selâse: Arapça, Farsça ve Türkçe) ikisi veya üçüyle yazılmış mısralar, beyitler bulunursa bu gazellere mülemma gazel denir.


     

    İki şairin birer mısra veya beyit yazarak, birlikte oluşturdukları gazele müşterek gazel adı verilir. Bu gazellerde hangi mısranın ve beytin hangi şaire ait olduğu genellikle bellidir İki şairin birlikte kurdukları bu metinler aslında bir şairin kendisine yakın bulduğu bir şair ile biriikte yaptıkları bir mülatafe olarak düşünülmelidir İlk örneğine 17. yy.da Nabî (ö. 1712) ve Abdi Paşa müşterek gazelinde rastlanıldığı kaynaklarda söylenmekle birlikte, kitabımıza aldığımız Âhi (ö. 1517) ile Vasfî'nin (2. Bayezid dönemi) müşterek gazelleri daha erken dönemlerde de bu tür gazellerin yazıldığını göstermektedir. 19. yy.da fazla itibar gönnüştür. Namık Kemal'in (ö. 1888) Hersekli Arif Hikmet (ö. 1903) ile olan müşterek gazelleri burada hatırlanabilir.

     

    Gazel söylemeye tegazzül, gazel tarh etmek, gazel inşadetme gibi adlar verilir Bir şairin, daha önce söylenilmiş bir gazelle aynı vezin ve kafiyede ve o gazeli andıracak bir üslûpla yeni bir gazel yazmasına lanzîr etme, nazire yazma, bu yolla yazılan gazellere de nazire denir. Nazireler model alman gazelle aynı üslûp ve aynı anlam dairesinde yazılın Aksi istikamette, aykırı fikirler çerçevesinde yazılan nazirelere ise nakîze adı verilin Nazireler incelendiğinde bazı şiirlerin asırlar boyunca gündemde kaldığını görüyoruz. Nazirelerin model olarak alınan şiir çerçevesinde zaman içinde bitmeyecek bir yarışı sürdürdüğü söylenebilin

     

    Karşılıklı konuşmanın nakledilmesi şeklinde, "dedim", "dedi" sözcükleriyle yazılan gazellere mürâcaa şiiri adı verilin Bu şiirler sade bir dille yazılırlar, konuşma havası taşırlar, aşk konusunu işlerler ve en dikkat çekici örnekleri "dedim" ve "dedi" kelimelerinin mısra başlarında yer alanlarıdır Klasik Türk edebiyatının hemen her döneminde rastlamamıza rağmen 17. yy.dan itibaren gittikçe azalan bir seyir izlemiştin Akis sanatı yapılan gazellere gazel-i mükerrer adı verilin Bu tür gazeller aslında tekrir sanatının yoğun olduğu şiirlerdin Beyitlerdeki mısraların ilk harflerinin toplamının bir ismi verdiği gazeller, gazel-i müveşşah adını alın Bu da gazel formunda, hüner gösterme, espri yapma gibi maksatlarla yapılın Yine bu yolda değerlendirilebilecek hünerlerden birisi de iade sanatıyla, yani her beytin son kelimesini, bir sonraki beytin ilk kelimesi yapmayla gazel yazmadın Bu üslûpla yazılan gazellere gazel-i muâd adı verilin Her beytin ilk kelimesi ile son kelimesi aynı olursa bu takdirde de mukaddem muahhar adı verilen hüner yapılmış olun Hiç noktalı harf kullanılmadan yazılan gazel-i bi-nokta da gazel yazarken gösterilen hünerlerdendin

     

    Gazel ile kasidenin tegazzül kısmı arasındaki fark, tegazzül beyitlerinin bir konu etrafında dönmesine karşı gazeldeki beyitlerde konu çeşitliliğinin bulunabilmesidir

     

    Gazel, beyit esaslı bir nazım biçimidin Bu nazım biçiminden başkaca nazım şekilleri türemiştin Gazelden türeyen nazım şekilleri ya beyti oluşturan mısraların arasına ya da beyitlerin üstüne başkaca beyitlerin eklenmesiyle oluşun İlk söylediklerimiz taştir, miistezâd, diğerleri ise tahmis, tesdis gibi farklı adlar alırlar

     

    Gazel divan şairlerinin en fazla itibar ettikleri ve en fazla kullandıkları nazım biçimidin Divan şairleri arasında gazel yazmamış şair yoklun Bir şairin edebî şahsiyetinin en rahat görüldüğü, onun sanattaki kabiliyetini ortaya koyan bir nazım biçimidir Gazelin hacim bakımından sınırlı olması şairi bu kısa hacimde bütün sanatkârlığım, edebî kabiliyet ve hünerini ortaya koyma zorluğuyla imtihan eden Bu açıdan gazeller anlam yoğunluğu bulunduran bir nazım biçimi olarak karşımıza çıkan Şairler bu kısa şiirlerde her kelimenin kendi anlam derinliğiyle birlikte diğer kelimelerle de birlikte oluşturdukları anlam katmanlarında az sözle çok anlam üretmeye çalışmışlardın Bazen aynı duyguyu aynı kelimelerle ifade ettiği sanılan benzer beyitlerin her birinin -belli bir bilgi birikimi ile incelendiğinde- çok farklı anlamlar ürettikleri görülün Ayrıca şairler, şiirlerindeki söz varlığının bir araya gelişlerinin etkileyici bir ritim ve ahenk oluşturmasına da dikkat ederler Böylece usta şairlerin elinde gazel, anlam ile musikinin buluştuğu bir nazım biçimi olun Fuzulî Divan'ının mukaddimesinde gazele de yer ayırarak onu şu şekilde niteler:

     

    Gazel bildirir şâirin kudretin Gazel artınr nâzımın şöhretin

     

    Ki her mahfilin zînetidir gazel Hıredmendler sanatıdır gazel

     

    Gazeliyyât ki meşhûr-ı devrân ola Okumakta yazmakta âsân ola

     

    Bu beyitlerde Fuzulî, gazeli şairliğin derecesini bildiren bir ölçü olarak kabul ettiğini, şairlerin gazellerle meşhur olduğunu, gazellerin tutulan, beğenilen bir tür olarak dinlenmesinin ve yazmasının kolay olması gerektiğini söylüyor

     

    Gazeller divanlarda gazeliyyât başlığı altında kasidelerden ve genellikle ınusam-matlardan sonra gelirler ve son kafiye harflerine göre sıralanırlar Her harfte gazel yazan şair azdın Bazı harflerde (ra, nun, he, ye gibi) diğerlerine göre daha fazla gazel yazılmıştın Bu bazı harflerde kafiye bulma güçlüğü dolayısıyladım

     

    Gazeller genellikle 5 beyitlidin Daha sonra 7 beyitli gazeller gelir 16. yy.'da yaşamış on yedi şairin toplam 11002 adet gazelini esas alan bir araştınnada 5 beyitli gazellerin, bu sayının oransal olarak yaklaşık % 72.3'ünü, 7 beyitli gazellerin % 18.5'ini, 6 beyitli gazellerin ise %5'ini oluşturduğu görülmüştür (E. G. Ambross). Beyit sayısı tek sayılı gazeller beyit sayısı çift olan gazellerden daha fazladır, şeklindeki bir hükümden ziyade 5 beyti alt taban alarak, az beyitli gazeller çok beyitli gazellerden daha fazladır, şeklindeki bir hüküm genel duruma daha uygun düşer

     

    11 beyitten uzun gazellerin yine bu dönemde rastlanılmakla birlikte, sayısı pek azdır. 7 beyitli gazelleri bazı şairlerin özellikle tercih etmesi 5 beyitli gazeller aleyhine her zaman görülmeyen bir durumdur.


    Gazellerin konusu aşk, aşk ıstırabı, şarap, sevgili, özlem, gibi konulardır Fakat Türk edebiyatında görülen ilk gazel örnekleri arasında bu konular dışında, dinî-ahlakî konularda yazılanları daha çoktur

    Gazellerde her beyit aslında tek başına bir anlam bütünlüğü gösterir. Fakat bu özellik gazelin beyitleri arasındaki ilişkinin bulunmadığı, yahut bulunan anlam ilişkisinin bütünüyle savruk bir şekilde olduğunu göstermez. Gazelin bir beyti mutluluktan diğeri mutsuzluktan bahsedebilir, bir beytinde kendi içi âleminden ve duygularından bahsederken diğer bir beytinde dış âleme ait bir tasvir bulunabilir. Fakat bu beyitler yine de aynı tema etrafında dolaşır. Redifli şiirlerde ise bu mana bütünlüğü daha açıktır. Her beyit bir şekilde başlar, ama redifi oluşturan kavramla nihayetlenir. Bu ise şiirin belli bir kavram etrafında şekillenmesini, o kavram etrafında dönmesini sağlar. Her ne kadar redifli şiir söyleme, ahenk bakımından metne katkı sağlayan bir değerin bulunduğunu gösterse de her beyitteki fikrin belli bir kavrama tabiilik içinde bağlanması, estetik değerlerden taviz vermeden ve kendini tekrara düşmeden sözcüklerin tekrar edilebilmesi aslında zor bir imtihan olarak şair karşısına çıkar. Şairin her beyitte değişik bir anlam dairesinde, farklı düşünceleri dile getinnesi ayrıntıya verilen önemle de ilişkilidir. Nasıl her beyitteki bir kelimenin kendisine has dünyasına çok derin ve geniş bir kültürün penceresinden bakıldığında ayrı bir âlem görülüyorsa, hatta dikkatlice bakıldığında bunlar artıyorsa her bir beyit de aslında şiirin bir parçası olmasına rağmen müstakil bir önem kazanır. Diğer bir ifade ile her bir beyit kendi başına bir şiir/metin- olarak değerlendirilecek bütünlüğe sahiptir. Şeyh Gâlib, bunu en uç noktada:

    Pîrâne düştü ol kadar Es'ad ki bu gazel Mısralarm biribirine ittikâsı var

    sözleriyle gazelde beyitlerin ötesinde mısralarm da anlam açısından sağlam bir ilişki İçinde olması gerektiğini, güzel bir temsîlî teşbih fonnunda ifade etmektedir Şairlerin, aşk ve sevgili dışındaki konularda anlam bütünlüğünü gazel boyunca daha iyi sağladıkları görülür Aşk konusunda ise şairler, kendilerini daha rahat hissetmekte ve içinde bulundukları anın kendileri üzerindeki etkilerini ve o andaki duygularım beyitleri birbirleriyle ilişkilendimıeden, bunları bir kompozisyon formuna sokma bağından uzak olarak ifade etmektedirler Bunda sevgiliden ve aşk duygusundan nasıl ve ne şekilde bahsedileceğine dair geleneğin baskısının rolünü de unutmamak lazımdın Fakat bu baskı şairi, aynı zamanda yazdığı gazelin benzerleri arasında sıyrılmasını sağlayacak bir titizliğe de zorlamaktadır.

    Bazı gazellerin yek-âvâz olarak adlandırılması aslında nesnel olmayan bir nitelemedir. Bununla birlikte bazı şiirlerin baştan sona kadar etkileyiciliğini sürdürdüğünü görürüz. Nef'î'nin pek çok kasidesi, uzun bir şiiri aynı düzeyde sürdürmenin güçlüğüne rağmen baştan sona kadar bu özelliği taşır Ziya Paşa Harabât'ta onun bu özelliğiyle ilgili olarak:

    Ettikte kasideye serâgâz

    Ta âhire dek olur yek-âvâz demektedir. Bu söylediğimiz, gazelin en güzel beytinin beytü'l-gazel olarak nitelenmesi için daha da geçeriidir Zira güzelliğin ve etkileyiciliğin herkesçe ortak olarak paylaşılan nesnel ölçütleri yoktur

    Yahya Kemal:

    Bir tek gazel bıraksa yeter bir gazel-serâ

    Her beyti ancak olmalı bir beytü'l-gazel gibi diyerek bir şairin bir gazel söylemiş olmasının onun şairliği için yeterli olduğunu söylerken bunu her beytinin bir beytü'l-gazel, yani etkileyici ve güzel olması şartına bağlamıştır

    Musammat gazeller her ne kadar, "Aruzun iki eşit parçaya bölünen kalıplarıyla yazılırlar; iç kafiyesi matladan sonra gelen beyitlerin birinci mısralanmn sonu ile her iki mısrasının ortasında bulunur ve ikinci mısramn sonundaki kafiye, bir önceki bev-tin kafiyesine, yani ana kafiyeye uyar." şeklinde tarif edilmekle birlikte kafiye konusunda her zaman bu durum görülmez. Bazı örneklerde matla beyitlerde musamat bulunmazken bazılarında matla beytinin de musammat olduğu görülür. Matla beytinde iç kafiye bulunan bazı örnekler ise mısraları alt alta dizildiğinde müzdevic murabba şeklini alır. Bazı örneklerde ise vezinlerine göre dört kısma ayrılan beyitlerin ikinci mısralarm ikinci/son kısmı nakarat oFarak görülmektedir.

    Örnek:

    Firâk-ı yâra sabr olmaz / gidelim bari şehrinden,

    Gönül çUn smdı cebr olmaz / gidelim bari şehrinden  

    (Ahmed Paşa)

    Bu durum murabba ile gazellerin birbirine karışmasına yol açmıştır. Bazı araştırmacıların; şarkıların temel biçiminin murabba oiduğunu, murabbaın dışında, ondan ayrı bir nazım biçimi olarak şarkıdan bahsedilmemesi gerek-

    tiği yönündeki görüşleri doğrultusunda aBaB, cccB şeklindeki bu tarz nıu-sammat gazellerin de aslında şarkı türündeki murabbalann ilk örnekleri olduğu ileri sürülmektedir.

    Halk edebiyatı şairleri, gazel nazım biçimiyle şiir yazmaya çalışmışlardır. Fakat gazelde vezin ve anlam bakımından olması gereken titizlik ve yoğunluk bu şiirlerde görülmez. Halk şairleri Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün vezniyle divan adı verilen, Feilâtün, feilâtün, feilâtün, feilün vezniyle .vefe adı verilen, Mef'ûlü mefaîlü melaîlü feûlün vezniyle kalenderi ve Mefâîlün meflîlün meflîlün mefâîlün vezniyle de semai adı verilen gazeller yazmışlardır. Bunların musammat olanları da vardır. Aruzun Müfteilün müfteilün müfteilün müfteilün vezniyle yazılan gazel biçimindeki şiirlerine de satranç adı verilir. Bu şiirlerin her bir beytinden musammat gazelde gördüğümüz gibi dörtlükler çıkar.

    Arap edebiyatında müstakil bir nazım biçimi olarak bulunmayan gazel, İran edebiyatında şekillenmiş ve Türk edebiyatına da İran edebiyatından geçmiştir. Genellikle aşk konusu etrafında dönen kısa hacimli şiirlerdir. İran ve Türk edebiyatında, bu çerçevede tanımlanan "gazel nazım biçimi"ne değilse de gazel kelimesine Arap şiirinde erken dönemlerden itibaren rastlanır. Fakat kavram alanı tam olarak belirlenmiş değildir. Nesib, tegazzül ve teşbîb ile ilişkilendirilmiş, bunların biri bazen diğerinin yerinde kullanılmıştır. Bir dönem divanlarda gazellerin bulunduğu bölümün nesîb bölümü olarak adlandırılması da bunu göstermektedir. Kısacası, Arap edebiyatında gelişmiş, kavram ve terim olarak üzerinde karar kılınmış bir gazel nazım biçimi bulunmamaktadır Ayrıca gazelin konusu olarak gösterilen, aşk, sevgili gibi konuları kasidelerin işlediği de görülür. Genellikle bu tarz şiirier kasidelerin baş taraflarında bulunursa buna nesib, eğer kasidenin bütününe yayılmışsa teşbîb adı verildiği kaynaklardan anlaşılmaktadır. Gazelin bazen nesîb manasında, bazen de kaside şeklinde yazılmış aşk şiirierine ad olduğu, hatta kasideler gibi bestelenerek okunduğu bilinmektedir.


     

     

    İran edebiyatında gazel terimine 10. asrın ikinci yarısından itibaren rastlanır Rûdekî (ö. 941), IJnsurî (ö. 1040) gazelleriyle ünlü ilk şairierdendir. Fakat ilk dönem ile ilgili araştırma yapanlar, İran edebiyatında da Arap edebiyatında olduğu gibi gazellerin -bu dönem için- nesibdcn ibaret olduğunu ve Arap edebiyatında olduğu gibi bestelenerek okunduğunu söylerler. Bu görüşü destekleyen hususlardan birisi de Reşideddin Vatvat'ın (ö. 1177) ile Şemseddin Muhammed b. Kays'ın gazelden müstakil bir nazım biçimi olarak bahsetmemeleridir. Vatvat, nesib için teşbîb ve gazel de dendiğini söyler. Şemseddin Muhammed b. Kays de aynı görüştedir. Dolayısıyla gazel ilk dönemlerde kasidelerin nesib kısımlarıydı. Bu görüşü destekleyen bir husus da eldeki bu şiir parçalarını medhiye bölümlerinin takip etmesidir. İran edebiyatında bilinen gazel şeklinin gelişmiş örneklerini Enverî (ö. 12. yy. ikinci yarısı), Hakanî-i Şirvânî (ö. 1199) gibi şairlerde görüyoruz. Nizamî (ö. 1214?) ve özellikle Sadî (ö. 1291) ile gazel artık gelişmesini tamamlar. Selman (ö. 1376) ve Hafız (ö. 1390) gazelin en güzel örneklerini sunarlar. Gazelde şairin adının/mahlasının söylenmesi geleneğinin ise tasavvufî şiirler vasıtasıyla olduğu düşünülmektedir. İlk dönem Arap ve İran şiirinde şairier sanki sevgililerini düşünmek ve anlatmaktan kendi adlarını anmaya fırsat bulamamış gibidirler. Fakat tasavvufî şiirlerde şairler çoğu zaman kendilerine hitap ederler ve bu da genellikle kendi adları veya adlarının yerini tutan mahlaslarıyla olurdu. Zira tasavvuf bir açıdan insanın kendisine yönelmesidir.

     

    Gazelin İran edebiyatında günümüzdeki anlamıyla yer alması Selçukluların son dönemlerinde olmuştur. Bunun iki sebebi olduğu ileri sürülmektedir. İlki sofilerin kendi düşünce ve hayat görüşlerini ifade etmede gazel formunu kasideye göre daha elverişli görmeleri ve bu amaçla gazele daha önem vermeleridir. İkincisi ise Gaz-neliler olsun Selçuklular olsun, İran edebiyatının gelişme gösterdiği coğrafyadaki hakim otoritenin güç kaybetmesiyle şairlerin de büyük edebiyat merkezleri ve övülecek güçlü hükümdarları bulamamaları; bu bağlamda Moğol hükümdarlarının bu coğrafyadaki tahribatları dolayısıyla bunlara kaside sunulmaması. Bu iki sebep neticesinde kaside önemini kaybederken gazel ön plana çıkmıştır.

    Örnekler incelendiğinde gazelin İran edebiyatında üç koldan geliştiği görülür. Bunlardan ilki Sebk-i Horasanı adı verilen açık, anlaşılır, mantıklı ve gerçekçi bir düzlemde duyguların ifade edildiği gazellerdir. Rûdekî, Ferruhî gibi şairler bu akımın temsilcileridir. İkinci koldaki gazeller Sebk-i Irak-ı Acem adı verilen ve dilin etkileyici bir şekilde kullanıldığı, hayal gücünün öne çıktığı, dinî ve tasavvufî anlayışın yansıdığı gazellerdir. Sebk-i Hindi adx verilen kolda yazılan gazellerde ise şairin duyguların gelişine kendisini bırakmadığını, duygu ve hayallerin akıl kontrolünde derin anlamlar ile ifade edildiği görülür. Bu akımlardan ilkinin Horasan'da, ikincisinin İran Irak'ında, sonuncusunun ise Hind kıtasında doğup geliştiğini görüyoruz. Diğer bir ifade ile bu akımların doğup geliştikleri mekânlar bu akımlara ad olmuştur.

    Gazelin 13. yy.da Türk edebiyatına İran edebiyatından geçtiğini görüyoruz. Molla Camî (ö. 1492), Örfî-i Şirazî(ö. 1591), Sâib-i Tebrîzî (ö. 1670-71) Anadolu sahasındaki şairler üzerinde etkili olan isimlerdir. İlk örnekler genellikle dinî-tasavvufidir. Şeyyad Hamza (ö. 1348'den sonra) Hoca Dehhanî (ö. 1361 'den sonra) gibi isimler dinî-tasavvufî olsun veya olmasın gazeli Türk edebiyatında geliştiren şairlerdir.

    14. yy.da kendisine has üslubuyla Kadı Burhaneddin (ö. 1398) ve Hurufî inancını şiirlerinde işleyen Nesimî (Ö.1404?) gazelin gelişmesinde katkısı olan şairlerdendir. Aşık Paşa'nm da (ö. 1332) Yunus'u andıran gazelleri vardır. Fakat bu dönemde etkisi uzun, sürekli ve yaygın olan şair Ahmedî'dir.

    15.  yy. başlarında Ahmed-i Dâî (ö. 1421'den sonra) pek çok gazel söylemiş olmakla birlikte asıl, gazelin Türk edebiyatında yaygınlaşmasında ve yerleşmesinde Şeyhî (ö. (ö. 1431 ?), Ahmed Paşa (ö. 1496-97) ve Necati (ö. 1509) önemli rol oynamışlardır. Necatı döneminin gazel üstadı kabul edilmiştir. Bu dönemin şair padişahı Fatih Sultan Mehmed (ö. 1481) ve şehzadesi Cem Sultan da (ö. 1495) gazel vadisinde pek çok güzel şiir yazmıştır.

    16.  yv'.da devletin başkentinde:

    Meddah olalı çeşm-i gazâlânına Bakî

    Öğrendi gazel tarzını Rûmun şuarâsı sözlerini söyleyen Bakî (ö. 1600) ile devktin payitahtından çok uzaklarda, fakat önemli bir kültür merkezinde:

    Gazeldir safâ-bahş-ı ehl-i nazar

    Gazeldir gül-i bostan-ı hüner diyen Fuzulî gazel şeklinin edebiyattmızdaki en güzel örneklerini vermişlerdir. Bu yüzyılda Hayalî (ö. 1556-57), Zatî (Ö.1546), Nev'î (ö. 1599), Rflhî-i Bağdadî de (ö. 1605/6) güzel ve etkileyici gazel yazan şairlerim izdendir. Dönemin şiir hocası Zatî (ö. 1546) çok gazel yazan şairlerdendir. Yine bu dönemde ondan fazla gazel yazan şair ise devrin şair padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman'dır (ö. 1566).

    17. yy. da Nailî (o. 1666) yukarıda işaret ettiğimiz Sebk-i Hindî ekolü yolunda şiir yazmıştır. Yine bu yüzyılda Nahi (ö. 1712), gazele fikri, sosyal yaran sokmuştur.

    18. yy.da Nedim (ö. 1730) yatın bir dille ifade edilen beşerî aşkı, rintliği. Şeyh Gâlib (ö. 1799) ise kendisine has bir üslubuyla tasavvufi inceliği gazellerinde öne çıkarmışlardır. Nedim;

    Nef î vadi-i kasâidde sühan-perdâzdır Olamaz amma gazelde Bakî vil Yahya gibi sözleri ile gazelde kendisinden önce yaşamış iki gazel üstadını anmaktadır.

    19. yy. da Endenınlu Vasıf (ö. 1824 ) ve Enderunlu Fazıl (ö. 1810) ile gazellerdeki aşk temi eski konumundan, yüksek mertebesinden sokağa inmiş, fakat bu Nedim'deki etkileyicilik ve zerafette olmamış, yer yer bayağılığa düşmüştür. Encümen-i Şuarâ adı verilen şairler topluluğu tasavvuf! bir renk de verdikleri şiir anlayışlarını gazele de yansıtmışlar, fakat bu vadiye yeni bir ruh verememişlerdir.

    Türk edebiyatında bazı şairlerin gazellerin beyit sayısı ile ilgili olarak belli tercihlerinin bulunduğu söylenebilir. Bakî ve Nailî'nin beşer beyitli, Fıızulî'nin yedi beyitli. Şeyh Gâlib'in ise dalıa fazla sayıda beyitle gazel yazmayı tercih ettiği görülmektedir.


    ÖRNEKLER

    Örnek: 1

    Aşağıdaki gazel aynı konuyu geliştirerek ve devam ettirerek işlemektedir. Bu açıdan yek-âhenk gazel örneğidir. Mısraları kafiyeli (musarra) ilk beyit matla beyti, son beyit ise hem makta hem de mahlas beytidir.

    Mecnûn ki mülket-i gam-ı Leylîde şâh idi Âhı duhânı başına çetr-i sryâh idi

    :.      Mecnûna yolda nâka-i Leylînin izleri Gündüzle âfitâb idi giceyle mâh idi

    Mecnûn diyâr-ı gamda özün kılmış idi hâk Mülar değildi sinesi üzre giyâh idi

    Mecnûn ki cism-i zerdini ber-bâd kıldı âh Gûyâ ki hınnen-i gam-ı Leylîde kâh idi

    Mecnûna kamet ü ruh-ı Leylîsiz Emriyâ Bâg-ı cihanda serv iie gül şeki-i âh idi (Emrî)

    Örnek: 1

    1.     Mecnun ki Leylâ'nın kara gam ülkesinde sultan idi; âhmm dumanı ise başına siyah gölgelik idi.

    2.     Mecnûna yolda Leylâ'nın devesinin ayak izteri gündüz güneş, gece ise ay idi.

    1). Gam ülkesinde Mecnûn kendisini toprak eylediği için göğsünün üzerindekiler kıl değil (bu topraktan biten) otlardı.

    4. Saranp solmuş bedenini âhınm rüzgârınm önüne kattığı Mecnun, sanki Leylâ'nın aşkının harma-nındaki  bir saman çöpü idi.

    58

    M. Â. YEKTA SARAÇ

    •     Örnek: 2

    Aşağıdaki gazelin teması aşk olmakla birlikte beyitler, sevgilinin boyunun yüksekliği, aşığına yüz vermemesi, bağ bahçe gezintisinin deniz sefasına yeğ tutulması, bülbülün gülün aşkıyla yanık yanık ötmesi, baharın gelmesi gibi birbirinden farklı konuları dile getirmektedir. Bazı beyitler arasında bulunan ilişki ise dolaylı bir yolladır.

    1.       Serv ile kametine kimse demez hem-serdir Müntehâ kametin ondan dahi bâlâ-terdir

    2.       Gül derin gülmez açılmaz bana ol gonca-dehen Gâlibâ hep yüzüne gül dediğime terdir

    3.       Seyr-i deryaya ne hacet dem-i sahra geldi Gûyiyâ sahn-ı çemen şimdi yem-i ahdardır

    4.      N'oia gül şevkine çalıp çağırırsa bülbül Mutrıbâ ol dâhi başka başına mehterdir

    5.       Söyle şol kan olacağı bize sunsun Bakî Nevbahâr erdi gedâlar içecek demlerdir (Bakî)

    •     Örnek: 3

    Aşağıdaki gazelin matla beytinin ikinci mısrası son beytin ikinci mısrasında tekrar edilerek "redd-i matla" yapılmıştır.

    1.      Her üstühân-ı pehlû k'am kucdu cism-i zerd 01 râ-dui"ur ki ortaya almıştır onu zerd

    5.     Ey Emrî! Leylâ'nın  boyu ve yanağı olmadığı takdirde dünya bahçesindeki selvi ve gül  âh şekli gibidir. (Âh kelimesinin elif harfi serviye, he harfi de güle işaret etmektedir.). Örnek: 2

    1.     Kimse senin boyuna servi ile aynı boydadır, birbirine benzer, diyemez. Yüksekliğinin sonu görünmeyen boyun ondan dahi yüksektir.

    2.     Gül derim, ama o gonca ağızlı bana açılmaz. Galiba hep yüzüne gül dediğime gücenmiştir.

    3.     Denizde, suda gezintiye ne hacet var! Sahralarda gezme vakti geldi. Çimenlikler sanki şimdi yeşil bir denizdir.

    4.     Bülbülün gülün aşkıyla ötmesinde şaşılacak ne var! Ey mtıtrib! O da kendi başına mızıkacıdır, .¦î.    Bakî. güzele söyle de bize şarap sunsun. Bahar erişti, fakirlerin içeceği zamandır.

    Örnek: 3 I.    Sararmış bedenimin kucakladığı göğüs kafesinin her bir kemiği, (sarı anlamındaki) "zerd" kelimesinin ortasındaki râ harfi gibidir.

    59

    KLÂSİK EDEBİYAT BİLGİSİ   BİÇİM - ÖLÇÜ - KAFİYE

    2.       Kaşın yüzünde ey gül-i ra'nâ-yı bâg-ı hüsn O! râ-durur ki ortaya almıştır onu verd

    3.       Gönlüm içinde hançeri şekli nigârımm 01 râ-durur ki ortaya almıştır onu merd

    4.       Şol râ ki desti dâmen-i mihre urup-durur Ol râ-durur ki ortaya almıştır onu gerd

    5.       Cismim k'ihata kıldı onu Emrî sanlık

    01 râ-durur ki ortaya almıştır onu zerd (Emrî)

    •     Örnek: 4

    Bakî aşağıdaki gazelinin 5. beytinde mahlasını zikrettikten sonra gazele devam etmektedir. Bu tarz gazeller "müzeyyel gazel" olarak adlandırılır. Mahlas beytinden sonraki beyitler medhe dairdir.

    1.       Dîvân ider vakt-i seher nevrûz-i sultanî meğer Devrân ufuktan gösterir taht-ı zümürrüd tâc-ı zer

    2.       Âlem müzeyyen pertev-i hurşid-i âlem-tâb ile Nat'-ı serâser saldılar rûy-ı zemîne ser- be-ser

    3.       Fasl-ı şitâda beyzâ -i sîmîn idi güy-i zemîn Aldı kanadı altına sîmurg-ı zeiTÎn-bâl ü per

    4.       Hâb-ı ademden dîde-i ezhârı bî-dâr eyledi Tahrîk-i bâd-ı subh-dem âvâze-i mürg-i seher

    2.     Ey güzellik bağının parlak, iki renkli gülü! Senin yüzünde kaşın (gül anlamındaki) "verd" kelimesinin ortasındaki râ harfi gibidir.

    3.     Sevgilimin gönlüm içindeki hançer şekli "merd" kelimesinin ortasındaki râ harfi gibidir.

    4.     (Aşk ve mahabbet ile güneş anlamlarındaki) mihr kelimesinin eteğini tutan (sonunda bulunan) râ harfinin eli, "gerd" kelimesinin ortasındaki râ harfi gibidir.

    5.     Ey Emrî, sanlığın kapladığı bedenim san anlamdaki "zerd" kelimesinin ortasındaki râ harfi gibidir. Örnek: 4

    1.     Devran ufuktan zümrütten taht ve altın bir tac gösterir. Meğer sultan nevruzu seher vakti divanı toplamış.

    2.     Bütün dünya alemi aydınlatan güneşin ışığı ile süslenmiş. Baştan başa yeryüzüne değerli serâser kumaşından bir yaygı serildi.

    3.     Yuvarlak, bir lopu andıran dünya, kış mevsiminde sanki altın kanatlı bir simurg kuşunun kanadı altına aldığı beyaz bir yumurta gibi idi.

    4.     Sabah vakti esen rüzgârın etkisi ve seher vakti öten kuşun ötüşü yokluk uykusundan çiçeklerin gözlerini açtı da onları uyandırdı.

    60

    M. A. YEKTA SARAÇ

    5.       Bakî nisâr-ı makdem-i sultân-ı âlî şân içün Destinde şâh-ı gül tutar lâ'Iîn tabak lQ'lü-yi ter

    6.       Sultân Murâd-ı tâc-ver fermân-revâ-yı bahr u her Sâhib-kırân-ı dâd-ger şâhenşâh-ı âlî-nazar

    7.       Destân-serây-ı midhâti şâh-ı tarabda nagme-sâz Tavûs-ı baht u devleti bâm-ı felekte cilveger   (Bakî)

    Örnek: 5

    Aşağıda "mutavvel gazel" adı verilen uzun gazel örneği bulunmaktadır. Yedinci beytin ikinci mısrası son beyitte tekrar edilmiş, yani "redd-i mısra" yapılmıştır.

    1.       Çün kıyam etti ezelde kâmet-i bâlâ-yı aşk Yer yerin koptu sadâ-yı "rabbiye'l-â'lâ"-yı aşk

    2.       Çarha girdi çarh u eşya tuttu bir kezden semâ' Çünki çalındı ezel bezminde bir dem nây-ı aşk

    3.       Dil "nefahtü ffhi m in ruhî" deminden cân bulur Sûr-ı İsrâfîl-veş kılsa sadâ surnây-ı aşk

    4.       Yine saldı sayesin devlet hümâsı başıma Yine kıldı gönlümün kâfin makam ankâ-yı aşk

    5.       Seylden leşker çekip kaldırdı âteşten alem Yaktı vü yıktı vücûdum âlemin dârâ-yı aşk

    5.     Ey Bakî, gül dalı, şanı yüce sultanın gelişini kutlamak maksadıyla saçmak için elinde inciler bulunan la'iden bir tabak tutar,

    6.     Fermanı karada ve denizde geçerli tac taht sahibi Sultan Murad, adalet sahibi ve dilediğini yapmaya muktedir (olan), yüce bakışlı sultanlar sultanı.

    7.     Övgüsüne destanlar okuyan mutluluk dalında nağmeler düzmckte. Bahtının ve saadetinin tavusu felek damında görünmekte.

    Örnek: 5

    1.     Ezelde aşkın yüksek boyu kalkıp kendini gösterdiğinde aşkın "Benim yüce Rabbim" sözü her taraftan yükseldi.

    2.     Ezel meclisinde bir an aşk neyi üflendiğinde felek dönmeye başladı, bütün varlıklar hep birden semaya başladı.

    3.     İsrafil'in suru gibi aşk zurnası öttüğünde gönül "Ben ona ruhumdan üHedim" ayetinin nefesiyle can bulur.

    4.     Devlet hüması yine benr gölgesi altına aldı. Anka kuşunu andıran aşk, yine Kaf dağını andıran gönlümü makam kıldı.

    5.     Aşk hükümdarı seli andıran askerler toplayıp ateşten sancak kaldırıp varlık alemimi yaktı ve yıktı.

    KLÂSİK EDEBİYAT BİLGİSİ   BİÇİM - ÖLÇÜ - KAFİYE

    6.      Yâ ilâhi ben bir avuç toprağa senden meded Aktı geldi üstüme cûş eyleyip deryâ-yı aşk

    7.       Yine oldu âlem içre her taraffan hây u hûy Var ise girdi melâmet şehrine rüsvâ-yı aşk

    8.       Pây-ı ikdam ile bil başa varılmaz kûh-ı derd Kat' olunmaz kuvvet-i bâzû ile sahrâ-yı aşk

    9.       Hâk-i cismim zerre zerre raksa girdi şevkten Çün tecelli eyledi mihr-i cihân-ârâ-yı aşk

    10.     Var durur âlemde her surette bir mâ'nî-i hâs Lik suret âlemine sığmadı mâ'nâ-yı aşk

    11.     Katrede deryayı zerrât içre mihr-i enveri Seyr eder ger dîde-i irfan açar dânâ-yı aşk

    12.     Ka'beyi büthâneden fark eylemezse vechi var Dost dîdârın görür her yerde cân bînâ-yı aşk

    13.     Bir fakîriz kim gınamız var inâdan çün bizi Etti müstâgnî iki âlemden istiğnâ-yı aşk

    14.     Kasd edicek Ka'be-i maksûda kûy-ı vahdete Bir kademde erişir pây-ı cihân-peymâ-yı aşk

    15.     Ey Usûlî hâdîsât etfâli yer yer yügrüşür

    Var ise girdi melâmet şehrine rüsvâ-yı aşk     (Usulî)

    61

    6.

    7.

    9. 10. II. 12.

    13. 14.

    15.

    Ya ilâhî! Ben bir avuç toprağa yardım et. Aşk deryası coşarak akıp üstüme geldi. Yine âlem içinde her taraftan bir kargaşa koptu. Aşktan rezil rüsvay olan âşık melamet şehrine girmiş olsa gerek.

    Bunu bil, gayret ayağı ile derd dağı aşılmaz. Aşk sahrası kol gücü ile geçilmez. Bedenimin toprağımın her bir zerresi aşktan raksa girdi. Zira aşkın cihanı süsleyen güneşi tecelli etti. Her görünen surette kendisine has bir anlam vardır. Fakat aşkın manası suret âlemine sığmaz. Aşk bilgesi irfan gözünü açarsa bir damla suda deryayı, zerreler içinde de parlak güneşi seyreder. Kabe'yi puthaneden fark edemezse bunun bir sebebi var. Çünkü âşığın gören gözü her yerde dostun güzelliğini görür.

    Biz fakiriz, ama dert ve tasaya doymuşuz. Zira aşkın istiğnası bizi iki aleme de muhtaç bırakmadı. Maksud Ka'be'sine ulaşmayı dilerse aşkın dünyayı dolaşan ayağı bir adımda vahdet/birlik mekânına erişir.

    Ey Usulî! Hadiseler koşuşturan çocuklar gibi cereyan etmekte. Aşktan rezil rüsvay olan melamet şehrine girmiş olsa gerek.

    bZ

    M. A. YEKTA SARAÇ

    Örnek: 6

    "Müsammat gazel" örneği olan aşağıdaki şiirin vezni dört mefâîlün'dür. Mısra-larm eşit olarak ikiye ayrılmasıyla beyitler dört mısra haline gelir.

    1.       Meni candan usandırdı / cefâdan yâr usanmaz mı Felekler yandı ahundan / muradım şem'i yanmaz mı

    2.       Kamu bîmârına canan ,/ devâ-yı derd eder ihsan Niçün kılmaz bana derman / beni bîmâr sanmaz mı

    3.       Gamım pinhân dutardım men / dediler yâra kıl rûşen Desem ol bî-vefâ bilmen / inanır mı inanmaz mı

    4.       Şeb-i hicran yanar canım / döker kan çeşm-i giryânım Uyarır halkı efgânım / kara bahtım uyanmaz mı

    5.       Gül-i ruhsânna karşu / gözümden kanlu akar su Habîbim fasi-ı güldür bu / akar sular bulanmaz mı

    6.       Değildim ben sana mail / sen ettin aklımı zail Mana ta'n eyleyen gafil / seni görgeç utanmaz mı

    7.       Fuzûlî rind-i şeydâdır / hemîşe halka rüsvâdır

    Sorun kim bu ne sevdadır / bu sevdadan usanmaz mı   (Fuzulî)

    Örnek: 6

    1.     Sevgili beni candan usandırdı, kendisi cefa etmekten usanmaz mı? Göklere çıkan âhımın ateşinden felekler tutuştu, halâ muradımın mumu yanmaz mı? (Talihim dönmez mi?)

    2.     Sevgili bütün hastalarına, yani âşıklarına şifa vermekte. Niçin bana şifa vermez, yoksa beni hasta sanmaz mı (âşık olarak kabul etmez mi?).

    3.     Ben (aşk) derdimi gizlerdim. Sevgiliye açıkla (derdini) dediler. Söylesem bilmem, inanır mı inanmaz mı?

    4.     Hicran gecesi canım yanar, ağlayan gözlerim kan döker. Bütün insanları feryadım, iniltilerim uyandırır da kara bahtım uyanmaz ını?

    5.     Gül gibi yanağına karşı gözümden kanlı yaşlar akar. Sevgilim, gül mevsimidir, bahar gelmiştir, (kanlı gözyaşlanın dolayısıyla) bu akar sular bulanmaz mı? Şair "Bahar mevsimi tabiat yeşile boyanır, nehirler akar. Benim döktüğüm gözyaşları ise nehirleri kana bulayarak bu tabloyu bozar." demektedir.

    6.     Ben sana meyletmemiştim, benim aklımı başımdan sen aldın. Beni (sana bu denli tutkun olduğumdan dolayı) kınayan gafil kişi, seni (bu güzelliğini) görünce (beni kınadığından dolayı) utanmaz mı?

    7.     Fuzulî kendinden geçmiş çılgın bir âşıktır. Sorun ona, bu ne sevdadır, bu sevdadan usanmaz mı? Beyitte geçen rind, dünyaya fazla önem vermeyen, üzüntü ve kederi aynı şekilde değeriendiren. hayata olumlu bakan âşık tipidir.

    KLÂSİK EDEBİYAT BİLGİSİ   BİÇİM - ÖLÇÜ - KAFİYE

    63

    Örnek: 7

    Aşağıdaki şiir "müselsel gazel" örneğidir. Kafiyelerinin cinaslı kelimelerle yapılmış olması şiiri, söz sanatları açısından da değerli kılmaktadır. Bu gazel Divan şiirinde nadir görülen örneklerdendir.

    1.       Her kaçan nâz ile dilber yüzünün üzre basar Hâk-i pây-ı tûtiyâsı arturur nûr-ı basar

    2.       Gerçi kim gülzâr-ı hüsn içre nesîm-i \utf eser 01 yüzi gülde velî bûy-ı vefadan yok eser

    3.      Ok gibi her kim yolunda togru olursa eğer Yâ kaşın sevdası kurbân olduğum kaddin eğer

    4.      Gerçi şem'-i âlem-ârâ nûr ile kendin bezer Ay yüzün gören şehâ onun yüzinden bin bezer

    5.       Emrî gamzen tîri üzre cân virüben kef geçer Ya'nî sen kaşı kemanın kulu kurbânı geçer    (Emrî)

    Örnek: 8

    Aşağıdaki gazelin bir mısrası Türkçe diğer mısrası ise Arapça yazılmış olduğundan "mülemma gazel" örneğidir.

    1.       Vaslın mana hayât verir firkatin memat Subhâne hâliki halaka'l-mevte ve'1-hayât

    2.       Hicranına tahammül eden vaslını bulur Tûbâ li men yüsâidühü's-sabru ve's-sebât

    Örnek: 7

    1.     Ne zaman dilber naz ile yüzünün üzerine bassa, tutiyayı andıran ayak toprağı gözün nurunu artırır.

    2.     Gerçi güzelliğin bahçesinde lütuf rüzgarı eser, ama o yüzü gülü andıran güzelde vefadan eser yoktur.

    3.     Eğer her kim yolunda ok gibi doğruluk ederse, o yayı andıran kaşına kurban olduğum boynunu eğer.

    4.     Gerçi âlemi aydınlatan mum kendisini bezer (süsler). Ama ey güzeller sultanı, senin ay gibi yüzünü gören onun yüzünden bin bezer.

    5.     Emrî oku andıran gamzen ile can verip kendinden geçer. Böylece sen kaşı keman gibi olanın kulu kurbanı olarak tanınır.

    Örnek: 8

    1.     (Ey Muhammedi) Sana kavuşmak, seninle birliktelik bana hayat, ayrılığın ise ölüm verir. Ölümü ve hayatı yaratan Yaratıcım, her türiü noksandan uzaktır.

    2.     Ayrılığına tahammül edebilen sonunda sana kavuşur Sabır ve sebatın yardım ettiği insan ne güzel insandır!

    64

    M. A. YEKTA SARAÇ

    5.

    Mihrindir iktinâ'-i mekâsıd vesîlesi

    Mâ şâe men erâde bihi'l-fevze ve'n-necât

    Dökmüş riyâz-ı tab'ıma barân-ı şevkini Men enzele'l-miyâha ve ahyâ bihi'n-nebât

    Hâk âferinişe sebeb etti vücûdunu Evcebte bi'z-zûhûri zûhûri'l-mukevvenât

    6.      İzid serîr-i hüsne seni kıldı pâdişâh A'lâ kemâli zatike fi ahseni's-sıfât

    7.       Kıldın edâ-yı na't Fuzûlî tamâm kıl

    Kellemte bi's-selâmi ve temmemte bi's-salât (Fuzulî)

    •     Örnek: 9

    Aşağıdaki gazelin beyit sonlarındaki kelime bir sonraki beytin ilk kelimesi olmaktadır. İade adı verilen bu söz sanatının yapıldığı gazellere "muâd" denilir.

    1.       Ey vücûd-ı kâmilin esrâr-ı hikmet masdan Masdarı zâtın olan eşya sıfatın mazharı

    2.       Mazharı her hikmetin sensin ki kilk-i kudretin Safha-i eflâke nakş etmiş hutût-ı ahteri

    3.       Ahteri mes'ûd olan oldur ki tab'-ı pâkinin Kâbil-i feyz ola lutfundan safâ-yı cevheri

    3.     Arzuları, maksatları elde etmek ancak senin lütfunla mümkündür. Onunla kurtulmayı isteyenin istediği şeydir.

    4.     Gökten suları indirip onunla bitkileri dirilten Cenab~ı Hak, benim şairlik bahçelerime senin hararetli aşkını yağmur gibi yağdırmış.

    5.     Hak, yaratılışa senin variığını vesile kıldı. Sen ortaya çıkışınla bütün kâinatın da ortaya çıkmasını sağladın.

    6.     Allah güzellik tahtına seni padişah etti. Zatının kemalini sıfatların en güzelleri içinde yükseltti.

    7.     Ey Fuzulî! Peygambere övgü şiiri yazma vazifesini eda etlin. Bu vazifeyi ona salât ve selâm ederek tamamla. (Bazı değişiklıklerie A. Nihat Tarian,F;«u/rD(van( Şerhi)

    Örnek: 9

    1.     Senin kemal halindeki variığın, hikmet sıriarının çıktığı yerdir. Zatından var olan eşya senin sıfatlarının göründüğü yerdir.

    2.     Her hikmetin ortaya çıktığı yer sensin. O kudret kalemin ile felekler sayfasına yıldız çizgilerini (hareket halindeki yollarını) resmetmişsin.

    3.     Yıldızı, bahtı yaver olan odur ki, temiz yaraüiışı onun asıl cevherinin temizliği, saHığı senin lutfundan feyz alacak kabiliyettedir.

    İKLÂSİK EDEBİYAT BİLGİSİ   BİÇİM - ÖLÇÜ - KAFİYE

    65

    4.       Cevheri ma'yûb olan nâkıs benim kim muttasıl Sâdedir hattın hayâlinden zamîrim defteri

    5.       Defter-i a'mâlimin hattı hatâdandır siyah

    Kan döker çeşmim hayâl ettikçe hevl-i mahşeri

    6.       Mahşeri eskim verir seylâba ger rûz-ı ceza Olmasa makbûl-i dergâhın sirişkim gevheri

    7.       Gevheridir ışk bahrinin Fuzûlî âb-ı çeşm

    Lîk bir gevher ki lutf-ı Hak onadır müşteri   (Fuzulî)

    Örnek: 10

    Aşağıdaki şiir "müracaa" adı verilen gazel örneğidir. Şair sevgilisi ile arasındaki konuşmayı "dedim" ve "dedi" sözleriyle bize nakletmektedir.

    1.       Dedim visaline ermek dedi hayâl-i muhal Dedim cemâlini gönnek dedi mübarek fâl

    2.       Dedim yüzümü yüzüne dedi ki sürme yüzünü Dedim tozunu gözüme dedi ki sürmedir al

    3.       Dedim ki kametin âfet dedi ne doğru haber Dedim ki kaşların eğri dedi ne eğri hayâl

    4.       Dedim yitirdi kemâlin dedi aya noksan Dedim ererdi cemâlin dedi güneşe zeval

    5.       Dedim ki Şeyhîyi aşkın dedi ki öldürüser Dedim harâmî gözüne dedi ki kanı helâl   (Şeyhî)

    Cevheri, özü kusuriu olan benim ki, daima gönül defterim senin hayalinden mahrumdur. Amel defterim, hata ve günahlarımın kayıtları ile kapkara olmuştur. Mahşerin korkunçluğunu hayal ettikçe gözüm kan döker.

    Ceza (mahşer) günü gözyaşımın incisi Allah'ın huzurunda kabul edilmezse gözyaşını mahşeri sele boğar.

    Ey Fuzulî! Gözyaşı aşk denizinin incisidir. Fakat bu öyle bir incidir ki, onun müşterisi Allah'ın lütfü, inayetidir. (Bazı değişikliklerle, A.N.Tarlan, Fuzulî Divanı Şerhi) Örnek: 10

    Sana kavuşmak... dedim. (Sevgili de bu) gerçekleşmeyecek bir hayaldir, dedi. Senin güzel yüzünü görmek... dedim. Talih yaverin olsun,dedi.

    Yüzümü yüzüne süreyim, dedim. Sürır.e yüzünü, dedi. Bari ayağının tozunu gözüme süreyim, dedim. Sürmedir, al, dedi.

    Senin boyun afettir, dedim. Ne doğru bir hüküm! dedi. Kaşların eğridir, dedi. Ne eğıi/\aıılış bir ha yal! dedi.

    Kemalin eksildi, dedim. Aya noksan gelmiş, dedi. Güzelliğin arttı, son noktasına ulaştı, dedim, Gü

    neş tepe noktasındadır, dedi.

    Şeyhî'yi aşkın... dedim. Öldürecek, dedi. Kan dökücü gözün... dedim. Döktüğü kan helâl, dedi,

    66

    M. A. YEKTA SARAÇ

    Örnek: 11

    Aşağıdaki gazel birden fazla şairin ortaiclaşa yazdıkları "müşterek gazel" örneğidir. Muhtemelen beyitlerin ilk mısraları Âhî'ye ikinci mısraları da Vasfî'ye aittir.

    1.       Gün toğmadık başını vatan-ı gam diyarıdır Merdümlerini gör gözümün yâr-ı garıdır

    2.       Bir sur çekti bürc-i bedende nıtâk-ı yâr Baştan ayağa mülk-i melâhat hisarıdır

    3.       Mecnûn ki yaptı başına murg âşiyânını Görenler onu dedi ki Leylî imândır

    4.      Zencîr-i ışkı boynuna kim taktı der isen Dâr-ı cihanda bir güzelin zülfi darıdır

    5.       Beyti ocağını sulayıp süpürüp silen

    Ahiyle Vasfînin gazel-i âbdandır   (Âhî - Vasfı)

    Örnek: 12

    Aşağıdaki gazelin ilk dört beytinin mısraları birbirleriyle kafiyelidir. "Zü'l-metâli", "zâtü'l-metâli" adları verilen bu gazellerin ahenkleri, tekrarlanan sesleri dolayısıyla güçlü olur.

    1.       Bir hüsn dahi bağladı hattan izâr-ı yâr Etrâf-ı bâg hûb olur olsa benefşe-zâr

    2.       Ebr-i bahâr-ı hüsndür ol zülf-i müşg-bâr Yağdı izan bâama hat sanma zinhar

    Örnek: II

    1.     Güneşin doğmadığı (mutsuz) başım gam vatanının ülkesidir. Gözbebeklerim ise (o vatanı terk etmek zorunda kalan) mağara arkadaşlarıdır.

    2.     Sevgilinin kuşağı beden burcunu kuşattı. Artık o baştan ayağa güzellik mülkünün hisarıdır.

    3.     Başına kuşların yuva yaptığı Mecnun'u görenler bu Leylâ'nın yaptığı binadır, dediler.

    4.     Aşk zincirini başıma kim taktı dersen o, bu dünya yurdunda (dünya darağacında) bir güzelin saçının darağacıdır.

    5.     Evini ocağını sulayan, silip süpüren Ahî ile Vasfi'nin bu güzel gazelidir. Örnek: 12

    1.     Sevgilinin yanağı hattan bir güzellik daha elde etti. Zira bahçenin etratı menekşe tarlası olsa güzel olur.

    2.     O misk kokulu saçlar, güzellik baharının bulutudur. Onun yanağının bağına bahar yağmuru yağdı. Sakın ha, onu hat sanma.

    KLÂSİK EDEBİYAT BİLGİSİ   BİÇİM - ÖLÇÜ - KAFİYE

    67

    3.       Gülzâr-ı hüsnü olmaz idi böyle sebze-zâr Akıtmayaydı yaşımı çok çok o gül-izâr

    4.       Estirmeyeydi sarsar-ı ahım cefâ-yı yâr Mir'ât-ı hüsnü olmaz idi böyle pür-gubâr

    5.       Bakî izâr-ı yârda hat sanma görünen Zen-âltır ki mihr-i münîr etti aşikâr   (Bakî)

    3.     O gül yanaklı güzel, benim yaşımı o denli çok akıtmasaydı güzelliğinin bahçesi böyle yeşillik olmazdı.

    4.     Sevgilinin eziyeti ahimin rüzgarını böyle şiddetle estirmescydi güzellik aynasının yüzü böyle toz toprak olmazdı.

    5.     Bakî, sevgilinin yanağında görüneni hat sanma. Onlar ışık saçan güneşin ortaya çıkardığı, görünmesini sağladığı zerrelerdir.


     

     

  • Ek Kaynak-Müstezad Nedir: Tanımı, tarihçesi, örnekleri

    MUSTEZAD

    Kaynaklar:Mütercim Asım, Kamus rerciimesi, c. 1. s. 1157; Mehmet Rifat, Mecâıniü'l-Edeh, s. 272; Muallim Naci, Istılâltât-ı Edcbiyye-Edelnyat Terimleri, s. 116; Tehânevî, Ke^şâfu Istılâhâti'l-Fiinûıu c. II, s. 296; Celâleddin Hümâî, Fiimuhi Belagat ve Smâât-ı Edebî, s. 220; Ali Şîr Nevâyî, Mîıâıüi'l Evzân, s. 117; Bursalı Mehmet Tahiı-,0«)ia/i/( Müellifleri, c3, s. 48; İsmail Uabtb, Edebiyat BUgileri. s. 123; TDED, C.6, s. -töS; Tahırü'l-Mevlevî, Edebiyat Uigati, s. 110; Haluk îı:)ekten. Eski Tiırk Edebiyatı Nazım Şekilleri ve Anız, s. 33; Cem Dilcin, Örneklerle Türk Şiir Bilgisi, s. 20^1; Filiz Kılıç, &/« Türk Edebiyatı El Kitabı, s. 206; Ömer Famk Akün, "Divan Edebiyatı", DM, c. 9, s. ^K)7; H. İbrahim Şener, Alim Yıldız, Türk İslam Edebiyatı, s. 358;

     

     

    Müstezâd kelimesmin asıl anlamı artırılmak istenilen şey, demektir. Bir edebiyat terimi olarak, gazelden türetilen ve mısralannın birisi uzun birisi kısa olmak üzere belli vezinlerle yazılan nazım biçimidir. Mef ûlü meiâîlü mefâîlü feûlün vezniyle yazılan gazellerden türetilir. Beyitlerin mısra aralarına MePûlü feûlün cüz'leriyle yazılan kısa mısralar eklenir. Bu veznin dışında başka vezinlerle yazılanları da vardır. Eklenen kısa mısralar z^yâ^e adını alırlarlar. Bu mısraların vezinleri asıl şiirin vezninden ayrıdır.

    Kafiye düzeni dört şekilde olur. (Harflerin ilki uzun mısrayı, ikincisi kısa mısrayı gösteriyor):

    1. aa aa;    bb aa;    cc aa 3. ab ab;    ce ab;    dd ab

    2. aa aa;   bx aa;    cx aa 4. ab ab;   cx ab;    dx ab

     

    Ziyâdeleri veya uzun mısraları tekrar eden müstezâdlara mütekerrir müstezâd. eklenen ziyâde mısrası eğer kendisinden sonraki uzun mısranın başında da tekrarlanıyorsa ımidevver müstezâd, eğer ziyade mısrası uzun mısradan sonra değil de önce geliyorsa mııtatraf müstezâd adları verilir. Çok nadir de olsa bazı müstezâdlarda bu ziyâde mısraların iki olduğu da görülmüştür. Her beyitte ziyade mısraları iki olan müstezâdlara sâde, dört olan müstezâdlara ise çift adı verilir. En fazla gazel şeklinden türetilmekle birlikte, az da olsa rübâî müstezâdlar, kıt'a, hatta kaside müstezâdlar da görülür. İran edebiyatında beyitlerin mısraları aralarına ekleme yapılırken, nadir de olsa beyit sonuna yapılan ziyadelere de rastlanır.

     

    Müstezâdlar genellikle Mef'ûlü mefaîlü mefâîlü feûlün / Mef'ûlü feûlün vezniyle yazılır.

    Bunun dışında az da olsa:

    (a) Mef^ûlü meta'îlü mefa'îlü mefâ'îlü / Mefûlü mefS'îlü

    (b) Müfte'ilün müfte'ilün müfte'ilün fâ' / Müfte'ilün fa'

    (e) Mefâ'îlün mcfâ'îlün mefâ'îlün ınefâ'îlün / Mefâîlün Mefâîlün kalıplarıyla (sonuncusu mefaîlün'ün altı defa tekrarlanması dolayısıyla müstezâd-ı südâsiyye olarak adlandırılır) yazılan müstezâdlar da görtilmüştür. Müstezâdlar, konuları bakımından gazel ile benzerlik gösterir. Aşk, şarap, ayrılık, tabiat sıkça işlenir. Bunların dışında dinî-tasavvufî, konularda yazılanlara da rastlanır. Anlam bakımından diğer nazım şekillerinden farkı vardır. Ziyadelerin, yani eklenen mısraların okunmaması durumunda anlamda bir kopukluk olmaması lazımdın Başarılı bir müstezaddan söz edebilmek için iki şart lazımdır. Birincisi ziyade adı verilen bu parçalar çıkartıldığında şiirde anlam bakımından kopukluk görülmemesi, ikincisi bu ilâve mısraların şiire güzellik, etkileyicilik katması. Belki de bu sebepten dolayı, şairler bu şekle fazla cesaret edememişler ve neticede de müstezâdlar divanlarda fazlaca örneğine rastlanılmayan bir şekil olarak kalmıştır. Divan şiirinin tarihî süreci itibariyle fazlaca itibar edilmeyen bu nazım biçimi, şairlerin arasıra kalem oynattıkları bir şekil olarak görülebilir. İran edebiyatında müstezadın kafiye düzeninin uyumuna dikkat şarttır.


    Müstezadın Arap şiirindeki müveşşahtan türetilerek İran şiirinde kullanılmaya başlandığı, fakat yaygınlaşmadığı ileri sürülür. Selçuklular döneminde İran edebiyatında müstezâd görülmez. İlk müstezadın Mes'ûd-ı Sa'di-i Selman'a ait olduğu sanılır. Ali Şîr Nevâyî "Yine halk arasında söylenen bir şarkı türü vardır ki hezec-i müzemmeıı-i ahreb-i mahzûf vezninde ona beyit bağlayıp, beytin bir mısrasından sonra o bahrin iki rüknünü (cüzünü) ilâve edip şarkının nağmelerine uygun getirir-lenniş ve ona müstezâd derlermiş." dedikten sonra Mef'ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün ve mef'ûlü feûlün vezniyle yazılmış bir örnek verir.

    Anadolu sahası 'Ilirk edebiyatında tespit edilebilen ilk müstezâd örnekleri 14. yy .da Nesimi'ye (ö. 1404 ?) aittir. Daha sonra tarihî sıra itibariyle Şeyhî (ö. 1431?), Necatî (ö. 1509), Fuzulî (ö, 1556), Emri (ö, 1575), (Yahya Bey (ö. 1582), Nailî (ö. 1666), Nâbî (ö. 1712), Nedim (ö. 1730), Şeyh Gâlib (ö. 1799), Enderunlu Fazıl (ö. 1810),

    Leylâ Hanım (ö. 1848) gibi ünlü şairlerin şiirleri arasında bu şeklin örneklerine rastlıyoruz. En fazla müstezad yazan ise 45 adet ile Müstakimzade Sadeddin'dir (ö. 1787). Hüseyin Ayvansarayî'nin (ö. 1787) Eş'ârnâme-i Müslezâd isimli kendi dönemine kadar yazılmış müstezâdları topladığı bir şiir mecmuası vardır.

    Yeni edebiyat anlayışı çerçevesinde müstezada önem verilmiş, Servet-i Fünûncular, müstezadın bilinen vezin ve kafiye sisteminde değişiklik yaparak serbest müstezad adı verilen bir şekil denemişlerdir. Halk edebiyatında_ve(ieA://, ayaklı (burada yedek ve ayak, ziyâdenin karşılığıdır) adlarıyla daha çok kullanılmıştır. Fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün kalıbıyla yazılan müstezâdlara yedekli/ayaklı divan, Mefâîlün mefâîlün mefâîlün mefâîlün vezniyle yazılan müstezâdlara yedekli/ ayaklı semai, Mef'ülü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün kalıbıyla yazılan müstezada j^e-dekli/ayakh kalenderi, Fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün kalıbıyla yazılan müstezada ise yedekli/ayaklı selis adı verildiği görülür.


    ÖRNEKLER:

    Örnek: 1

    Aşağıdaki müstezadın vezni Müfte'ilün müfte'ilün müfte'ilün fâ' / Müfte'ilün fâ', kafiye düzeni ise ab ab, cc ab, dd ab şeklindedir.

    1.       Çihre-i zîbâsı onun gülşen-i candır Ha!k-ı cihâna

    Mâî ridâsı sanasın âb-ı revândır Bâg-ı cinâna

    2.       Mutrib-i devrân ile cananın elinden Nây gibi ben

    Nâle vü feryâd iderin hayli zamandır Kevn U mekâna

    3.       Cevr ider ol yâr bana hey meded Allah N'eyleyeyin âh

    Kime şikâyet ideyin şâh-ı cihandır Devr-i zamana

    r

    KLÂSİK EDEBİYAT BİLGİSİ   BİÇİM - ÖLÇÜ - KAFİYE

    Örnek: I

    1.     Onun güzel yüzü, insanlar için can gülşenidir. Onun mavi elbisesi cennet bahçesinin akarsuyudur.

    2.     Sevgilinin yüzünden zamanın çalgıcısı ile ney gibi hayli zamandır bütün kâinata inleyip feryat ediyorum.

    3.     O sevgili bana zulm ediyor. Meded Allah'ım! Neyleyim, kime şikayet edeyim? O zamanın cihan padişahıdır.

    4.       Bağrımı hûn etti benim fürkat-i cânân Mihnet-i hicran

    Sevgili yâr ayrılığı hey ne yatnandır Âşık olana

    5.      Nâz ile Yahya kulunun gönlünü aldı Odlara saldı

    Kûyına varıp garazum âh u figândır Olsa bahane (Yahya)

    Örnek: 2

    Aşağıdaki müstezadın vezni Mef'ûlü mefâîlü mefâîlü feûlün / Mef'ûlü feûlün olup kafiye sistemi de ab ab, cx ab, dx ab şeklindedir.

    1.       Ey şûh-ı kerem-pîşe dil-i zâr senindir Yok minnetin asla

    V'ey kân-ı güher onda ne kim var senindir Pinhân u hüveydâ

    2.       Sen kim gelesin meclise bir yer mi bulunmaz Baş üzre yerin var

    Gül goncasısm gûşe-i destâr senindir Gel ey gül-i ra'nâ

    3.      Neylersen edip bir iki gün bâr-ı cefâya Sabreyle de sonra

    Peymâne senin hâne senin yâr senindir Ey dil tek ü tenhâ

    4.       Bir büse-i can-bahşına ver nakd-i hayâtı Ger kâ'il olursa

    4.     Sevgiliden ayrı düşmek ve ayrılığın acısı benim bağrımı kan etti. Sevgili yar ayrılığı âşık olana hey ne yamandır.

    5.     Naz ederek Yahya kulunun gönlünü çaldı, onu ateşlere saldı. Maksadım onun bulunduğu yere varıp acı ile feryat etmektir. Buna bir vesile olsa...

    Örnek: 2

    1.     Ey cömert şuh güzel, bu inleyen âşık gönül senindir. Bundan dolayı asla minnet duyma. Ey cevher madeni. Onda açık gizli ne varsa senindir.

    2.     Sen ki meclise gelirsin, sana yer mi bulunmaz. Baş üzre yerin var. Gül goncasısın. senin yerin sa nğın kenarıdır, gel ey parlak (iki renkli) gül gibi olan güzel!

    3.     Ey gönül! Nasıl yapıp yap, bir iki gün eziyet yüküne sabr et. Sonunda kadeh senin, ev senin, sevgili senindi; hem de tek başına.

    4.     Eğer kabul ederse can veren bir öpücüğü karşılığında hayatını ver. Süz senindir, pazar senindir, ey çılgın aşık.

    Senden yanadır söz yine bâzâr senindir Ey âşıi<-ı şeydâ

    Çeşmânı siyeh-mest-i sitem kâicülü pür-ham Ebruları pür-çin

    Benzer ki bu dildâr-ı cefakâr senindir Bî-şüphe Nedîmâ   (Nedim)

    I    *\

    Gözleri sitemden kör kütük sarhoş. Kakülleri de kıvrım kıvrım. Kaşları çatık. Sanırım, bu eziyet eden güzel senin sevgilindir, ey Nedim! Bunda şüphe yok.


     

  • Özet (1. Ünite) Eski Türk Edebiyatına Giriş: Biçim ve Ölçü

    Eski Türk Edebiyatına Giriş: Biçim ve Ölçü
    Temel Bilgiler

     
    İslami Türk Edebiyatının ilk önemli eseri Kutadgu Bilig (1069).
    Doğu Türkçesi -> Karahanlılar, Çağataylar, Harezm çevresinde Altınorda, Memluk Kıpçakçası…
    Batı Türkçesi -> Eski Osmanlıca, Eski Türkiye Türkçesi ve Eski Anadolu Türkçesi de denir.
    Bu dilin ikinci dönemi Osmanlı Türkçesi olarak adlandırılır.
     
    Eski Türk Edebiyatı
    a)      Halk Edebiyatı
    b)      Tasavvufi Halk Edebiyatı (Tekke Edebiyatı)
    c)      Klasik Türk Edebiyatı (Divan Edebiyatı)
     
    Eski Türk Edebiyatı, 13. yüzyıl sonlarında başlayıp 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar devam eder. Estetik esaslarını İslami kültürden alır, Arapça ve Farsça kelimelere genişçe yer verilir, sanatlı söyleyişi önde tutan kuralcı ve gelenekçi bir türdür.
     
    Adlandırma Sorunu
    İran Edebiyatı etkisinde gelişmiş olan Eski Türk Edebiyatı, Tanzimat devrinde Edebiyat-ı cedide (yeni edebiyat) ile birlikte sona ermeye başlar.
    Şi’r-i Kudema (eskilerin şiiri)
     
    Eski Türk edebiyatı, havâs edebiyatı, sarây edebiyatı, Enderun edebiyatı, Edebiyât-ı Osmâniyye, Osmanlı şiiri, Divan edebiyatı, Ümmet edebiyatı, Ümmet çağı Türk edebiyatı, İslami Türk edebiyatı, Klasik Türk edebiyatı gibi adlarla adlandırılmıştır.
     
    Hammer Purgstal, E. J. W. Gibb gibi Batı’lı araştırmacılar, Eski Türk Edebiyatı için Osmanlı Edebiyatı, Osmanlı Şiiri gibi adlar kullanmışlar.
    Divan Edebiyatı tanımı -> Ömer Seyfettin (Öl. 1884) tarafından kullanıldı.
    Klasik Edebiyat, Klasik Türk Edebiyatı gibi tanımlamalar Fuat Köprülü(Öl. 1966)’ye aittir.
     
    Nesr-i Müsecca -> Süslü nesir
    Farsça’nın dilimiz üzerindeki etkisi/etkinliği daha ziyade sanat ve tasavvuf çevrelerinde göze çarpar, Arapça ise ağırlıkla eğitim kurumlarında görülür.
     
    Divan Şiirinde şiir dilinin kapısının açılması Arapça ve Farsça sözcüklerin bilinmesine değil, bu şiirin mecazlarla yüklü anlatımının kavranmasına bağlıdır.
     
    Divan Şiirinin Dönemleri
    a)      Oluşum Dönemi: 13. Yüzyıl sonu ile 14. Yüzyıl sonları. Önemli temsilcileri: Âşık Paşa (Öl. 1333), Gülşehrî, Şeyhoğlu Mustafa (Öl. 1401), Ahmedî (Öl. 1413), Şeyhî(Öl. 1431)…
    b)      1. Klasik Dönem: 15. Yüzyıl başlarından 17. Yüzyıl başlarına dek sürer. Ahmet Paşa (Öl. 1496), Necatî (Öl. 1509), Zatî (Öl. 1546), Fuzulî (Öl. 1556), Bakî (Öl. 1600, Nev’î (Öl. 1599), Hayalî (Öl. 1557), Taşlıcalı Yahya (Öl. 1582)…
    c)      2. Klasik Dönem: 17. Yüzyıl başlarından 19. Yüzyılın ikinci yarısına dek uzanır.Sebk-i Hindî (Hind Üslubu) adı verilen bu dönemin önemli temsilcileri, Fehîm-i Kadîm (Öl. 1647), Nâ’ilî (Öl. 1666), Nedîm-i Kadîm (Öl. 1670), Nef’î(Öl. 1635), Şeyh Gâlib (Öl. 1799)…
     
    Miftah Medreseleri -> İsmini Arap grameri ve belâgati ile ilgili Miftâhu’l-Ulûm adlı eserden alan Osmanlı dönemi öğretim kurumudur.
     
    Eski Türk Edebiyatında şiirlerin toplandığı üç tür kitap vardır:
    Divanlar
    Mesneviler
    Mecmû’a-i eş’ârlar
     
    Divanlar düzenlenirken şiirler, nazım şekilleri esas alınarak, kasideler -> tarih kıt’aları -> gazeller -> musammatlar -> ruba’iler -> kıt’alar -> beyitler ve mısralar şeklinde sıralanır.
     
    Gazeller; redifli gazellerde redifin son harfi, redifsiz gazellerde de kafiyenin son harfine göre sıralanırdı.
     
    Gazellerden sonra genellikle “mukatta’at” denilen kıt’a, rüba’i, matla, müfred gibi küçük hacimli şiirler yer alır.
     
    Küçük hacimli ve eksik Divanlara “dîvânçe” denir.
    Geniş hacimli ve zengin Divanlara “müretteb divan” denir.
     
    Şiir Mecmuaları / Antolojiler
    Önemlileri:
    Ömer b. Mezid à 1437 tarihli, Mecmû’atü’n-Nezâ’ir.
    Eğridirli Hacı Kemal à 1512/13 tarihli, Câmi’ü’n-Nezâ’ir.
    Edirneli Nazmi à 1524 tarihli, Mecma’u’n-Nezâîr.
    Pervane Bey à 1560 tarihli, Pervâne Bey Mecmû’ası.
     
    Divan Şiirinin Geleneksel Özellikleri
    Divan şiiri geleneği hem estetik değerleri belirler hem de muhtevanın sınırlarını çizer.
    Aynı konular ve olgular aynı estetik kurallarla söylenmek durumundadır. Dolayısıyla mevcut malzemeyi işlerken estetik değeri yukarılara taşıyabilmek ayırıcı özelliktir.
     
    Bu şiirde her motifin bağlı olduğu başka motifler vardır. Birbirine bağlı bu unsurlar “mazmun” kavramıyla anlatılır. Mazmun, kelimelerin ilk bakışta görünmeyen farklı anlamlarıdır.
     
    Şiirlerde mahlas kullanma geleneğine Kadı Burhaneddin (Öl. 1398) ve Kemal Paşazade (Öl. 1534) dışında uymayan olmamıştır.
     
    Biçim:
    Nazım Şekilleri / eşkâl-i nazm) à beyit(iki mısra) ve bend(ikiden fazla mısra)’dir.
     
    Beyitler à kaside, gazel, kıt’a ve mesnevi’lerde kullanılır.
    Beyit dışındaki mısralar musammat adıyla anılır -> Musammat à Bend
    Bendler à Musammat başlığı altında toplanır.
    Müselles à Her bendi üç mısra
    Murabba à Her bendi dört mısra
    Muhammes à Her bendi beş mısra
    Müseddes à Her bendi altı mısra
    Müsebba à Her bendi yedi mısra
    Müsemmen à Her bendi sekiz mısra
    Mütessa à Her bendi dokuz mısra
    Mu’aşşer à Her bendi on mısra
    Divan şiiri ahenk yönü çok kuvvetli bir şiir diline sahiptir.
    Ahengi sağlayan asli ögeler vezin ve kafiyedir.
     
    Şiir -> vezinli (mevzûn) ve kafiyeli (mukaffâ) söz olarak tanımlanır, sonradan buna muhayyelolma şartı da eklenmiştir.
     
    Fesâhat -> sözün kulağa hoş gelmesi ve manâsının açık olması.
     
    Fesih kelimelerin birbirleriyle uyumuna selâset denir.
     
    Tevhid içerikli divan şiirleri -> tevhid, münâcât, na’t ve mi’râciyye.
     
    Müselsel gazel -> Bütün mısraları aynı kafiyeyi taşıyan gazellere denir.
     
    İnşad -> Şiirin okunma biçimi
     
    Mevlid’in en önemli örneği Süleyman Çelebi (Öl. 1422) – Vesîletü’n-Necât
     
    Melâ’ike-i mukarrebîn – Yakın Melekler
     
    Kesret -> Çokluk
    Mâsivâ -> Allah dışında herşey
     
    Kur’an’ın ayetlerinin ve hadislerinin şiire yansıması iktibâs ve telmîh yoluyla olur.
    Şît peygamber -> Dokuma sanatına vakıf olması nedeniyle şiire konu olmuş.
    Nûh peygamber, uzun ömürlü olmasıyla vs.
    Dâvûd peygamber -> Sesinin güzelliği, demiri yumuşatması, İdris peygamber ilim ve irfan sahibi olmasıyla şiire konu olur.
    Ya’kub peygamber -> rü’ya yorumundaki ustalığıyla şiire konu edilir.
    Peygamber yahut veli kabul edilen; Hızır -> ilim irfan sahibi olması, İlyas ve İskender /Zülkarneyn ile birlikte karanlıklar ülkesine gidişi ile şiire konu olur.
     
    Tasavvufun divan şiirine girmesinde Ahmed Yesevî (Öl. 1166), Yunus Emre (Öl. 1320/21) ve Mevlânâ(Öl. 1273)’nın etkisi çoktur.
     
    Nesirde ilk örnekler sade nesir türündedir. Sinan Paşa(Öl. 1486)’nın Tazarrunâme’si süslü nesrin ilk örneği olarak kabul edilir.
     
    Eski Türk Edebiyatının kaynakları:
    Şu’arâ Tezkireleri / Edebiyat tarihleridir. Sehi Bey (Öl. 1548) tarafından yazılan Heşt Bihişt Batı Türkçesiyle yazılan ilk tezkiredir.
    Şakâiku’n-Nu’mâniyye ile Tercüme ve Zeyilleri (Zeyil = Ek)
    Taşköprîzâde(Öl. 1561) tarafından yazıldı.
    Mevki ve mesleklere göre kişiler hakkında bilgi veren eserler.
    Hadîkatü’l-Mülûk à padişahların, Hadîkatü’l-Vüzerâ à Vezirlerin, Hadîkatü’l-MeşâyihàŞehülislamların hayatını anlatan eserlerdir.
    Biyografik eserler.
    Çeşitli vilayetlerde yetişmiş meşhur kimseler hakkında bilgi veren eserler, Kâtip Çelebi(Öl. 1657)’nin yazdığı Süllem’ü-Vusûl ilâ tabakâti’l-fuhûl gibi genel ve geniş kapsamlı biyografi kitapları, şehir monografileri.
    Osmanlı Tarihleri.
    Âşık Paşazade(Öl. 1484)’nin tarihinden sonra her yüzyılda kendi ismiyle anılan tarih kitapları yazmış tarihçilerimizin kitapları; 15. Yüzyılda Neşrî, 17. Yüzyılda Solakzâde(Öl. 1657), Peçevî(Öl. 1649), Naîmâ (Öl. 1716), 18. Yüzyılda İzzî (Öl. 1755), Vâsıf (Öl. 1806), 19. Yüzyılda Cevdet Paşa (Öl. 1895) gibi.
     
    Bibliyografyalar.
    Taşköprîzâde tarafından yazılan ve oğlu tarafından genişletilerek çevirisi yapılanMevzû’âtü’l-Ulûm ve Kâtip Çelebi’nin Keşfü’z-Zunûn an-Esâmi’l-Kütübi ve’l-Fünûn, önemli kaynaklardır.
     
    Ansiklopediler.
    Şemseddin Sâmî -> Kamûsü’l-A’lâm
    Ahmed Rıfat -> Lugat-ı Târihiyye ve Coğrâfiyye
     
    Sözlükler.
    Mütercim Asım(Öl. 1819) -> Kamus Tercümesi
    Şemseddin Sâmî -> Kamûs-ı Türkî
    Ahmed Vefik Paşa(Öl. 1891) -> Lehçe-i Osmânî
    Muallim Naci -> Lügat-i Nâcî
     
    Edebiyat tarihleri.
    Klasik Edebiyat bilgisini konu alan eserler.
    Sürurî(Öl. 1562) -> Bahrü’l-ma’ârîf
    İsmâîl-î Ankaravî(Öl. 1631) -> Miftâhü’l-Belâga ve Misbâhü’l-Fesâha
    Süleyman Paşa(Öl. 1892) -> Mebâni’l-İnşâ
    Ahmet Cevdet Paşa -> Belâgat-i Osmâniyye
    Recaizade Mahmud Ekrem -> Ta’lim-i Edebiyyat
    Mehmet Rif’at(Öl. 1907) -> Mecâmi’ü’l-Edeb
    Ziya Paşa(Öl. 1880) -> Harabât (şiir antolojisidir)
     
    Bunların dışında yazışma örneklerini içeren Münşe’ât  kitapları.
     
    Fars Mitolojisi
    Cemşîd -> Şarabı buldu, eğlence ve saltanatının kudretiyle anılır.
    Dahhâk -> Cemşîd’i öldürdü, kötülüğün sembolüdür. Omzu yılanlı.
    Efrâsiyâb -> İran ülkesinin baş düşmanı Turan imparatoru. Kahramanlık sembolüdür.
    Ferîdun -> Dahhâk’ı öldürdü. 500 yıl hüküm sürdü. Adalet ve uzun ömür sembolü.
    Gâve -> Demirci, isyan çıkarıp Dahhâk’a karşı Ferîdun’a yardım etti.
    Nerîman -> Sâm’in babası, kahramanlık sembolü.
    Sâm -> Muniçihr’in büyük savaşçısı. Bir ejderi tek vuruşla öldürmüş.
    Zâl -> Sâm’in oğlu, Rüstem’in babası. Tüyleri beyaz doğduğu için babası onu Elbürz dağına bırakır. Simurg onu alıp besler. Ok atmasıyla meşhur.
    Rüstem. Efrasiyab’ı dize getirdi. Keykavus’u kurtardı. Heft-Han denilen tehlikeli geçitten geçmeyi başardı. Atının adı Rahş’tır.
    İsfendiyâr -> Heft-Han’dan geçebilen ikinci kişidir. Rüstem’le kapışır ve ölür.
    Kahraman -> Çocukken devler tarafından kaçırıldı. Gergedan sırtında ülkesine döndü. Kahraman-ı Katil adıyla anılır.
    Keyhusrev -> Büyük hükümdar, güç ve kudret sembolü.
    Keykubâd -> Adil bir hükümdar.
    Minuçihr -> 120 yıl saltanat sürmüş. Çok savaşlar kazanmış.
    Nûşirevân -> Kisrâ adıyla anılan ilk hükümdar. Tâk-ı Kisra adıyla anılan sarayıyla ünlü. Çanı ve adaletiyle ünlü.
    Husrev -> Şirin’e olan aşkı, Gülgûn ve Şebdîz adlı efsanevi atlarıyla meşhur.
    Siyâvuş -> İftiralar yüzünden haksız yere Efrasiyab tarafından öldürtülmüş.
    Bihzâd -> ressam.
    Fağfûr -> İskender zamanının Çin ve Asya imparatoru.
     
    Divan şiirine ait kozmoloji anlayışına göre gökyüzü feleklerden meydana gelmiştir.
    Dünya bu feleklerin merkezinde yer alır.
    Gökler onun üzerinde dizilmiş haldedirler.
    Her felekte bir seyyare (gezehen) vardır.
    Seb’a-i Seyyare
    Ay -> Kamer / Mah
    Utarid -> Merkür
    Zühre -> Venüs / Nahid
    Şems -> Güneş / Hurşid
    Mirrih -> Merih
    Zuhal -> Sartürn
    Müşteri -> Jüpiter
    Sekizinci felekte yıldızlar vardır.
    Güneş sultandır, ay vezir.
    Utarid katip, Zühre çalgıcı ve rakkase, Mirrih komutan, Müşteri kadı ve Zuhal hazinedar olarak kabul edilir.
     
    Felekler ulvi varlıklardır.
    Dört unsur / Anasır-ı Erba’a ise süfli varlıklardır.  
    Dokuz felek, babalar (‘abâ), dört unsur da analar (ümmehât) olarak hayal edilmiş, bunlardan Mevâlîd-i Selâse (üç çocuk) meydana gelmiş -> hayvanat, nebatat ve cemadat
     
    Şiirde sıklıkla bahsi geçen hayvanlar
    Bülbül -> hezâr / andelîb
    Şahin ve keklik -> Kebg
    Sülün -> Tezerv
    Güvercin -> Kebûter
    Papağan -> Tûtî
    Akbaba -> Kerkes
    Baykuş -> Bûm
    Karga -> Gurab / Zâg
    Yarasa -> Huffâş
    Çaylak –> Zegân
    Arslan -> Şîr / Gazanfer
    Kaplan -> Peleng
    Pars -> Bebr
    Âhû -> Gazal
    Eşek -> Har
    Sinek -> Meges / Zübâb
    Arı -> Zenbûr
    Karınca -> Mûr / Mûrçe
    Balık -> Mâhî
    Timsah -> Neheng
    Yılan -> Mâr / Su’bân / Efî
  • Özet (2. Ünite)-Eski Türk Edebiyatına Giriş: Biçim ve Ölçü

    Nazım Biçimleri

     
    Divan edebiyatı nazım biçimleri, beyitlerden oluşan nazım biçimleri, dört mısralı nazım biçimleri, bendlerden oluşan nazım biçimleridir.
    Vezinle yazılmış en küçük nazım birimine mısra denir.
    Mısra, bir edebiyat terimi olarak aruz vezniyle söylenmiş beytin yarısı anlamına gelir. Beyit, aruz vezniye yazılmış iki mısraya denir.
     
    Bağımsız şiirler halinde yazılmış olan beyitlere, ferd ya da müfred denir(ferd / müfred àTek).
    Müfredlerde iki mısra birbiriyle kafiyeli değildir.
     
    İlk beytin mısraları musarra(İki mısra birbiriyle kafiyeli) ise matla adını alır.
     
    Gazel ve kasidelerde birden fazla matla beyti kullanılabilir, bu tür manzumeler zâtü’l-metâliya da zü’l-metali adıyla anılır.
     
    Birbiriyle kafiyeli iki mısraya musarra ve mukaffa denir (Musarra’nın asıl anlamı “kapıyı iki kanatlı yapmak”tır, mukaffa’nın ise “en az iki şeyi baş başa getirmek”tir).
     
    Şiirin son beytine makta denir (makta’nın asıl anlamı “kesme yeri, bir şeyin kesildiği yer”dir).
    Her bakımdan kusursuz olan mısralara mısra’-ı berceste denir.
     
    Tek mısralara mısra’-ı âzâde ya da âzâde denir.
     
    Anlamı ancak başka beyitlerle tamamlanabilen beyitlere merhun beyit denir(merhun àrehinli).
     
    Beyitlerden oluşan nazım biçimleri; kaside, gazel, müstezad, mesnevi, kıt’a ve nazım
     
    Kaside
    İlk beytinin mısraları birbiriyle, diğer beyitlerin ikinci mısraları ilk beyitle kafiyeli, aynı vezinle söylenmiş, en az 15 beyit uzunluğundaki nazım biçiminin adıdır(kasideàkastetmek, yönelmek, doğru yolda olmak).
     
    Dini konulu olanlar dışındakiler övgü amaçlıdır.
    Memdûh’tan câ’ize almak için yazılmış şiirlerdir.
     
    Tam bir kasidede altı bölüm bulunur:
     
    Bölümleri:
    Nesib / teşbib
    15/20 beyit uzunluğundaki giriş bölümüdür. Konusu aşk olan kasidelerde bu bölüm nesib, farklı konulu olanlar teşbib adıyla anılır.
    Girizgâh
    Şairin övgüye başlayacağını bildirdiği 1 / 2 beyitlik kısımdır.
    Medhiyye (Maksad, maksûd)
    Kasidenin sunulduğu kişi övülür. Şiirin merkezidir. Dili genellikle ağırdır.
    Tegazzül
    Kaside içindeki gazeldir.
    Fahriyye
    Şairin kendi yeteneklerinden söz ettiği bölümdür.
    Du’a
    Şairin memduha dua ettiği bölümdür.
     
    Kaside de şairin mahlas beytine tâc beyt
    En güzel beyte beytü’l-kasîde
    Matladan sonraki beyte hüsn-i matla
    Maktadan önceki beyte hüsn-i makta denir.
    Matla beytinin tekrar etmesine tecdîd-i matla denir.
    Kimi şairler matla baytinin bir mısraını şiirin başka bir yerinde tekrar ederler, bu uygulamayaredd-i matla denir.
     
    Padişahın tahta çıkışını kutlamak için yazılanlara cülûsiyye denir.
    Bazı kasideler redifleri dikkate alınarak adlandırılırlar, su kasidesi gibi.
    Bazı kasideler kafiyelerinin “revî” harfine göre adlandırılırlar. Kafiyeler “R” harfiyle bitiyorsakasîde-i râ’iyye…
     
    Gazel
    Bir gazelin tüm mısraları aynı vezinle yazılır.
    İlk beytinin mısraları birbiriyle, diğer beyitlerin ikinci mısraları ilk beyitle kafiyeli, aynı vezinle söylenmiş, 5/9 beyitlik şiirlerin nazım biçimidir. Kısa metrajlı kasidelere gazel denir.
     
    Beş beyit à penç-beyt
     
    15 beyitten uzun gazellere gazel-i mutavvel
     
    Aşkın mutluluğu ve ye’sini konu edinen gazellere aşıkâne gazel
    Dünya zevklerini konu edinenelere rindâne gazel
    Sevgilinin güzelliği ve ona duyulan arzudan söz edenlere şûhane gazel
    Tasavvufi konulu olanlara sûfiyane ya da ârifane gazel
    Felsefi içerikli olanlara hikemî veya hakîmâne gazel adı verilir.
     
    Gazelin en güzel beytine şâh beyt, şeh beyt ya da beytü’l-gazel denir.
     
    Şairlerin mahlaslarını kelimenin  gerçek anlamını da çağrıştıracak şekilde kullanmaları hüsn-i tahallus (mahlası güzel kullanmak)
     
    Tüm mısraları kafiyeli gazellere müselsel gazel denir.
    Matla beytinin mısralarından birinin gazel içinde tekrarına redd-i matla
     
    Mahlas beytinden sonra birkaç beyti daha olan gazellere gazel-i müzeyyel (Müzeyyel àekli)
     
    Beyitler arasında konu bütünlüğünün olması yek-âhenk
     

    Farklı dillerden kelimelerin kullanıldığı, Arapça ya da Farsça kelimelerin de şiire dahil olduğu gazellere mülemma’ gazel
     
    İki ayrı şairin birlikte yazdığı gazellere gazel-i müşterek
     
    Halk edebiyatında divan, selis, kalenderi, sema’i ve satranç adı verilen gazel biçiminde şiirler yazımış/söylenmiştir.
     
    Müstezâd
    Gazelden türemiştir, mısralarının biri uzun diğeri kısadır. Eklenen kısa mısralar ziyade adını alırlar.
    Ziyadeleri ya da uzun mısraları tekrarlanan müstezadlara mütekerrir müstezad, ziyade mısraları uzun mısraların başında tekrarlanan müstezadlara müdevver müstezad denir.
    Anadolu’da yazılmış ilk müstezad örnekleri 14. Yüzyıl şairlerinden Seyyid Nesimi (Ölm. 1404?)’ye aittir. Servet-i Fünûn şairleri bu nazım biçiminde bir takım değişiklikler yaparak serbest müstezad adı verilen yeni bir biçim denemişlerdir. Müstezadlar halk edebiyatında yedekli, ayaklı adlarıyla çokça kullanılmışlardır.
     
    Kıt’a
    2 beyit veya daha uzun, matla ve mahlas beyti olmayan nazım şeklidir.
    Kıt’a da ilk mısralar serbest, ikinci mısralar kafiyelidir.
    Matla ve makta beyitlerine yer verilmemesi ve iki beyitli olarak da yazılabilmeleri ayırıcı özelliğidir.
    Kıt’a’ların iki beyitten uzun olanları da vardır, bunlara kıt’a-i kebire denir.
     
    Nazım
    Vezinli, kafiyeli söz anlamındadır.
    Kıt’a dan farkı, ilk beytinin musarra(ilk beyti kendi içinde kafiyeli) olmasıdır.
    Musarra bir beyitle başladığı için kıt’a dan ayrılır.
     
    Mesnevi
    Beyitlerin mısralaralarının diğer beyitlerden bağımsız olarak kendi içlerinde kafiyeli olmaları belirleyici özelliklerindendir.
    Aynı şair tarafından yazılmış beş mesneviye hamse denir.
    İlk hamse sahibi İranlı şair Genceli Nizâmî’dir(Öl. 1214)
     
    Giriş
    Bu bölümde sırasıyla; tevhîd, münâcat ve na’t gibi bölümler yer alır. Bu üç bölümden sonra bazı mesnevilerde mi’râciyye, mu’cizât-ı nebevî ve medh-i çehâr-yâr adlı bölümler bulunur.
     
    Konunun işlendiği, âğâz-ı dâstân, âğâz-ı kitâb
     
    Bitiş bölümü / hâtime
     
    Rüba’i
    Kafiye düzeni genellikle a,a,b,a’dır. Dört mısrası birbiriyle kafiyeli olanlara rubâ’-i musarraveya terâne denir.
    Ahreb ve Ahrem adlı vazin kalıpları vardır.
    Mef’ûlü ile başlayan 12 vezin kalıbına Ahreb denir.
    Mef’ûlün ile başlayan 12 vezin kalıbına ise Ahrem denir.
     
    Tuyuğ (şarkı söyleme, övme, kapalı söz)
    Rubâ’î gibidir ancak vezin kalıpları farklıdır.
  • Özet (4. Ünite) Eski Türk Edebiyatına Giriş: Biçim ve Ölçü

    (Ünite 4)

    Aruz

    Arap şiirinde aruz veznini bir esasa bağlayan el-Halîl b. Ahmed el-Ferahidî (Öl. 791)’dir.
    Aruz, İran edebiyatına geçtiğinde birtakım değişikliklere uğradı. Bunların en önemlisi Arap aruzundaki bahir’lerin bazılarının kullanılması ve bazı yeni bahirleri ilave edilmesidir. Bir diğer önemli değişiklik tef’ile sayısının ve buna bağlı olarak mısra uzunluğunun artmasıdır.
     
    Aruz, Tevfik Fikret ve Mehmet Âkif’in şiirleriyle Türkçe’deki en güzel örneklerine kavuştu.
     
    Aruza göre hece türleri
    Şiirde açık (kısa) ve kapalı (uzun) olarak nitelenen hecelerin önceden belirlenmiş bir düzen içerisinde tekrarlanması esasına dayanır.
    Aruza göre üç çeşit hece vardır:
    1-      Açık Hece (Kısa hece): Sonu kısa ünlü ile biten heceler aruza göre açık ya da kısa hecedir. “Ge-li-yor” sözcüğündeki ilk iki hece gibi…
    2-      Kapalı Hece (Uzun Hece): Sonu ünsüz ya da uzun ünlü ile biten heceler aruzda kapalı ya da uzun hece olarak kabul edilirler. Dün-yâ sözcüğünün heceleri kapalıdır.
     
    3-      Medli Hece (Bir Buçuk Hece): bazı heceler ilki kapalı ikincisi açık olmak üzere iki hece değerinde kabul edilirler. Bunlara medli hece denir. ( medli hece = - . )
    Bunlar:
    a)      Bir uzun ünlü ve bir ünsüzden oluşan heceler: âb, âl gibi
    b)      Bir ünsüz, bir uzun ünlü ve ünsüzden oluşanlar: yâr, nâz, sûr, rîz gibi
    c)      Bir kısa ünlü ve iki ünsüzden oluşanlar: eşk, emr, ömr gibi
    d)     Bir ünsüz, bir kısa ünlü ve iki ünsüzden oluşanlar: derd, zehr gibi
    Bu heceler, normal bir heceden daha fazla uzatılarak okunur ve bu şekilde okumaya med adı verilir.
     
    Şairler, mısralarını bu ahenk sistemine uyumlu haşe getirebilmek için şiirdeki sesler üzerinde birtakım değişiklikler yapmışlardır: Vasıl, İmâle, Medd, Zihaf, Tahfîf ve Teşdîd gibi…
     
    Vasıl
    Vasıl -> Ulaştırma, birleştirme, ulama, ekleme anlamlarına gelir.
    Sonu ünsüzle biten bir kelimeyi, açık hece elde etmek ya da bir kapalı bir açık (bir buçuk) hece değerinde tek kapalı hece değerine düşürmek için ünlüyle başlayan bir sonraki kelimeye bağlamak; lazım oldu’yu lazı moldu gibi okumaktır.
     
    Vasl-ı ayn: sonu ünsüz ile biten bir kelime ile ünlüyle başlayan bir kelime arasında yapılabilir. Ayın ( ع ) ünsüz olduğu için son sesi ünlü olan bir kelimenin ayınla başlayan bir kelimeye vesledilmemesi gerekir.

    İmâle

    İmâle -> bir şeyi bir tarafa eğmek, meylettirmek
    Kısa ünlüyle biten ya da tek kısa ünlüden ibaret olan bir açık (kısa) heceyi, ölçü gereği uzun, yani kapalı (uzun) hece değerine yükseltmektir.
    İmâle-i maksûre – kısa ünlüyle biten ya da kısa ünlüden ibaret olan açık/kısa heceyi uzun ünlü yani uzun ya da kapalı hece değerine yükseltmeye denir.
    İmâle-i memdûde ve med ise birleşik heceleri asıl değerlerinden biraz daha uzun okumaktır.
     
    Medd
    Aruzda medli hecelerin asıl değerinden biraz daha uzun okunmasına denir. Asıl anlamı uzatma ya da çekme’dir.
    Medli hece, “mest” ve “aşk”ta olduğu gibi çift ünsüz ile “yâr” ve “dôst”ta olduğu gibi bir uzun ünlüden sonra gelen bir veya iki ünsüzle biten hecelerdedir.
    Bu heceler aruza göre biri kapalı biri de kısa olmak üzere iki hece değerindedirler.
     
    Zihâf (İmâle’nin tersidir)
    Ölçü gereği Arapça ve Farsça hecelerdeki uzun ünlüleri kısa ünlü; medli heceleri de bir kapalı hece değerine düşürmektir.
    Zihâf, metnin edebi değerini düşürür.
     
    Tahfîf (Kesr)
    Şiddetli bir harfi şiddetsiz okumak demektir.
     
    Teşdîd
    Şiddetsiz bir harfi ölçü gereği şiddetli okumaktır.
     
    Aruzla ilgili bazı terimler
    Tef’ile
    Aruz vezinlerini oluşturan sekiz ana kelime vardır.
    Tef’ile veya cüz’ adı verilen bu kelimeler;
    Fe’ûlün
    Fâ’ilün
    Mefâ’îlün
    Müstef’ilün
    Fâ’ilâtün
    Müfâ’aletün
    Mütefâ’ilün
    Mef’ûlâtü
     
    Bu kelimeler Arapça gramer kurallarına göre fe-a-le (ل ع ف ) üçlü kökünden türetilmişlerdir.
    Bu tef’ilelerin sayısı 41’e kadar ulaşır. Meydana getirdikleri 16 vezin, asıl vezinleri oluşturur. Bu vezinlere bahr denir. Bahirler kendilerini oluşturan kelimelerin hareke ve sükûnlarına göre beş gurupta toplanırlar bu guruplara dâ’ire adı verilir.
     
    Taktî
    Aruzda, bir mısranın yazılmış olduğu veznin cüz’lerine ayrılması işlemidir.
    Mısralar taktî edilirken şiirin yazılışı değil okunuşu esas alınır.
     
    Sekt-i melîh
    Mef’ûlü mefâ’ilün fe’ûlün ( - - . / . - . - / . - - ) vezninin mef’ûlün fâ’ilün fe’ûlün ( - - - / - . - / .  - - ) şekline dönüşmesine denir.
    Sekt-i melîh -> güzel kesme / güzel durma anlamına gelir.
     
    Vezin Bulma Usulü
    1-      Şiirin mısralarındaki hecelerin aruza göre ses değerlerini belirlemeli; yani hangi hecenin kapalı (uzun), hangi hecenin açık (kısa) olduğu tespit edilmelidir.
    Kapalı hece -> kısa çizgi ( - )
    Açık hece -> nokta ( . )
    Vasıl yapılan heceler -> alt çizgi ( _ ) ile gösterilir.
     
    2-      Vezin en az iki mısrada / beyitte aranmalı. Mısralardaki hece sayısına dikkat edilmeli, mısralarda medli hece yoksa hece sayıları eşit olmalı, hece sayıları eşit olmayan mısralarda medli hece aranmalı.
     
     
    Mısraları son heceleri daima kapalı hece kabul edilir.
    Arapça kelimelerdeki ayın ve hamze ünsüz seslerdir. Çeviriyazıda bu iki sesi göstermek için ya özel işaret ya da kesme işareti kullanılır.
    Bu nedenle ayın ve hamze seslerinin yer aldığı kelimelerin Osmanlı dönemindeki orijinal yazımları esas alınmalı ve bu seslerle biten hecelerin kapalı hece olduğu unutulmamalıdır.
    Örnek: rü’yet ( - - ), ma’lûm ( - - )
     
     

     

     
     
     



     
    Türk şairleri daha çok kapalı hecelerin yoğun olduğu vezinleri tercih etmişlerdir. Aruzda kapalı heceler ritmi yavaşlatır, açık heceler ise ritmi arttırır/hızlandırır.
     
    Aruzda mısra başındaki fe’ilâtün cüzlerinin fâ’ilâtün, mısra sonlarındaki fe’ilün cüzlerinin de fa’ilün şekline dönüşebildiği unutulmamalıdır.
     
  • Özet (4. Ünite)- Eski Türk Edebiyatına Giriş: Biçim ve Ölçü

    (ÜNİTE 4)                                                                    Hazırlayan: Muhammed YİĞİT

    Aruz

    Arap şiirinde aruz veznini bir esasa bağlayan el-Halîl b. Ahmed el-Ferahidî (Öl. 791)’dir.

    Aruz, İran edebiyatına geçtiğinde birtakım değişikliklere uğradı. Bunların en önemlisi Arap aruzundaki bahir’lerin bazılarının kullanılması ve bazı yeni bahirleri ilave edilmesidir. Bir diğer önemli değişiklik tef’ile sayısının ve buna bağlı olarak mısra uzunluğunun artmasıdır.

    Aruz, Tevfik Fikret ve Mehmet Âkif’in şiirleriyle Türkçe’deki en güzel örneklerine kavuştu.

    Aruza göre hece türleri

    Şiirde açık (kısa) ve kapalı (uzun) olarak nitelenen hecelerin önceden belirlenmiş bir düzen içerisinde tekrarlanması esasına dayanır.

    Aruza göre üç çeşit hece vardır:

    1-      Açık Hece (Kısa hece): Sonu kısa ünlü ile biten heceler aruza göre açık ya da kısa hecedir. “Ge-li-yor” sözcüğündeki ilk iki hece gibi…

    2-      Kapalı Hece (Uzun Hece): Sonu ünsüz ya da uzun ünlü ile biten heceler aruzda kapalı ya da uzun hece olarak kabul edilirler. Dün-yâ sözcüğünün heceleri kapalıdır.

    3-      Medli Hece (Bir Buçuk Hece): bazı heceler ilki kapalı ikincisi açık olmak üzere iki hece değerinde kabul edilirler. Bunlara medli hece denir. ( medli hece = - . )

    Bunlar:

    a)      Bir uzun ünlü ve bir ünsüzden oluşan heceler: âb, âl gibi

    b)      Bir ünsüz, bir uzun ünlü ve ünsüzden oluşanlar: yâr, nâz, sûr, rîz gibi

    c)      Bir kısa ünlü ve iki ünsüzden oluşanlar: eşk, emr, ömr gibi

    d)     Bir ünsüz, bir kısa ünlü ve iki ünsüzden oluşanlar: derd, zehr gibi

    Bu heceler, normal bir heceden daha fazla uzatılarak okunur ve bu şekilde okumaya med adı verilir.

    Şairler, mısralarını bu ahenk sistemine uyumlu haşe getirebilmek için şiirdeki sesler üzerinde birtakım değişiklikler yapmışlardır: Vasıl, İmâle, Medd, Zihaf, Tahfîf ve Teşdîd gibi…

    Vasıl

    Vasıl -> Ulaştırma, birleştirme, ulama, ekleme anlamlarına gelir.

    Sonu ünsüzle biten bir kelimeyi, açık hece elde etmek ya da bir kapalı bir açık (bir buçuk) hece değerinde tek kapalı hece değerine düşürmek için ünlüyle başlayan bir sonraki kelimeye bağlamak; lazım oldu’yu lazı moldu gibi okumaktır.

    Vasl-ı ayn: sonu ünsüz ile biten bir kelime ile ünlüyle başlayan bir kelime arasında yapılabilir. Ayın ( ع ) ünsüz olduğu için son sesi ünlü olan bir kelimenin ayınla başlayan bir kelimeye vesledilmemesi gerekir.

    İmâle

    İmâle -> bir şeyi bir tarafa eğmek, meylettirmek

    Kısa ünlüyle biten ya da tek kısa ünlüden ibaret olan bir açık (kısa) heceyi, ölçü gereği uzun, yani kapalı (uzun) hece değerine yükseltmektir.

    İmâle-i maksûre – kısa ünlüyle biten ya da kısa ünlüden ibaret olan açık/kısa heceyi uzun ünlü yani uzun ya da kapalı hece değerine yükseltmeye denir.

    İmâle-i memdûde ve med ise birleşik heceleri asıl değerlerinden biraz daha uzun okumaktır.

    Medd

    Aruzda medli hecelerin asıl değerinden biraz daha uzun okunmasına denir. Asıl anlamı uzatma ya da çekme’dir.

    Medli hece, “mest” ve “aşk”ta olduğu gibi çift ünsüz ile “yâr” ve “dôst”ta olduğu gibi bir uzun ünlüden sonra gelen bir veya iki ünsüzle biten hecelerdedir.

    Bu heceler aruza göre biri kapalı biri de kısa olmak üzere iki hece değerindedirler.

    Zihâf (İmâle’nin tersidir)

    Ölçü gereği Arapça ve Farsça hecelerdeki uzun ünlüleri kısa ünlü; medli heceleri de bir kapalı hece değerine düşürmektir.

    Zihâf, metnin edebi değerini düşürür.

    Tahfîf (Kesr)

    Şiddetli bir harfi şiddetsiz okumak demektir

    Teşdîd

    Şiddetsiz bir harfi ölçü gereği şiddetli okumaktır.

    Aruzla ilgili bazı terimler

    Tef’ile

    Aruz vezinlerini oluşturan sekiz ana kelime vardır.

    Tef’ile veya cüz’ adı verilen bu kelimeler;

    Fe’ûlün

    Fâ’ilün

    Mefâ’îlün

    Müstef’ilün

    Fâ’ilâtün

    Müfâ’aletün

    Mütefâ’ilün

    Mef’ûlâtü

    Bu kelimeler Arapça gramer kurallarına göre fe-a-le (ل ع ف ) üçlü kökünden türetilmişlerdir.

    Bu tef’ilelerin sayısı 41’e kadar ulaşır. Meydana getirdikleri 16 vezin, asıl vezinleri oluşturur. Bu vezinlere bahr denir. Bahirler kendilerini oluşturan kelimelerin hareke ve sükûnlarına göre beş gurupta toplanırlar bu guruplara dâ’ire adı verilir.

     

     

    Taktî

    Aruzda, bir mısranın yazılmış olduğu veznin cüz’lerine ayrılması işlemidir.

    Mısralar taktî edilirken şiirin yazılışı değil okunuşu esas alınır.

    Sekt-i melîh

    Mef’ûlü mefâ’ilün fe’ûlün ( - - . / . - . - / . - - ) vezninin mef’ûlün fâ’ilün fe’ûlün ( - - - / - . - / .  - - ) şekline dönüşmesine denir.

    Sekt-i melîh -> güzel kesme / güzel durma anlamına gelir.

    Vezin Bulma Usulü

    1-      Şiirin mısralarındaki hecelerin aruza göre ses değerlerini belirlemeli; yani hangi hecenin kapalı (uzun), hangi hecenin açık (kısa) olduğu tespit edilmelidir.

    Kapalı hece -> kısa çizgi ( - )

    Açık hece -> nokta ( . )

    Vasıl yapılan heceler -> alt çizgi ( _ ) ile gösterilir.

    2-      Vezin en az iki mısrada / beyitte aranmalı. Mısralardaki hece sayısına dikkat edilmeli, mısralarda medli hece yoksa hece sayıları eşit olmalı, hece sayıları eşit olmayan mısralarda medli hece aranmalı.

    Mısraları son heceleri daima kapalı hece kabul edilir.

    Arapça kelimelerdeki ayın ve hamze ünsüz seslerdir. Çeviriyazıda bu iki sesi göstermek için ya özel işaret ya da kesme işareti kullanılır.

    Bu nedenle ayın ve hamze seslerinin yer aldığı kelimelerin Osmanlı dönemindeki orijinal yazımları esas alınmalı ve bu seslerle biten hecelerin kapalı hece olduğu unutulmamalıdır.

    Örnek: rü’yet ( - - ), ma’lûm ( - - )

    Türk şairleri daha çok kapalı hecelerin yoğun olduğu vezinleri tercih etmişlerdir. Aruzda kapalı heceler ritmi yavaşlatır, açık heceler ise ritmi arttırır/hızlandırır.

    Aruzda mısra başındaki fe’ilâtün cüzlerinin fâ’ilâtün, mısra sonlarındaki fe’ilün cüzlerinin de fa’ilün şekline dönüşebildiği unutulmamalıdır.

  • Özet (4. Ünite)-Eski Türk Edebiyatı

    Eski Türk Edebiyatında Biçim ve Ölçü 4. Ünite Özeti

    ESKI TÜRK EDEBİYATINDA ARUZLA İLGİLİ TEMEL KURALLAR 

    ARUZ=Hecelerin uzunluk (kapalılık) ve kısalıklarına (açıklıklarına) bağlıolanşiir ölçüsüdür. Divanşiirinde kullanılmıştır. Buşiirin, ses ve ahenk yani müzik bakımından güçlü olmasınısağlamıştır.

    Arap şiirinde aruz veznını sıstemleştıren basralı imam el-halıl b. ahmet el-ferahıdır.

    1- Aruz ölçüsünde heceler açık (kısa), kapalı (uzun) ve medli hece olmak üzere üçe ayrılır.

    1. Açık Heceler:

    - Bir kısa ünlüden oluşan heceler (a-dam, A-li...)

    - Sonu kısa ünlü ile biten heceler (A-li, ma-sa...) (açık . kapalı _ gösterılır)

    2. KapalıHeceler:

    - Bir uzun ünlüden oluşan (â-lim, î-lân...)

    - Sonu ünsüzle biten heceler (at, tut-kal, ki-tap...)

    - Sonu uzun ünlüyle biten heceler (kâ-fir, mâ-lik, ik-ti-fâ, il-mî...)

    3. Bunların yanısıra, bazıheceler “med’li” olarak değerlendirilir ve birbuçuk (- .) hece değerinde kabul görür. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

    - Sonu çift ünsüzle biten dört sesli heceler (kırk, kürk, hayr, hükm,...)

    - İçinde uzun ünlü de bulunan ve sonu ünsüzle biten üç veya dört sesli heceler. (Âb, hâk, pâk, şîr...) (Bu tür hecelerden sonu “n” ile bitenler birbuçuk hece değil, tek hece ve kapalı okunurlar. Örnek: im-kân, ir-fân...) (Ayrıca, bazı şairler “var”, “yok”, “çok”, “az” gibi Türkçe sözcükleri de birbuçuk hece değerinde okumuşlardır.

    Aruz Vezninde Dikkat Edilecek Başka BazıKurallar

    1. Ulama

    Bağlama, bağlayış demektir. Sonu ünsüzle biten bir sözcüğü, kendisinden sonra gelen ve ünlüyle başlayan sözcüğün ünlüsüne bağlamaktır. Ulama yapılan yere ( ) işareti konur.

    Örnek:

    Bülbüller öter güller açar.......

    Bir gonce gül olsan.....

    2.İmale

    Çekme demektir. Kapalı heceye ihtiyaç duyulan yerlerde açık heceyi biraz uzatarak okumaktır. Daha çok Türkçe sözcüklerdeki kısa heceli eklerde ve Farsça tamlamalardaki “tamlama ı-i”lerinde yapılır. Parantez içinde bulunan bir küçük çizgi ile imale yapıldığı belli edilir.

    Örnek:

    Kamu bîmârına cânân devâ-yı derd eder ihsân

    Niçin kılmaz bana dermân beni bîmâr sanmaz mı

     

    3. Zihaf

    Kısma demektir. Ölçü gereği, Arapça ve Farsça sözcüklerdeki uzun heceyi (uzun ünlülerden oluşan veya uzun ünlüyle biten heceyi) kısa (açık) okumaktır.

    4. “Fe i lâtün ( . . - -) parçası ile Fâ i lâ tün (- . - -) parçası birbirlerinin yerini alabilirler. Bunları birbirine uydurmak için ulama, imale, zihaf gibi işlemler yapmaya gerek yoktur.

    5. Aynı şekilde, dize sonlarına gelen fe i lün (. . -) ile fa’lün (- -) parçaları da birbirlerinin yerine kullanılabilir.

    6. Aruz vezninde, bütün dizelerin son hecesi, gerçekte açık da olsa, kapalı olarak değer görür.

    4.Tahfıf (kasr)

    hafıfletme yukunu azaltma anlamında,aruz veznınde uzun unlulerın kısa olarak şah yerıne şeh,gah yerıne geh gibi)

    5.Teşdid

    şeddesiz bir harfı ölçü gereği şeddelı olarak kullanmaktır per'in yerıne perr gibi.

     6.(tef'ile) divan edebiyatindaki, gunumuzde dalga gecmenin populer oldugu failatun failatun failatun failun'larin her bir yapi tasi.

    Aruz Vezninin Parçaları(Tef’ileler, Cüzler)

    Aruz ölçüsünde açık ve kapalı heceler birtakım temel birlikler halinde bir araya gelirler. Bu birliklerden önemlileri şöyledir.

    1. fe’ûlün (. - -)

    2. Fe’ilün (. . -)

    3. Fâ’ilün (- . -)

    4. Fa’lün (- -)

    5. Fâilâtün (- . - -)

    6. Feilâtün (. . - -)

    7. Fâilâtü (- . - .)

    8. Feilâtü (. . - .)

    9. Mef’ûlü (- - .)

    10. Mef’ûlün (- - -)

    11. Mefâilün (. - . -)

    12. Mefâîlün (. - - -)

    13. Müstef’ilün (- - . -)

    14. Müstef’ilâtün (- - . - -)

    ............

    Bu temel parçalar, çeşitli şekillerde bir araya gelerek daha büyük kalıpları (vezinleri, ölçüleri) meydana getirirler. Bunlardan, bizim şiirimizde en çok kullanılanları şöyle sıralanabilir:

    1. me fâ’ î lün / me fâ ’î lün / me fâ ’î lün/ me fâ’ î lün

    Nedir bu gizli gizli âhlar çâk-i girîbanlar

    Acebbir şûha sen de âşık-ı nâlân mısın kâfir

    2. me fâ i lün / fe i lâ tün / me fâ i lün / fe i lün (Fa’ lün)

    Sular sarardı yüzün perde perde solmakta

    Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta

    3. fâ i lâ tün / fâ i lâ tün / fâ i lâ tün / fâ i lün

    Âkıbet gönlüm esîr ettin o gîsûlarla sen

    Her ne câdûsun ki âteş bağladın mûlarla sen

    4. fe i lâ tün / fe i lâ tün / fe i lâ tün / fe i lün

    Yaraşır kim seni ser-defter-i hûban yazalar

    Nâme-i hüsnün için bir yeni unvan yazalar

    5. mef’ û lü/ fâ i lâ tü/ me fâ î lü/ fâ i lün

    Derdin nedir gönül sana bir hâlet olmasın

    Sad el-hazer ki sevdiğin ol âfet olmasın

    6. fe û lün / fe û lün / fe û lün / fe ûl

    Küçük muttarit muhteriz darbeler

    Kafeslerde camlarda pür ihtizaz...

    7. mef ûlü/ me fâ î lü/ me fâ î lü/ fe û lün

    Meddâh olalı çeşm-i gazâlânına Bâki

    Öğrendi gazel tarzını rûm’un şu’arâsı

    Rubai, aruz ölçüsüyle yazılır. Birimi 4'lüktür. 4 dizelik (mısralık) bir Divan Edebiyatı nazım biçimidir. Rubailerde birinci, ikinci, dördüncü dizeler uyaklı, üçüncü dize ise serbesttir. İki beyitlik kıtalar biçiminde yazılmış rubailer de vardır. Her dizesi birbiriyle uyaklı rubailere "rubai-i musarra" ya da "terane" adı verilir. Rubainin, aruzun hezec bahrinden 24 kalıbı bulunur. Bunlardan; mef'ûlü birimiyle başlayan 12 kalıba "ahreb", mef'ûlün birimiyle başlayan öbür 12 kalıba da "ahrem" denir. Kalıpların sonu "fâül" ya da "fa" birimiyle biter.

    Rubainin her dizesi ayrı bir ölçüde olabildiği gibi, dört dizesi de aynı ölçüde olabilir. Türk divan şiirinde daha çok ahreb kalıbına rastlanır. Rubailer genellikle mahlassız şiirlerdir. Ve divan şairlerinin divanlarının sonunda rubaiyyat başlığı altında sıralanırlar. Bu türün tartışmasız en büyük şairi Ömer Hayyam’dır.

    Türk edebiyatında Mevlana’nın Farsça yazdığı felsefi rubailer bu türün hızla yayılmasına neden oldu. Kara Fazlî, Fuzûlî 16. yüzyılda bu türün en usta örneklerini verdiler.Divan edebiyatı'nda 17. yüzyıl rubainin altın çağı oldu. Azmizade Haleti, yazdığı bin kadar rubai ile "en büyük Osmanlı rubai şairi" olarak tanındı. Cumhuriyet döneminin en büyük rubai ustası ise Yahya Kemal Beyatlı’dır. Arif Nihat Asya ise rubailerini "Rubaiyyat-ı Arif " adlı eserinde yer almıştır

    NOT=ARKADAŞLAR YARDIMCI KITAPLARDAN VE AÖF DEN KARIŞIK ÖNEMLI YERLERI YAZDIM.

    Rubainin Özellikleri:

    1. Kafiye düzeni aaxa ya da aaaa biçimindedir.

    2. Rübailerde aşk, şarap, dünyanın türlü nimetlerinden yararlanma, hayatın anlamı ve hayat felsefesi,tasavvuf ve ölüm gibi konular işlenir.

    3. Rübai diğer nazım şekillerinden farklı olarak özel bir ölçüyle yazılır. 24 kalıbı vardır.

    4. Rübaide ilk iki dize fikrin hazırlayıcısıdır. Asıl söylenmek istenen düşünce 3. veya 4. dizede ortaya çıkar.

    5. Genelde mahlassız şiirlerdir.

    6. Rübai Edebiyatımıza İran Edebiyatından geçmiştir.

    7. Rübai’nin en büyük şairi İranlı Ömer Hayyam(XII yy)’dır. Türk edebiyatının en usta şairleri Kara Fazlî, Azmizade Haleti, Nâbi ve son dönemde de Yahya Kemal’dir.

    Ahvâl-i cihânı her zaman söyleşelim

    Amma gam-ı aşkımız nihân söyleşelim

    Ey vâkıf-ı râz-ı aşk olan ârif-i cân

    Ney gibi seninle bî-zebân söyleşelim

    Azmizade Haleti

    ++++ençok kullanılan ahreb ve ahrem kalıplarının ölçüleri++++

    Ahrep Kalıpları

    • mef’ûlü mefâ'ilün mefâ'îlü fe'ül (sık kullanılır)
    • mef’ûlü mefâ'ilün mefâ'ilün fâ' (sık kullanılır)
    • mef’ûlü mefâ'ilün mefâ'îlün fa'
    • mef’ûlü mefâ'îlün mef'ûlü fa'ûl
    • mef’ûlü mefâ'ilü mefâ'îlü fe'ül (sık kullanılır)
    • mef’ûlü mefâ'ilü mefâ'îlü fe'ûl
    • mef’ûlü mefâ'ilü mefa'îlü fail
    • mef’ûlü mefâ'ilü mefâ'îlün fâ (sık kullanılır)
    • mef’ûlü mefâ'ilü mefâ'îlün fa'
    • mef’ûlü mefâilün mef'ûlü fâûl (az kullanılır)

    Ahrem Kalıpları

    • mef’ûlün fâ'ilün mefâ'îlün fâ' (az kullanılır)
    • mef’ûlün fâ'ilün mefâ'îlün fa'
    • mef’ûlün fâ'ilün mefâ'îlü fâûl (az kullanılır)
    • mef'ûlün fâ'ilün mefâ'îlü fa'ûl
    • mef’ûlün mef'ûlün mef'ûlün fâ'
    • mef’ûlün mef'ûlün mef'ûlün fa'
    • mef’ûlün mef’ûlün mefûlü fa'ûl
    • mef’ûlün mef'ûlün mefûlü fa'il
    • mef'ûlün mef’ûlü mefâ'îlün fâ'
    • mef'ûlün mef'ûlü mefâ'îlün fa'
    • mef'ûlün mef'ûlü mefâ'îlü fa'ûl
    • mef'ûlün mef'ûlü mefâ'îlü fa’il

    malesef bu kalıpları ögrenmemız lazım kolay gelsın :) umarım yararlı olur

     

    .HAZIRLAYAN

    ELİF KAYA

  • Özet (5. Ünite)- ESKİ TÜRK EDEBİYATINA GİRİŞ-BİÇİM ve ÖLÇÜ

    ESKİ TÜRK EDEBİYATINA GİRİŞ-BİÇİM ve ÖLÇÜ

    ÜNİTE 5-ESKİ TÜRK EDEBİYATINDA ÖLÇÜ ve KAFİYE

    Türk Edebiyatında Aruz Bahirleri:

    1– Hezec bahri

    2– Recez bahri

    3– Remel bahri

    4– Münserih bahri

    5– Muzâri bahri

    6– Müctes bahri

    7– Serî bahri

    8– Hafîf bahri

    9– Mütekarip bahri

    10– Kâmil bahri

    11– Ahreb ve ahrem kalıpları

     

    1.HEZEC BAHRİ

    Çok kullanılan kalıplar:

    • Mefâ’ilün mefâ’ilün mefâ’ilün mefâ’ilün
    • Mefâ’îlün mefâ’îlün fe’ûlün
    • mef'ûlü mefâ’îlün mef'ûlü mefâ’îlün
    • mef'ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fe’ûlün
    • mef'ûlü mefâ’ilün fe’ûlün (Bu vezin bazen “mef’ûlün fâ’ilün fe’ûlün” şeklini de alabilir.Buna sekt-i melîh denir)
    Az kullanılan kalıplar:
    • mefâ’ilün mefâ’ilün (Mefâ’ilün mefâ’ilün mefâ’ilün mefâ’ilün vezninin murabba şeklidir.)
    • mef'ûlü mefâ’îlün (mef'ûlü mefâ’îlün mef'ûlü mefâ’îlün vezninin murabba şeklidir.)
    • mefâ’îlü fe’ûlün mefâ’îlü fe’ûlün
    • mef'ûlü mefâ’îlü fe’ûlün

     

    2.REZEC BAHRİ

    Çok kullanılan kalıplar:

    • müstef'ilün müstef'ilün müstef'ilün müstef'ilün
    • müstef'ilün müstef'ilün
    • müstef’ilün fe’ûlün müstef’ilün fe’ûlün (Bu veznin muzâri bahrine göre taktî’i mef'ûlü fâilatün mef'ûlü fâilatün’ dür.)
    • müfte’ilün me'failün müfte’ilün me'failün

    Az  kullanılan kalıplar:

    • müstef'ilün müstef'ilün (müstef'ilün müstef'ilün müstef'ilün müstef'ilün vezninin murabba şeklidir.)
    • müfte’ilün müfte’ilün müfte’ilün müfte’ilün

     

    3.REMEL BAHRİ

    Çok kullanılan kalıplar:

    • fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün
    • fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün
    • fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilün (Bu veznin ilk tef’ilesi fâ’ilâtün,son tef’ilesi de fa’ilün olabilir)
    • fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilün (Bu veznin ilk tef’ilesi fâ’ilâtün,son tef’ilesi de fa’ilün olabilir)

    Az kullanılan kalıplar:

    • fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün
    • fâ’ilâtün fâ’ilâtün (fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün vezninin murabba şeklidir.)
    • fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilâtün(Bu veznin ilk tef’ilesi fâ’ilâtün de olabilir.)
    • fe’ilâtü fâ’ilâtün fe’ilâtü fâ’ilâtün (Bu veznin kâmil bahrinde ki taktî’i “mütefâ’ilün fe’ûlün mütefâ’ilün fe’ûlün”dür.

    4.MÜNSERİH BAHRİ

    Çok kullanılan kalıp:müfte’ilün fa'ilün müfte’ilün fa'ilün

    Az kullanılan kalıp: müfte’ilün fa'ilün(müfte’ilün fa'ilün müfte’ilün fa'ilün vezninin murabba şeklidir.)

     

    5.MUZÂRİ BAHRİ

    Çok kullanılan kalıplar:

    • mef'ûlü fa’ilâtün mef'ûlü fâ’ilâtün (Bu veznin recez bahrine göre taktî’i “müstef’ilün fe’ûlün müstef’ilün fe’ûlün”dür.)
    • mef'ûlü fâ’ilâtü mefâ’ilü fâ’ilün

    Az kullanılan kalıp: mef'ûlü fa’ilâtün (mef'ûlü fa’ilâtün mef'ûlü fa’ilâtün vezninin murabba şeklidir)

     

    6.MÜCTES BAHRİ

    Çok kullanılan kalıp: mefâ’ilün fe’ilâtün mefâ’îlün fe’ilün

    Az kullanılan kalıp: mefâ’ilün fe’ilâtün mefâ’ilün fe’ilâtün

     

    7.SERÎ BAHRİ

    Çok kullanılan kalıp: müfte’ilün müfte’ilün fâ’ilün

    Az kullanılan kalıplar:

    • müfte’ilün müfte’ilün müfte’ilâtün
    • mefâ’ilün mefâ’ilün mefâ’ilün mefâ’ilün
    • mefâ’ilün mefâ’ilün (mefâ’ilün mefâ’ilün mefâ’ilün mefâ’ilün vezninin murabba şeklidir.)

     

    8.HAFÎF BAHRİ

    • fe’ilâtün mefâ’ilün fe’ilün(Veznin ilk tef’ilesi fâ’ilâtün,son tef’ilesi de fâ’ilün olabilir.)

     

    9.MÜTEKARİB BAHRİ

    Çok kullanılan kalıp: fe’ûlün fe’ûlün fe’ûlün fe’ûl

    Az kullanılan kalıp: fe’ûlün fe’ûlün fe’ûlün fe’ûlün

     

    10.KÂMİL BAHRİ

    Çok kullanılan kalıp:

    mütefâ’ilün fe’ûlün mütefâ’ilün fe’ûlün(Bu veznin remel bahrine göre taktî’i “fe’ilâtü fâ’ilâtün fe’ilâtü fâ’ilâtün”dür.)

    Az kullanılan kalıplar:

    • mütefâ’ilün mütefâ’ilün mütefâ’ilün mütefâ’ilün
    • mütefâ’ilün mütefâ’ilün (mütefâ’ilün mütefâ’ilün mütefâ’ilün mütefâ’ilün vezninin murabba şeklidir.)

     

    11.AHREB ve AHREM KALIPLARI

    • Hezec bahrinden çıkarılmışlardır.
    • “Mef ’ûlü” ile başlayanlar ahreb , “mef ’ûlün” ile başlayanlar da ahrem kalıplarıdır.
    • Rübâ’î vezinleridir.
    • Rübâ’î de aynı gruptan olmak koşuluyla her mısra farklı bir vezin ile yazılabilir.

     

    Çok kullanılan kalıplar:

    • mef’ûlü mefâ'ilün mefâ'îlü fe'ûl 
    • mef’ûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûl
    • mef’ûlü mefâ'ilün mefâ'îlün fâ'
    • mef’ûlü mefâ'îlü mefâ'îlün fâ'

    Az kullanılan kalıplar:

    • mef’ûlü mefâ'îlün mef'ûlün fâ'
    • mef’ûlü mefâ’îlün mef'ûlü fe’ûl
    • mef’ûlün fâ'ilün mefâ'îlün fâ'
    • mef’ûlün fâ'ilün mefâ'îlü fa’ûl

    DİVAN ŞİİRİNDE KAFİYE

    • ·     Aruz vezni ile birlikte Divan şiirinin iki ahenk unsurundan biri kafiyedir.
    • ·     Kafiye;redifsiz manzumelerde mısra sonundaki;redifli manzumeler de ise rediften hemen önceki ses tekrarlarından oluşan ahenk unsurudur.Kısaca;en az iki mısra sonunda ki ses tekrarı olarak tanımlanabilir.
    • Tek bir sesin tekrarıyla meydana gelen kafiyelere mücerred kafiye, birden fazla sesin tekrarıyla meydana gelen kafiyelere mürekkeb kafiye denir.
    • Mürekkeb kafiyenin mürdef, mukayyed ve mü’esses olmak üzere üç türü vardır. Bu adlandırmada ridf, kayd, te’sîs ve dahîl adları verilen kafiye harfleri esas alınmıştır.
    • Divan şiirinde dokuz kafiye harfi vardır. Bunlar arasında asıl kafiye harfi revîdir.
    • Revîden önce gelebilecek kafiye harflerine;
    Ridf
    Kayd
    Te’sîs
    Dahîl denir.
    • Revîden sonra gelen harflere sırasıyla ;

    Vasl,

    Hurûc,

    Mezîd

    Nâ’ire denir.

    • Ridf, revîden hemen önce gelen bir uzun ünlü ( â, û, î),kayd da revîden önceki harekesiz ünsüzdür.Te’sîs ise, revî ile aralarında bir harekeli ünsüz bulunan eliftir.
    • Ridf ve revî ile yapılmış kafiyeye mürdef
    • Kayd ve revî ile yapılmış kafiyeye mukayyed
    • Te’sîs, dahîl ve revî ile yapılmış kafiyeye de mü’esses kafiye denir.

    *Her kafiyede ridf ve kayddan yalnızca birinin bulunabileceği; dahîlin ise bağımsız bir kafiye harfi olmadığı, ancak mü’esses bir kafiyede te’sîs ile birlikte kullanılabileceği unutulmamalıdır.

    • Mürdefàridfli

    Mukayyedàkaydlı

    Mü’esses iseàte’sîsli demektir.

    • Redif ise Divan şairlerinin sık kullandığı bir ahenk unsurudur.
    • Redifi revîden sonra gelen ve aynen tekrarlanan ses veya seslerin tamamı olarak tanımlamak mümkündür.
    • Redifli manzumelere müreddef denir.

     

    Kafiye ile ilgili Bazı Terimler ve Temel Kurallar

    • Kafiyenin asıl anlamı başın arkası ya da ensedir.Terimleşerek beytin sonu anlamını kazanmıştır.
    • Divan şiirinde kafiyeyi revî harflerinin tekrarı meydana getirir. Revînin asıl anlamı “devenin yükünün bağlandığı iptir.”
    • Revî redifsiz kafiyelerde mısra ve  beyit sonunda,redifli kafiyelerde de mısra ortasında hatta mısranın ilk kelimesinde olabilir.Kafiyeden sonra tekrarlanan birbirinin aynı ek ve sözcüklere redif denir.
    • Redif;revîden sonra gelen anlam ve işlev bakımından aynı ek,sözcük ya da sözcük grubudur.
    • Redifli manzumelere müreddef denir.Redifli kafiyelere kâfiye-i mürdefe denir.

     

    Kafiye Sözcüklerinde Farklılık:

    Kafiye tanımlarında revînin farklı sözcüklerin son sesi olması gerektiği özellikle vurgulanır.Bu farklılık üç şekilde oluşur.Bunlar;

    1.Anlamları ayrı farklı kelimeler :Alem ve kalem sözcükleri gibi…(aralarında kafiye olmasına rağmen bu iki sözcük hem anlam bakımından hem de yazılışları bakımından farklıdır.)

    2.Anlamları aynı farklı kelimeler : Lisân ve zebân sözcükleri gibi…(aralarında kafiye olan bu iki sözcük yazılışları farklı ancak eş anlamlı iki kelimedir.)

    3.Eş sesli kelimeler:Behâ kelimesi gibi…(Bu kelime Arapça’da güzellik anlamına gelirken,Farsça’da kıymet,paha anlamına gelmektedir.)

    Kafiye Harfleri:

    • Divan şiirinde “ridf,kayd,te’sîs,dahîl,revî,vasl,hurûc,mezîd ve nâ’ire”adı verilen dokuz kafiye harfli kullanılmıştır.Bu harflerden dördü revîden önce,dördü de sonra gelir.
    • Bunlardan revîden önce gelen kafiye harfleri;

    Ridf

    Kayd

    Te’sîs

    Dahîl  dir.

    • Revîden sonra gelen kafiye harfleri;

    Vasl,

    Hurûc,

    Mezîd

    Nâ’ire dir.

     

    1.REVÎ:

    • Kafiyeyi meydana getiren asıl harftir. “şöhret ve sûret” kelimelerinde ki t ler gibi…
    • Revî üç durumda bulunabilir;

    a)      Kafiyenin son harfi aslî harf olur;âzâd ve sayyâd kelimelerinde ki dharfi gibi…

    b)      Kafiyenin son harfi aslî olmasa da,ek olduğu fark edilmeyecek kadar kelimeyle kaynaşmış olan sözcükler;cünbiş ve nümayiş kelimelerinde ki ş harfleri gibi…                              (cünbiş’te son harf “be ب”,nümâyiş’te son harf “ye ى” idir.Sözcüğün sonunda ki “şın ش”aslında ektir.)

    c)      Zorlayla kelimenin son aslî harfi kabul edilenler;evden ve kevden(ahmak)kelimelerinde n harfi kafiye kabul edilir ancak evden kelimesinde ki nàvav kevden kelimesindeki nànun harfidir.(Bu şekilde oluşan kafiyeler Divan şiirinde kusurlu kafiye olarak kabul edilir.)

    • Revîler harekeli olup olmaması açısından iki gruba ayrılır.

    a)      Harekesiz revî : bahâr ve ezhâr kelimelerinde ki re harfleri gibi…

    b)      Harkeli revî : kemâle ve hayâle kelimelerinde ki lam gibi…

     

    2.RİDF:

    • Revîden önceki “elif(=â), vav(=û), ye(=î)” harfleridir.
    • Kafiyede ridf elif iseàridf-i elifî , vav iseà ridf-i vavî , ye iseàridf-î yâyî denir.
    • Ridfli kafiyelereàkāfiye-i mürdefe denir.
    • Ridfin kafiyede aynen tekrarlanması gereklidir.Tekrarlanmıyorsa kafiye kusuru sayılır.

     

    3.KAYD:

    • Revîden önce gelen ve kendinden önce kısa ünlü/hareke bulunmayan sakin sessizdir.
    • Kaydli kafiyelereà kāfiye-i mukayyededenir.
    • Kafiye de kaydın tekrarlanmaması kusur olarak görülmemekle beraber,ahenk unsuru olarak tekrar edilmesinde yarar vardır.
    • Eğer kayd farklı olacaksa mahreçleri yakın sesler olması gerekmektedir.(Bahr kelimesindeki h eski yazıda ha ( ح ) ,şehr kelimesindeki h ise güzel he( ه ) harfidir. )

    4.TE’SÎS:

    • Revi ile arasında harekeli ünsüz olan eliftir.
    • Te’sisli kafiyelereà kāfiye-i müe’ssesedenir.
    • Tesisin kafiyede tekrarı şart değildir ancak ahenk unsuru olarak tekrarlanması yararlıdır.
    • Türk ve İran şairlerinin aksine Arap şairleri te’sis kullanımına önem vermektedir.

    5.DAHÎL:

    • Te’sîs ile revî arasındaki harftir.
    • Bağımsız bir kafiye harfi değildir.Ancak mü’esses bir kafiye de te’sîs ile bulunur.

     

    Kafiye Türleri:

    Harflerine göre kafiye türleri

    A – Kâfiye-i mücerrede: Sadece revînin tekrarından meydana gelen kafiyelerdir.

    ÖRN.

    Ölme gönül firâk ile Îsî-nefes gelür

    Yanma ciğer figân ile feryâd-res gelür

     

    Almak istersen eğer ders-i edeb

    Ehl-i fazlun sohbetin eyle taleb

    B – Kâfiye-i mürekkebe: Birden fazla ses benzeşmesinden meydana gelen kafiyelerdir.

    Kullanılan harflerin türüne göre kendi içinde üç gruba ayrılır.

    a)       Kâfiye-i mürdefe(mürdef kafiye) :Revîden önce ridf (â, û, î) bulunan kafiyelerdir.

    ÖRN.

    Elifli( â’lı )Mürdeflerà

    Eğer olmaz ise bir evde inâs

    Bozulur  mahv olur o evde esâs

    Vavlı( û’lu ) Mürdeflerà

    Olam dirsen iki dünyâda merğûb

    Hevâya uyma nefse olma mağlûb

    Yeli( î’li ) Mürdeflerà

    Mâl-i dünyâya sakın olma harîs

    Çünki gitmez kabre illâ bir kamîs

    b)       Kâfiye-i mukayyede(mukayyed kafiye) :Revî ve kayddan meydana gelen kafiyelerdir.

    ÖRN.

    Cidde sa’y it olmasun kârunda haşv

    Âdemi berbâd ider çün lehv ü lağv

    c)       Kâfiye-i mü’essese(mü’esses kafiye) :Revîden önce dahîl,ondan önce de te’sîs bulunan kafiyelerdir.

    ÖRN.

    Zemân oldukça tahsîle müsâ’id

    Anı fevt itme tahsîl it fevâ’id

    İlk mısrada dahîl “ayn” ,ikinci mısrada “hemze” ‘dir.

    İltizâm: Revînin birden fazla olması durumudur.

    Cinaslı kafiye:Osmanlı dönemi kafiye risalelerinde böyle bir kafiye bulunmamaktayken günümüz de cinaslı kelimeler ile yapılan kafiyelere bu ad verilmektedir.Genellikle mürekkeb cinasla yapılırlar.

    ÖRN.

    Yârün bizümle kibri nedür kînesi neden

    Yâ Rab n’olaydı gitseydi ol kîne sîneden

     

    Kafiyenin birden fazla olması

    • Bazı şiirlerde mısra sonundaki kafiye dışında birde iç kafiye bulunmaktadır.
    • İki kafiyeli şiirlereà zû-kāfiyeteyn(iki kafiyeli)denir.
    • İkiden fazla kafiyesi olan şiire; zü’l-kavâfî (çok kafiyeli)denir.

    ÖRN.

    Her gün hayâl-i çihre-i dilberden ağların

    Her dün melâl-i turre-i dilberden ağların

    • Zü’l kavâfînin mısra sonundaki kafiyesine kâfiye-i âsliyye(asıl kafiye), diğer kafiyelerine ise kâfiye-i mülhaka(ek kafiye) adı verilir.

     

    Tarsî: Mısra sonundaki kafiyelerden önce, iki mısrada paralel olarak yer alan aynı vezindeki kelimelerin birbiriyle kafiyeli olmasıdır.

    • Tarsî yapılan beyit ya da mısralara murassa denir.Murassa beyitler aynı zamanda zü’l-kavâfî beyitlerdir ancak tarsî’de kelimelerin aynı vezinde olması şartı olduğundan her zü’l-kavâfî beyit murassa olmaz.

     

    Kafiye Kusurları:

    • “Uyûb-ı kafiye”başlığı altında toplanmıştır.
    • Beş farklı şekli vardır;

    a)     Kafiyede ridfin (revîden önceki uzun ünlülerin) farklı olması:mâr ve mûr gibi…

    b)     Kafiyede kısa ünlülerin  farklı olması: gül ile gil gibi…

    c)     Revînin farklı olması:Bir kafiye kusurudur ancak kafiyelerin çıkış yerlerinin yakın olması şartı

    vardır.sabâh ve sipâh kelimelerinde olduğu gibi...Sabâh kelimesindeki h -ha ( ح ) ,sipâh kelimesindeki h ise güzel he( ه )

    àArapça ve Farsça kelimelerde örneklerine sıkça rastlanmaktadır.mekteb ve hep kelimelerinde olduğu gibi…En çok rastlanan ikfâ çeşidi “b” ile “p” arasında yapılandır.Yazılışta imlâbirliğini korumak için imlâyı değiştirmek de bu gruba girer.

    d)      Şiirde aynı kafiyenin tekrarlanması

    e)      Revî harfinin bir yerde harekeliyken başka bir yerde sakin olması

     

    Kafiye-i şâygân(kafiye-i şâyegân):Farsçada hem çoğul eki hem de fiilden sıfat yapan ek olan “-ân” eki ile yapılan kafiyelere denir.Aslında bir tür îtâdır.Bu tür kafiyelerin îtâ olarak değerlendirilmemesi için gazelde birden fazla yapılmamış olması gerekir.Kasidede de aralarında en az yedi beyit bulunmalıdır.

     

    Kafiye ile ilgili bazı UYARILAR!!!

    1)  Kafiye harfi ya harekeli ya da harekesizdir, iki türlü olmaz.Harekeliyse bu harekenin tekrarı gereklidir.

    2)  Revînin ek olmaması gereklidir.Bu kurala uymayan kafiyeler kusurlu kafiye kabul edilir.

    “biz ve evliyiz” kelimelerinde olduğu gibi…

    3)   Reviden önce harekeli bir ünsüz(dahîl)  o ünsüzden önce de elif var ise(te’sis),elif harfinin ahenk açısından şiir boyunca tekrarlanması yararlıdır.

    4)   Kafiyede harekesiz(mukayyed) reviden önce bir ünsüz(dahîl)  ve ondan önce de bir elif varsa(te’sis) bu ünsüz harekesi aynen tekrarlanmalıdır.

    5)   Harekeli(mutlak) reviden önce bir ünsüz(dahil) ve ondan önce de elif (te’sis) varsa;bu ünsüzün harekesi farklı olabilir.

    6)   Reviden önce uzun ünlü(ridf) varsa kafiyede aynen tekrarlanmalıdır.Bu tür kafiyelerde uzun ünlülerin farklı oluşu bir kafiye kusurudur.

    7)   Reviden önce harekesiz ünsüz (kayd) varsa bu ünsüzün tekrarlanması tercih edilir.Eğer tekrarlanamazsa tekrarlanan harflerin birbirine yakın sesleri gösteren harfler olması gereklidir.

    8)   Reviden sonra gelen bütün harfler ve harekeleri(redif)aynen tekrarlanmalıdır.

    9)   Farsça çoğul eki ve sıfat-fiil(sıfat-ı müşebbehe)eki olan “ –an” ekiyle yapılmış kafiyeleri gazelde birden fazla kullanmak,kaside de ise yedi beyitten az ara ile tekrarlamak kurallara göre kusurdur.

    10)    Gazelde kafiyenin aynen tekrarı büyük kusurdur.Kaside de ise tekrarlanan kafiyeler arasında en az    yedi beyitlik bir ara bulunmalıdır.

    11)    Kurallara göre Farsça olsun,Türkçe olsun gazelde aynı ekle biden fazla kafiye yapılması kusurdur.

    12)    Kafiyeyi oluşturan sözcüklerden biri Farsça terkip halinde diğeri de terkipsiz ise,bu kafiyelerde kusurlu kafiyelerdir.

                                                                                  

    Hazırlayan: Edanur GÜMRAH

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

  • Özet (5. Ünite)- Eski Türk Edebiyatına Giriş: Biçim ve Ölçü

    (ÜNİTE 5)                                                                                           Hazırlayan: Muhammed YİĞİT

    Ölçü ve Kafiye

    Aruz Bahirleri

    1 – Hezec bahri

    2 – Recez bahri

    3 – Remel bahri

    4 – Münserih bahri

    5 – Muzâri bahri

    6 – Müctes bahri

    7 – Serî bahri

    8 – Hafîf bahri

    9 – Mütekarip bahri

    10 – Kâmil bahri

    11 – Ahreb ve ahrem kalıpları

    DİVAN ŞİİRİNDE KAFİYE

    Tek bir sesin tekrarıyla meydana gelen kafiyelere mücerred kafiye, birden fazla sesin tekrarıyla meydana gelen kafiyelere mürekkeb kafiye denir.

    Mürekkep kafiyenin mürdef, mukayyed ve mü’esses olmak üzere üç türü vardır. Bu adlandırmada ridf, kayd, te’sîs ve dahîl adları verilen kafiye harfleri esas alınmıştır.

    Divan şiirinde dokuz kafiye harfi vardır. Bunlar arasında asıl kafiye harfi revîdir.

    Revîden önce gelebilecek kafiye harflerine

    Ridf

    Kayd

    Te’sîs

    Dahîl denir.

    Ridf, revîden hemen önce gelen bir uzun ünlü ( â, û, î) kayd da revîden önceki harekesiz ünsüzdür.

    Te’sîs ise, revî ile aralarında bir harekeli ünsüz bulunan eliftir.

    Ridf ve revî ile yapılmış kafiyeye mürdef

    Kayd ve revî ile yapılmış kafiyeye mukayyed

    Te’sîs, dahîl ve revî ile yapılmış kafiyeye de mü’esses kafiye denir.

    Burada her kafiyede ridf ve kayddan yalnızca birinin bulunabileceği; dahîlin ise bağımsız bir kafiye harfi olmadığı, ancak mü’esses bir kafiyede te’sîs ile birlikte kullanılabileceği unutulmamalıdır.

    Mürdef -> ridfli

    Mukayyed -> kaydlı

    Mü’esses ise -> te’sîsli demektir.

    Redifi revîden sonra gelen ve aynen tekrarlanan ses veya seslerin tamamı olarak tanımlamak mümkündür.

    Redifli manzumelere müreddef denir.

    Divan şiirinde kafiyeyi revî harflerinin tekrarı meydana getirir. Revînin asıl anlamı devenin yükünün bağlandığı iptir.

    Kafiye

    Kafiyenin asıl anlamı başın arkası ya da ensedir.

    Kafiyeden sonra tekrarlanan birbirinin aynı ek ve sözcüklere redif denir.

    Redifli manzumelere müreddef denir.

    Redifli kafiyelere kâfiye-i mürdefe denir.

    Revîden sonra gelen harflere sırasıyla vasl, hurûc, mezîd ve nâ’ire denir.

    Herflerine göre kafiye türleri

    A – Kâfiye-i mücerrede: Sadece revînin tekrarından meydana gelen kafiyelerdir.

    B – Kâfiye-i mürekkebe: Birden fazla ses benzeşmesinden meydana gelen kafiyelerdir.

                A – Kâfiye-i mürdefe: Revîden önce ridf (â, û, î) bulunan kafiyelerdir.

                B – Kâfiye-i mukayyede: Revî ve kayddan meydana gelen kafiyelerdir.

                C – Kâfiye-i mü’essese: Revîden önce dahîl ondan önce de te’sîs bulunan kafiyelerdir.

    İltizam: Revînin birden fazla olması durumudur.

    Kafiyenin birden fazla olması

    İkiden fazla kafiyesi olan şiire; zü’l kavâfî (çok kafiyeli)

    Zü’l kavâfînin mısra sonundaki kafiyesine kâfiye-i asliyye, diğer kafiyelerine kâfiye-i mülhaka adı verilir.

    Tarsî – mısra sonundaki kafiyelerden önce, iki mısrada paralel olarak yer alan aynı vezindeki kelimelerin birbiriyle kafiyeli olmasına denir.

    Tarsî yapılan beyit ya da mısralara murassa’denir.

    Bazı şiirlerde mısra sonunda kafiye dışında birbirine paralel olarak yapılmş iç kafiyeler bulunur (redif gibi). İki kafiyeli şiirlerde bu duruma zû-kâfiyeteyn denir.

    Kafiye kusurları / Uyûb-ı kafiye

    Kafiyede ridfin (revîden önceki uzun ünlülerin) farklı olması

    Kafiyede kısa ünlülerin  farklı olması

    Revînin farklı olması

    En çok rastlanan ikfâ çeşidi “b” ile “p” arasında yapılanıdır.

    Kafiye harfi ya harekeli ya da harekesizdir, iki türlü olmaz.

    Kafiye-i şâygân

    Farsçada hem çoğul eki hem de fiilden sıfat yapan ek olan “-ân” eki ile yapılan kafiyelere denir.

     

  • Özet (Vize ve Final)-Eski türk edebiyatına giriş

    Eski türk edebiyatına giriş 1 (özet)-final-özeti

    Eski Türk Edebiyatı

    XIII. asırdan sonra Türk cemiyet hayatında çeşitli zümre ve çevrelerin teşekkülü, değişik edebî mahsullerin ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Saray, konak, medrese çevrelerinde ve bunlara yakın topluluklarda okumuşlara mahsus yeni bir edebiyat doğmaya başlamıştı. Kaynağını ve örneğini daha çok İran edebiyatından alan, İslâm kültürünün bütün kollarından belenen, Türk ruhunun hususiyetlerini aksettiren ve mahallî çizgileri veren bu edebiyat, 600 yıldan fazla devam etmiş ve canlılığını kaybetmekle beraber günümüze kadar gelmiştir.

    Yüksek zümre edebiyatı denen ve asırlar boyunca dil ve muhteva bakımından örnek teşkil ettiği ve okullarda okutulduğu için "klasik" kabul edilen bu edebiyat, umumiyetle Divan edebiyatı ismiyle tanınmıştır. Bu suretle adlandırılmasına sebep, bu edebiyatın daha çok manzum eserlerden meydana gelmesi ve şiir kitaplarına "divan" denmesidir.

    Divan şiiri Anadolu'da XIII. asırda Selçuklular zamanında Hoca Dehhânî ile başlamıştır. XIV. asırda Ahmedî, Şeyhoğlu, Ahmed-i Dâî gibi şairlere sahip bulunan bu edebiyatın ilk büyük üstadı XV. asırda yaşamış olan Şeyhî'dir. Fatih devrinde Ahmet Paşa ve daha sonra Necâtî'yi yetiştiren Divan şiiri XVI. asırda Zâtî, Bâkî, Hayâlî, Taşlıcalı Yahya, Nev'î, Fuzûlî, Rûhî-i Bağdâdî, Hâkanî, XVII. asırda Şeyhülislâm Yahya, Nef'î, Nâilî, Necâtî, Nev'î-zâde Atâî, Nâbî, Sâbit. XVIII. asırda Nedim, Şeyh Galib, Râgıb Paşa, XIX. asırda Yenişehirli Avni, Ziya Paşa gibi büyük sanatkârların eserleriyle fevkalâde bir gelişme göstermiştir.

    İslâm kültürü kaynağından beslenen ve bilhassa başlangıçta İran edebiyatını örnek alan Divan edebiyatımız muhteva itibariyle çok çeşitli unsurlara dayanmaktadır. Divan edebiyatının iç zenginliğini ve özünü teşkil eden ve bugün onu iyi anlamak için bilinmesi gereken bu eski kültür ve bilgi malzemesi şunlardır :

    1- Dinî inançlar (âyet ve hadisler)

    2- İslâmî ilimler (tefsir, kelâm, fıkıh)

    3- İslâm tarihi

    4- Tasavvuf ve remizleri

    5- İran mitolojisi (şahsiyetler ve hâdiseler)

    6- Peygamber kıssaları, mûcizeler, efsaneler, rivayetler

    7- Tarihî, efsanevî, mitolojik şahsiyetler ve hâdiseler

    8- Çağın ilimleri (hikmet, kimya, hendese, tıp vs.)

    9- Türk tarihi ve millî kültür unsurları

    10- Devrin edebiyat anlayışı ve edebî bilgileri (belâgat)

    11- Dil malzemesi (deyimler, atasözleri; Arapça ve Farsça kelimeler, şekiller, tamlamalar, birleşik sıfatlar vs.)

    İslamiyet'in Kabulüne Kadar Olan Türk Edebiyatı

    a) Göktürk Edebiyatı: Türklerde yazılı edebiyat, mevcut bilgilerimize göre, Göktürkler zamanında, 7. yüzyılda başlamıştır. İlk yazılı metinlere bu dönemde rastlanır. Orhun Anıtları, Moğolistan'ın kuzeydoğusunda, Orhun ırmağının eski yatağı ile Koşuçaydan Gölü civarındadır. Bu anıtlar, üç yazıttan oluşmuştur:

    · Tonyukuk Yazıtı (miladi 720)

    · Kültigin Yazıtı (miladi 732)

    · Bilge Kağan Yazıtı (miladi 735)

    b) Uygur Edebiyatı: Uygurların tarihine bağlı olarak 745-840 arası ve 840'dan sonrası olmak üzere iki bölümde incelenmektedir. Dokuz Oğuzlar olarak da bilinen birinci döneme ait bilinen en önemli anıt, Uygurların 2. Kağan'ı Moyunçar adına dikilendir. On Uygurlar olarak da bilinen ikinci dönem ise oldukça farklıdır. Maniheizm dininin kabulü ile yeni bir alfabe kullanılmaya başlanmıştır.

    İslami Dönem Türk Edebiyatı

    11. Yüzyıl: İslami Dönem Türk Edebiyatı'na ait ilk eser 11.Yüzyıl'a ait olan 'Kutadgu Bilig'dir. Yusuf Has Hacip tarafından yazılmış öğretici bir eserdir. Siyaset-nâme niteliğindedir ve 6500 beyitten oluşur. Bu döneme ait diğer bir önemli eser de 'Divânû Lügâtit Türk'tür. Kaşgarlı Mahmut tarafından Araplara Türkçe'yi öğretmek amacıyla yazılmış bir lügâttır. Bu döneme ait önemli bir eser de Edip Ahmet Yükneki'nin öğretici nitelikteki dini kitabı 'Atabetül Hakayık'tır.

    12. Yüzyıl: Bu yüzyılın en önemli ismi Hoca Ahmed Yesevi'dir, Türk tasavvuf tarihinin ilk önemli şairidir. Hikmetleriyle büyük ün kazanmıştır. Bu yüzyılın diğer önemli ismi ise Kitab-ı Meryem, Kitab-ı Bakırgen ve Kitab-ı Âhirzaman adlı eserlerin sahibi, aynı zamanda Hoca Ahmed Yesevi'nin öğrencisi olan Hakim Süleyman Ata'dır.

    13. Yüzyıl: Bu yüzyılda Anadolu'da edebiyat üçe ayrılır.

    1- Divan Edebiyatı (Yüksek Zümre Edebiyatı)

    2- Tasavvuf Edebiyatı

    3- Halk Edebiyatı

    A) İSLÂMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI

     

    Türkler, yerleşik hayata geçmeden önce atlı-göçebe medeniyeti denilen bir medeniyet tarzı içinde yaşamaktaydı. Adından da anlaşılacağı gibi, bu medeniyet tarzında atın önemli bir yeri vardır. At, ehil hayvanlar içinde en hızlısıdır. Türkler, ehlîleştirdikleri atlarla akıncılık yapmışlar, çiftçilikle uğraşan kavimler üzerinde üstünlük sağlamışlardır. Divânü Lûgati't-Türk'te yer alan "Kuş kanadı ile Türk atı ile." ata sözü, atın Türklerin hayatında oynadığı rolü çok güzel anlatır.

    At, eski Türklerde binek hayvanı olması yanında aynı zamanda yiyecek, içecek ve giyecek kaynağı olmuştur. Bu ihtiyaçlarını karşılamak için at sürüleri besleyen Türkler, yaylak ve kışlak hayatı yaşamak zorunda kalmışlardır.

    Türkler, geçimlerini sağlamak için akıncılığı bir meslek hâline getirmişlerdir. Akıncılığın en önemli iki silâhı ok ve yaydır. Bunları kullanmakta çok usta olan Türkler, akıncılık dışında avcılık ile bu maharetlerini geliştiriyorlardı. Sonuç olarak atçılık, avcılık ve akıncılık, atlı-göçebe medeniyetinin temelini oluşturuyordu. Bu hayat tarzı, kuvvetli, cesaretli avcı ve akıncı tipini gerekli kılıyordu. Türk destanlarındaki kahramanlar, bu medeniyetin hayat anlayışını ve ideal insan tipini temsil ederler. Destan kahramanlarının hayatlarına hâkim olan ve şahsiyetlerini şekillendiren, bu medeniyet tarzının temel değerleridir. İslâmiyet öncesindeki edebî eserleri değerlendirirken, toplumun bu özelliklerini göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

    Genel Özellikleri

    a) İslâmiyet öncesindeki Türk edebiyatı yabancı etkilerden uzak bir edebiyattır.

    b) Dil, saf Türkçe olup, yabancı kelime yok denecek kadar azdır.

    c) Edebiyat, atlı göçebe hayatının özelliklerini yansıtır.

    d) Eserler, genellikle anonimdir; pek azının sahipleri bilinmektedir.

    e) Eserlerin tamamında milletin ortak duygu ve düşünceleri hâkimdir.

    f) Nazım birimi genellikle dörtlüktür. Dörtlüklerin kafiye şeması aaab şeklindedir.

    g) Şiirde hece vezni ve daha çok yarım kafiye kullanılmıştır.

    h) En eski eserlerde bile işlenmiş bir dil ve edebî üslûp görülür. Bu durum, bilinenlerden daha eski metinlerin olduğunu düşündürmektedir.

    i) Yiğitlik, yurt ve tabiat sevgisi, büyüklere saygı, işlenen başlıca temalardır.

    ________________________________________

    B) GEÇİŞ DÖNEMİ ÖZELLİKLERİ

    Türkler X. yüzyılda İslâmiyeti kabul ettikten sonra Türk dili ve edebiyatında değişiklikler görülür.

    İslâmî devir Türk edebiyatının ilk ürünleri XI ve XII. yüzyıllarda ortaya çıkar. Bunlardan ilki, Karahanlı Devleti zamanında Hakaniye Türkçesi ile yazılmış olan Yusuf Has Hâcib'in Kutadgu Bilig'idir. Aynı yüzyılda yazılmış bulunan Kâşgarlı Mahmut'un Divânü Lûgati't-Türk'ü de İslâmî devir Türk edebiyatının ilk ürünlerindendir. Bu eserler arasına XIII. yüzyılın başında Yüknekli Edip Ahmet'in kaleme aldığı Atabetü'l-Hakâyık'ı da katmak gerekir.

    XII. yüzyılda Orta Asya'da Ahmet Yesevî ve Hakim Süleyman Ata, dinî-tasavvufî halk şiirinin ilk güzel örneklerini vermişlerdir.

    İlk İslâmî eserlerin meydana getirildiği bu yüzyıllarda edebiyatın her alanında bir ikilik bulunmaktadır. Bu da, geçiş döneminin bir özelliğidir.

    Genel Özellikleri

    a) Türk edebiyatı bu yüzyıllarda bir geçiş dönemi yaşar. Bir yandan, eski edebiyat anlayışı sürdürülürken, öbür yandan yeni medeniyetin edebiyat anlayışına uygun eserler verilir.

    b) Dilde Arapça ve Farsça kelimeler görülür.

    c) Uygur alfabesi yanında, Arap alfabesi de kullanılır.

    d) Şiirlerde, hem millî nazım birimi olan dörtlük, hem de yeni şiirin nazım birimi olan beyit kullanılmıştır.

    e) Hece vezni ile birlikte aruz veznine yer verilmiştir.

    ________________________________________

    C) HALK EDEBİYATI

     

    a) Âşık edebiyatı şiir ağırlıklı bir edebiyattır.

    b) Âşık veya saz şairi denilen sanatçılar tarafından daima müzik eşliğinde söylenir.

    c) Âşıklar, bu edebiyatın mensur kısmını oluşturan halk hikâyelerinin oluşumu, gelişimi ve aktarılmasında da önemli rol oynarlar.

    d) Şiirde nazım birimi dörtlüktür.

    e) Koşma, semâî gibi nazım şekilleri ile güzelleme, koçaklama, ağıt ve taşlama türlerinde şiirler yazılmıştır.

    f) Yaygın olarak hece ölçüsü kullanılmıştır.

    g) Klâsik edebiyatın etkisiyle, aruz ölçüsü ve beyitlerden oluşan divan, kalenderî gibi nazım şekilleri de kullanılmıştır.

    h) Âşık edebiyatı doğaçlamaya (irtical) dayanır. Âşıklar, eserlerini bir ön hazırlık olmaksızın, doğrudan sözlü olarak meydana getirirler.

    ı) Söylendikleri, yaşatıldıkları devir ve çevrenin yaygın Türkçesi kullanılmış

    DİVAN EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ

    Eski Türk edebiyatında kullanılan nazım şekillerini kafiye düzeni ve mısra sayıları bakımından 3 bölümde incelemek mümkün:

    Beyitlerle Oluşanlar: Gazel, Kaside, Mesnevi, Müstezat, Kıt'a

    Dörtlüklerle Oluşanlar: Rubai, Tuyuğ

    Bentlerle Oluşanlar: Murabba, Şarkı, Muhammes, Terkib-i bent, Terci-i bent

    A) BEYİTLERLE KURULAN NAZIM BİÇİMLERİ

    1. GAZEL

     En az beş en fazla on beş beyitten oluşan, en yaygın lirik şiir türüdür.

     Aruzun her kalıbıyla yazılabilir.

     Âşk, şarap, ayrılık, hasret, zamandan yakınma, felsefi - didaktik düşünceler, din ve tasavvuf gibi konular bu nazım biçimiyle ele alınır.

     Uyak düzeni "aa, ba, ca, da,..."biçimindedir.

     İlk beyitine "matla", ikinci beyitine "hüsn-i matla"; son beyitine "makta" veya "taç beyit", ondan bir öncekine de "hüsn-i makta" denir.

     En güzel beyitine "beyt-ül gazel" denir.

     Şairin adı veya mahlası son beyitte geçer.

     Gazeller redifleriyle adlandırılır.

     Konu bakımından Halk şiirindeki koşmaya benzer.

     Gazellerde genellikle her beyit farklı konudan söz eder. Konu birliği yoktur.

     Konu birliği görülen gazellere "yek-ahenk gazel" denir. Bütün beyitleri aynı güzellikte olan gazellere "yek-avaz gazel" denir.

     Dize ortalarında iç uyaklı olan ve dörtlük haline getirilebilen gazellere "musammat gazel" denir.

    Örnek:

    Bu hüsnile o/ bi - vefa / şöhret-me'ab-ı şivedir.

    Hakka ki gün mihr-i semâ / âli-cenâb-ı şivedir.

    Meyden midir bu haleti / hep nâz ü fitne adeti

    Çeşm-i siyâh-ı afeti / mest-i harâb-ı şivedir. (Danîş)

     Felsefi düşüncelerin dile getirildiği gazellere "hikemi gazel" adı verilir.

     Divan şiirinde en ünlü gazel şairleri şunlardır: "Fuzuli, Nabi, Nedim, Baki, Naili"

    2. KASİDE

     En az otuz üç, en fazla doksan dokuz beyitten oluşan kaside din ve devlet büyüklerini övmek ya da yermek amacıyla yazılan şiirlerdir.

     Aruzun değişik kalıplarıyla yazılır.

     Uyak düzeni gazele benzer: "aa / ba / ca / da /ea"

     Gazelde olduğu gibi ilk beyte "matla", son beyte "makta", en güzel beyte "beyt-ül kasid", şairin adı veya mahlasının geçtiği beyte "taç beyit" denir.

     Kasideler adını rediflerinden, uyaklarındaki son ünsüzden veya nesib bölümündeki tasvirlerden alır.

     En ünlü kaside şairleri şunlardır: "Nefi, Nedim, Fuzuli, Baki..."

    Kasidenin Bölümleri:

    Nesib - Teşbib: Bu bölümde kasideyle ilgisi olmayan tasvirler yapılır (yaz, taş, saray, bahar, bahçe...).

    Girizgâh: Asıl konuya giriş bölümüdür. Bir veya birkaç beyitten oluşur.

    Methiye: Allah'ın, peygamberin, padişahın veya önde gelen kişilerin övüldüğü bölümdür.

    Fahriye: Şairin kendini övdüğü bölümdür.

    Tegazzül: Kasidenin ölçüsüne uygun olarak araya sıkıştırılan gazeldir.

    Dua: Bu bölümde kasidenin sunulduğu kişiye sağlık ve zenginlik dilenir.

    Not: "Fahriye" ve "tegazzül" her kasidede bulunmayabilir.

    Konularına Göre Kasideler:

    Tevhid: Allah'ın birliğini, varlığını anlatan kasidelerdir.

    Münacaat: Allah'a yakarışı dile getiren kasidelerdir.

    Naat: Peygamberi öven kasidelerdir.

    Medhiye: Devrin önde gelen kişilerini; din ve devlet adamlarını öven kasidelerdir.

    Hicviye: Devrin yöneticilerini yermek için yazılan kasidelerdir.

    Mersiye: Önemli birinin ölümünden duyulan acıyı dile getiren kasidelerdir.

    Cülûsiyye: Padişahın tahta oturması münasebetiyle yazılan kasidelerdir.

    Sûriyye: Düğün ya da sünnet gibi şenlikleri ele alan kasidelerdir.

    Bunların dışında kasidelere, kasidenin nesib bölümünde bahar tasviri yapılmışsa bahariye, kış tasviri yapılmışsa şitâiyye, yaz tasviri yapılmışsa sayfiyye, atların tasviri yapılmışsa rahşiyye, bayram tasviri yapılmışsa lydiyye gibi adlar verilir.

    3. MÜSTEZAT

     Artmış, çoğalmış demektir. Gazelin her dizesine, kullanılan ölçüye uymak koşuluyla bir kısa dize eklenerek oluşturulan nazım biçimidir.

     Kısa dizelere "ziyade" adı verilir.

     Kısa ve uzun dizeler arasında anlam ilişkisi vardır.

     Uzun dizeler kendi aralannda, kısa dizeler de kendi aralarında uyaklanır.

    Örnek:

    Çihre-i zibâsı anun gülşen-i cândur

    Halk-ı cihâna

    Mâ'i ridâsı sanasın âb-ı revândur

    Bâğ-ı cinâna

    Mutrib-i devrân ile cânânun elinden

    Nây gibi ben

    Nâle vü feryâd iderin hayli zamandur

    Kevn ü mekâna (Taşlıcalı Yahya)

    4. KIT'A

     Parça, bölüm anlamı taşır.

     Aruzun her kalıbıyla yazılabilir.

     En az 2 en fazla 12 beyitten oluşur.

     Dört beyitten fazla olan kıt'alara "kıta-ı kebire" denir.

     Uyak düzeni xa/xa/xa/xa... şeklindedir.

     Genellikle "matla" ve "makta" beyti yoktur.

    Örnek:

    İlm kesbiyle pâye-i rıf'at

    Arzû-yı muhal imiş ancak

    Işk imiş her ne var âlemde

    İlm bir kîyl ü kâl imiş ancak (Fuzûli)

    5. MESNEVİ

     Fars edebiyatından alınan bir nazım biçimidir.

     Her beyit kendi arasında uyaklıdır. "aa / bb / cc / dd..."

     Divan edebiyatının en uzun nazım biçimidir. Hikâye ve romanın işlevini görür.

     Aruzun kısa kalıplanyla yazılır.

     Aşk, tasavvuf, kahramanlık, savaş gibi konuları işler.

     Beyitler arasında anlamca bir bütünlük vardır.

     Bir şairin beş mesneviden oluşan eserler bütününe "hamse" denir. Edebiyatımızda "Ali Şir Nevai, Taşlıcalı Yahya, Nevizade Atayi" hamse sahibi şairlerdir.

     Edebiyatımızda ilk mesnevi Yusuf Has Hacip'in "Kutadgu Bilig' adlı eseridir. Eser, aruzun kullanıldığı ilk eserdir.

    Türk Edebiyatının Önemli Mesnevileri:

     Kutadgu Bilig (Yusuf Has Hacip)

     iskendername (Ahmedi)

     Vesilet-ün Necat (Süleyman Çelebi)

     Harnârne (Şeyhi)

     Leyla vü Mecnun (Fuzuli)

     Hüsrev-ü Şirin (Şeyhi)

     Hüsn-ü Aşk (Şeyh Galip)

     Mantık-ut Tayr (Gülşehri)

     Hayriyye (Nabî)

    B) DÖRTLÜKLERLE KURULAN NAZIM BİÇİMLERİ

    1. RUBAİ

     İran (Fars) edebiyatından alınmış, tek dörtlükten oluşan bir nazım biçimidir.

     Kendine özgü aruz kalıplarıyla yazılır. (Bunların sayısı 24 kadardır.)

     Düşüncelerin özlü bir biçimde anlatılması temeline dayalı nazım biçimidir.

     Genellikle felsefi konular, öğüt, aşk, şarap, din, tasavvuf konulan işlenir.

     Uyak düzeni "aaxa" biçimindedir.

     Genellikle mahlas kullanılmaz.

     En büyük ustası Ömer Hayyam'dır.

     Azmîzâde Haleti, sadece rubai yazan tek şair olarak bilinir.

     Yahya Kemal Beyatlı, Arif Nihat Asya rubaileriyle tanınan şairlerimizdir.

    Örnek:

    Bir merhaleden güneşle derya görünür

    Bir merhaleden her iki dünyâ görünür

    Son merhale bir fasl-ı hazandır ki sürer

    Geçmiş gelecek cümlesi rüya görünür (Yahya Kemâl)

    2. TUYUĞ

    Divan şiirine Türk şairlerin kattığı bir nazım biçimdir.

     Tek dörtlükten oluşur, uyak düzeni maniye benzer.

     Halk şiirindeki maninin, Dîvan şiirine yansımış biçimi kabul edilir.

     Konu sınırlaması yoktur, rubaideki konular tuyuğda da vardır. En çok aşk, aşk acısı, şarap konu edilir.

     Mahlas kullanılmaz. Aruzun sadece "fâilâtün / fâilâtün / fâilün" kalıbıyla yazılır.

     Rubaiden vezin ve cinas yönüyle ayrılır.

     Edebiyatımızda en çok tuyuğ yazmış şair Kadı Burhanettin'dir.

    Örnek:

    Ben seven hûblar içinde şâh imiş

    Sanasın yılduz mâh imiş

    Ben denize salmışam bir cânumı

    Kamu işi başaran Allâh imiş (Kadı Burhâneddin)

    C) BENTLERLE KURULAN NAZIM BİÇİMLERİ

    1. MURABBA

     Dört dizelik bentlerden oluşur. Uyak düzeni aaaa / bbba /ccca... biçimindedir.

     En az üç, en fazla altı bentten oluşur.

     Övgü, yergi, din, felsefi konular işlenir.

     Nedim ve Namık Kemal bu türün başarılı örneklerini sunan şairlerimizdir.

    Not: Bir şairin bir gazelinin her beytinin üstüne başka bir şairin ikişer dize eklemesiyle oluşan murabbaya "terbi" denir.

    2. ŞARKI

     Divan şiirine Türk şairlerin kattığı bir nazım biçimidir.

     Halk edebiyatındaki türkünün etkisiyle oluştuğu ifade edilir.

     Biçim bakımından murabbaya benzeyen şarkılar, genel olarak bestelenmek için yazılır.

     Dörtlük sonlarında tekrar edilen bölüme nakarat adı verilir. Şarkılar bent ve nakarat bölümlerinden oluşur.

     Dörtlük sayısı üç ve beş arasında değişir.

     Genellikle aşk, sevgi, eğlence, kadın ve şarap konuları işlenir.

     Uyak düzeni genelde abab (aaaa) / cccb / dddb... biçimindedir.

     Lale devrinde gelişmiş ve yaygınlaşmıştır. Nedim ve Yahya Kemal bu türün önemli şairleridir.

    Örnek:

    Sevdiğim canım yolunda hâke yeksan olduğum

    Iyddir çık nâz ile seyrâna kurbân olduğum

    Ey benim aşkınla bülbül gibi nâlân olduğum

    Iyddir çık nâz ile seyrâna kurbân olduğum

    3. MUHAMMES

     Beş dizelik bentlerden oluşan bir nazım biçimidir.

     Bent sayısı 4 ile 8 arasında değişmektedir.

     Muhammes nazım biçimiyle her konu ele alınabilir.

     Uyak düzeni "aaaaa / bbbba / cccca..." şeklindedir.

    Uyarı: Beş dizeli bentlerden oluşan "tardiyye, tahmis, taştir" adlı nazım biçimleri de vardır:

    Tardiyye: Muhammesten farkı, başka bir aruz kalıbıyla yazılması ve uyak düzenidir. Tardiyeler "aaaab/ccccb/ddddb..." şeklinde uyaklanır.

    Tahmis: Bir gazelin beyitleri önüne üçer mısra ilave edilerek oluşturulan nazım biçimidir. Uyak düzeni "aaaAA/bbbBA/cccCA..." şeklindedir.

    Taştir: Genellikle bir gazelin beyitlerinde mısralar arasına üç dize getirilerek oluşturulan nazım biçimidir. Uyak düzeni "AaaaA/BbbbA/CcccA..." şeklindedir.

    4. MÜSEDDES: Bentleri altı mısradan oluşan nazım biçimidir.

    5. MÜSEBBA: Bentleri yedi mısradan oluşan nazım biçimidir.

    6. MÜSEMMEN: Bentleri sekiz mısradan oluşan nazım biçimidir.

    7. MÜTESSA: Bentleri dokuz mısradan oluşan nazım biçimidir.

    8. MU'AŞŞER: Bentleri on mısradan oluşan nazım biçimidir.

    9. TERKİB-İ BENT

     Bent sayısı 5-10 arasında değişir. Bentleri oluşturan dizeler, genelde gazeldeki gibi uyaklanır.

     Her bendin sonunda bir vasıta beyiti vardır. Vasıta beyti, her bendin sonunda değişir, bentten ayrı olarak kendi arasında uyaklanır.

     Vasıta beytinin üstündeki beyitlerin tümüne "terkibhâne" adı verilir.

     Felsefi ve sosyal düşünceler, zamandan yakınmalar, mersiyeler bu biçimle yazılır.

     "Kanuni Mersiyesi" terkib-i bent biçiminde yazılmıştır.

     Bağdatlı Ruhi ve Ziya Paşa bu nazım biçiminin ustalarıdır.

    10. TERCİ-İ BENT

    Birçok yönüyle terkib-i bende benzer. Fark şudur:

     Vasıta beyitleri her bendin sonunda aynen kalır, değişmez.

     Vasıta beyitlerinin üstündeki beyitlere "terci-hâne" adı verilir.

     Daha çok Allah'ın varlığı, birliği, kâinatın sonsuzluğu gibi konular işlenir.

    TANZİMAT SONRASI TÜRK ŞİİRİNDE KULLANILAN NAZIM BİÇİMLERİ

    1. TERZA-RİMA

     Üçer dizeli bentlerden oluşur. Uyak düzeni aba/ bcb/cdc/ ded...

     İtalyan şiirinden Fransız şiirine, Fransız şiirinden de Türk şiirine geçmiştir.

     Türk şiirinde ilk kez Servet-i Fünun'da Tevfik Fikret tarafından kullanılmıştır.

     Dante'nin "İlahi Komedya"sı bu nazım biçimiyle yazılmıştır.

    Detaylı bilgi için bakınız>> Terza-rima

    2. SONE

     İlk defa Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin'in şiirimizde kullandığı bu nazım biçimi, İtalyan edebiyatından alınmıştır.

     İki dörtlük ve iki üçlükten oluşan on dört di-zelik bir nazım biçimidir.

     Uyak düzeni abba / abba / ccd / ede biçimindedir.

    Detaylı bilgi için bakınız>> Sone

    3. TRİYOLE

     On mısralı bir nazım biçiminin adıdır.

     Önce iki mısralı kısım, sonra dörder mısralı iki kısım gelir.

     Uyak düzeni AB / aaaA / bbbB şeklindedir.

    4. BALAD

    Batı edebiyatlarında konusunu heyecan verici ya da romantik hikâyelerden alan halk türkülerine, halk şiirlerine "balad" adı verilir. Baladlar bentlerden oluşur. Bent sayısı ve bentlerdeki mısra sayısı bakımından bir sınırlama yoktur. Bent ve mısra sayısı şaire ve anlattığı konuya göre değişebilir. Bu nazım biçimi Türk edebiyatında fazla kullanılmamıştır.

    Detaylı bilgi için bakınız>> Balat

    5. SERBEST MÜSTEZAT

     Hem hece hem de aruzun değişik kalıplarıyla yazılır.

     Aynı şiirde farklı kalıplar kullanılabilir.

     Kısa ve uzun dizeler düzenli ve düzensiz sıralanabilir.

     Uyak düzeni şairin isteğine bağlıdır.

     Fransa'da sembolizmin yaygın olduğu dönemde gelişmiştir.

     Tevfik Fikret, Cenap Sahabettin ve Ahmet Haşim'in sıkça kullandığı bir nazım biçimidir.

    Eski Türk Edebiyatına Giriş - 2. ünite-

     

    Beyitlerden Oluşan Nazım Biçimleri

    • Mısra’ ve Beyt• Divan edebiyatında bütün nazım biçimleri mısra ya da mısra adı verilen en küçük nazım biriminden doğmuştur.

    • Mısra, bir edebiyat terimi olarak aruz vezniyle söylenmiş beytin yarısıdır.

    • Beyt (beyit) ise, aruz vezniyle yazılmış iki mısradan meydana gelen nazım biriminin adıdır.

    • Bağımsız şiirler hâlinde yazılmış olan beyitlere ferd ya da müfred denir.

    • Not: Müfredlerde iki mısra birbiriyle kafiyeli değildir.

     Matla: Gazel ve kasidelerin birbiriyle kafiyeli olan ilk beytine denir.

    • Not: İki mısraı birbiriyle kafiyeli, yani musarra’ ya da mukaffâ olan tek beyte de matla denilmektedir.

    • Bu tür matlalar divanların sonunda metâli’ (=matlalar) başlıklı bölümlerde yer alırlar.

    • Not: Kimi şairler gazel ve kasidelerinde birden fazla matla beyti kullanmışlardır. Böyle manzumeler zâtü’l-metâli’ ya da zü’l-metâli olarak nitelendirilmiştir.Makta: Şiirin son beytine denir• Mısra-ı Âzâde ya da Âzâde: Ya aslında şairi tarafından tek mısra olarak söylenmiş ya da bir beyitten alınarak meşhur olmuş ve diğer mısraı unutulmuş, anlam bütünlüğüne sahip şiir parçalırıdır.• Not: Bunlarda beytin anlam bütünlüğüne sahip olması şarttır.

    • Mısra-ı Berceste: Söylenilmesinde ve anlaşılmasında zorlama olmayan, her bakımdan kusursuz olan mısralara denir.• Not: Berceste mısralar âzâde olabilecekleri gibi bir şiirden de alınmış olabilirler.• Beyt-i Merhun (=Merhun beyitler)• Anlamı ancak başka beyitlerle tamamlanabilen beyitlerdir.KASİDE• Daha çok din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılanİlk beyti musarra (=kafiyeli),Diğer beyitlerinin ilk mısraları serbest,İkinci mısraları ilk beyitle kafiyeli,Bütün mısraları aynı vezinle söylenmişEn az 15 beyit uzunluğundaki bir nazım biçimidir.Kafiye düzeni aa xa xa xa xa …dır.Kasîdenin Bölümleri

    • 1. "nesib“ ya da teşbib: Birinci bölüm 15-20 beyitliktir. Bu ilk bölüme, aşıkane duygular yer alıyorsa "nesib", bahar, doğa, bayram gibi konulara değiniliyorsa "teşbib" adı verilir.

    • Not: Bu iki terim çoğu zaman birbirinin yerine kullanılmıştır.

    • Not: Bu bölümün önemi kasîdelerin nesib ya da teşbibde işlenen konulara göre adlandırılmış olmasından da anlaşılmaktadır. Bu adlandırmalar üzerinde ayrıca durulacaktır. (kaside-i râiyye, kasîde-i mimiyye vb.)2. Girizgâh (Gürizgâh): İkinci bölüm girizgah ya da girizdir. Genellikle bir ya da iki beyitten oluşur ve burada şair medhiyeye (övgüye) geçeceğini bildirir. Girizgah konuya uygun ve nükteli olmalıdır. 3. Medhiyye (Maksad, maksûd): Bu bölümde kasîdenin sunulduğu kişi övülür. Kasîdenin asıl yazılış amacının ifade edildiği bu bölüm, şiirin merkezidir. Beyit sayısı konuya ve şaire göre değişen medhiye bölümü kasidenin en sanatlı beyitlerini içerir. Bu bölümün dili genellikle nesibden daha ağırdır. 4. Tegazzül: Kasîde içindeki gazeldir. Tegazzül, 5-12 beyit arasında değişir. Nesibden hemen sonra gelebileceği gibi medhiyeden sonra da yer alabilir. Bazı kasîdeler doğrudan tegazzül. Bu bölüm her kasidede bulunmayabilir.5. Fahriyedir. Şair bu bölümde de kendisini över. Bu bölümde şairler memduhun erdemleri yanında kendilerinin de sahip oldukları özellik ve yetenekleri ona hatırlatırlar. 6. Du’â. Bu bölümde önceki beyitlerde övgüsü yapılan kişi için dua edilir.• Bu bölümde kaside tamamlandığı için

    • Tanrıya şükredilir.

    • Övülen (memduh) kişinin içinde bulunduğu iyi durumun devamı için dua edilir. İlk kaside örneklerinde görülmeyen bu bölüm kasîde formuna sonradan eklenmiştir. Kasîde ile ilgili Bazı Terimle

    r• 1. Tâc beyt: Kasidelerde şairin, mahlasını söylediği beyttir.

    • 2. Beytü’l-kasîde: En güzel beyte denir

    .• 3. Hüsn-i matla (matla güzelliği): Kasidede matla beytinden sonraki beyte denir.

    • 4. Hüsn-i makta: Kasidelerde makta beytinden önceki beyte denir.

    • 5. Tecdîd-i matla (matla yenileme): Kasidede yeni bir matla beyti söylemektir. Bu şiirin ahengini arttırmak ve tekdüzeliği kırmak için yapılır.

    • 6. Musammat Kaside: Kasidelerde ahengi sağlamanın bir diğer yolu da,

    • A. Mefâîlün Mefâîlün Mefâîlün Mefâîlün• B. Müstef’ilün Müstef’ilün Müstef’ilün Müstef’ilün• Gibi tefileleri aynen tekrarlanan vezinlerle ve her mısraın ikinci tef’ilesinin sonunda bir iç kafiye kullanarak yazılmalarıdır. Ancak bu manzumelerin ilk beytinde genellikle iç kafiye bulunmaz.• Bu tür kasidelerde birinci beyit dışındaki beyitler ortadan ikiye bölünerek dört mısralı nazım biçimleri hâline getirildiklerinde bu dörtlüklerin ilk üç mısraı nazım biçimleri hâline getirildiklerinde bu dörtlüklerin ilk üç mısraı kendi aralarında, dördüncü mısraı da matla beytiyle kafiye olur.

    • 7. Redd-i matla: Matla beytinin bir mısraının manzumenin herhangi bir yerinde aynen tekrar edilmesidir.

    • Not: Redd-i matla kafiye tekrarı demek olduğundan pek hoş karşılanmaz.

    • Uzun manzumelerden kısalara doğru bir gidiş söz konusudur. Kaside, Tarih, Musammat, gazel, kıta, rubai, tuyuğ, müfred, matla, mısra gibi.

     

    Kasideler de kendi içinde bir sıralamaya tabi tutulurlar.

    • Buna göre

    • 1. Dinî muhtevalı kasideler– A. Tevhid– B. Münacat– C. Naat– D. Medh-i çehâr-ı yâr-ı güzin (Dört Halife için kaside)

    • 2. Padişahlar

    • 3. Sadrazamlar

    • 4. Vezirler

    • 5. ŞeyhülislamlarKasîdelerin Adlandırılması

     

    • Kasîdelerin adlandırılmasında başvurulan yolları başlıca üç gruba ayırmak mümkündür:

    • A. Konularına Göre

    • B. Rediflerine Göre

    • C. Revi harflerine Göre

     

    1. Konularına Göre:

    • 1. Tevhîd

    • 2. Münâcât

    • 3. Hz. Muhammed’e övgü (Na’t)

    • 4. Çâr Yâr ve On İki İmam (Bunlara da Na’t dendiği olur.)

    • 5. Cülûsiyye

    • 6. Ramazâniyye, Îdiyye (=iydiyye), Nevrûziyye

    • 7. Bahâriyye, Temmûziyye, Hazâniyye, Şitâiyye

    • 8. Sünbüliyye

    • 9. Rahşiyye2.

     

    Rediflerine Göre: Kasidelerden kimileri rediflerine göre isimlendirilir.• Ahmed Paşanın “Güneş” ve “Kerem” kasideleri• Fuzûlî’nin “Su” kasîdesi• Aynı şekilde• “Hançer”• “Tî𔕠“Gül” gibi rediflerle söylenmiş kasideler vardır.3. Kafiyelerine Göre: Kafiyelerine göre • r harfi ile bitiyorsa kaside-i raiyye, • l harfiyle bitiyorsa kaside-i lamiyye, • m harfiyle bitiyorsa kaside-i mimiyye diye adlandırılır.• Klasik dönem Türk edebiyatında hicv (=hiciv, yergi) ve mersiye (=ağıt) konulu kasîdeler de yazılmıştır. Bu iki konu sadece kasîde nazım şekliyle değil, hem de diğer nazım şekilleriyle yazılmışlardır.Gazel (Penç-beyt)• Divan edebiyatının en yaygın kullanılan nazım biçimidir. Önceleri Arap edebiyatında kasidenin tegazzül adı verilen bir bölümü iken sonra ayrı bir biçim hâlinde gelişmiştir. Gazelin beyit sayısı 5-15 arasında değişir. Daha fazla beyitten olaşan gazellere müyezzel ya da mutavvel gazel denilir. • Gazel-i nâ-tamâm (=eksik gazel)• Penç-beyt (beş beyt)• Gazeller konularına göre de çeşitli isimlerle tanımlanır. Aşka ilişkin acı, mutluluk gibi içli duyguların dile getirildiği gazeller "aşıkane", içki, yaşama boş verme, yaşamdan zevk alma gibi konularda yazılanlara "rindane" denir. Aşıkane gazellere en iyi örnek Fuzûlî’nin gazelleri, rindane gazellere en iyi örnek ise Bâkî’nin gazelleridir. Kadınları ve ten zevklerini konu edinen gazeller ise, örneğin Nedîm’in gazelleri, "şuhane", öğretici nitelikli gazellere, örneğin Nâbî’nin gazelleri, "hakimane gazel" denir. Tasavvufî düşüncenin hâkim olduğu gazellere de “sûfiyâne” gazel denir.• Gazelin ilk beyti "matla", son beyti ise "makta" adını alır. • Matla beytinin dizeleri kendi aralarında uyaklıdır (musarra). Sonraki beyitlerin ilk dizeleri serbest ikinci dizeleri ilk beyitle uyaklı olur. • "zü'l-metali“: Birden fazla mussarra beytin bulunduğu gazeldir.• "müselsel“: her beyti musarra olan gazeldir. • "hüsn-i matla“: İlk beyitten sonraki beyte (ilk beyitten güzel olması gerekir), • "hüsn-i makta“: son beyitten öncekine "hüsn-i makta" (son beyitten güzel olmalı gerekir) denir. • "beytü'l-gazel“: Gazelin en güzel beyti.• "beytü'l-gazel" ya da "şah beyit" adıyla anılır. Bunun yeri ya da sırası önemli değildir. • "redd'i-matla“: Bazı gazellerin matlasını oluşturan dizelerden birinci ya da ikincisinin matlasının ikinci dizesi olarak yenilenmesine "redd'i-matla" denir. • "hüsn-i makta”: Şair mahlasını (şairin takma adı, ya da tanındığı ad) maktada ya da "hüsn-i makta”da söyler. • Bu durumda beyit ikinci bir adla "mahlas beyti" ya da "mahlashane" olarak anılır. • "hüsn-i tahallüs“: Şairin mahlasını tevriyeli kullanmasına "hüsn-i tahallüs" denir. • Dize ortalarında uyak bulunan gazele musammat, sonu getirilmemiş ya da beyit sayısı 5’in altında bulunan gazellere de "natamam" gazel denir. Başka şairlerin birkaç dize ekleyerek bend biçimine dönüştürdüğü gazellere "tahmis", "terbi" adı verilir. • "yekahenk gazel“: Bütün beyitlerinde aynı düşüncenin ele alındığı gazeller "yekahenk gazel",

    • "yekavaz gazel“: her beyti öncekinden ustalıklı biçimde söylenmiş gazeller de "yekavaz gazel" olarak adlandırılır. • Mülemma’ gazel: Türkçe dışında Arapça veya Farsça’dan biri ya da ikisiyle yazılmış mısralar ya da beyitler varsa, bu tür gazellere mülemma gazel denir.

    • Gazel-i müşterek: İki ayrı şairin birer mısra veya beyit yazarak, birlikte oluşturdukları gazele denir.

    • Mürâca’a şiiri: Karşılıklı konuşmanın nakledilmesi şeklinde “dedim” ve “dedi” yüklemleriyle yazılan gazellere denir. • Gazeller eskiden bestelenerek okunurdu. Özelikle bestelenmek için yazılmış gazeller de vardır. Gazelleri makamla okuyan kişilere "gazelhan", gazel yazan usta şairlere ise "gazelsera" adı verilir. • Halk edebiyatında • Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilün vezniyle dîvân

    • Mef’ûlü Mefâ’îlü Mefâ’îlü Fe’ûlün vezniyle kalenderî• Mefâ’îlün Mefâ’îlün Mefâ’îlün Mefâ’îlün

    • Semâî adı verilen gazeller yazılmıştır.• Müfte’ilün Müfte’ilün Müfte’ilün Müfte’ilün vezniyle yazılan gazel biçimindeki şiirlere de • Satranç adı verilmiştir.Müstezâd

    • Bir edebiyat terimi olarak gazelden türemiş ve mısralarının biri uzun biri kısa olmak üzere belli vezinlerde yazılmış bir nazım biçimidir.• Genellikle “mefûlü mefâîlü mefâîlü feûlün” vezniyle yazılmış olan gazellerden türetilmiş ve beyitlerin mısra aralarına “mefûlü feûlün” vezniyle yazılan kısa mısralar eklenmiştir. Müstezadlar 4 Ayrı Kafiye Düzeninde Yazılmıştır

    • 1. a(a) a(a); b(b) a(a); c(c) a(a)

    • 2. a(a) a(a); x(x) a(a); x(x) a(a)

    • 3. a(a) a(b); c(c) a(b); d(d) a(b)

    • 4. a(b) a(b); x(x) a(b); x(x) a(b)

    • Not: Harflerle sembolleştirilen kafiye düzeninde ilk harfler uzun mısraları; ayraç içine alınan ikinci harfler de kısa mısraları göstermektedir

    • Mütekerrir Müstezad: Ziyadeleri ya da uzun mısraları tekrarlanan müstezadlardır.

    • Müdevver Müstezad: Ziyade mısraı uzun mısraların başında tekrarlanan müstezadlara denir.

    • Müstezadların konuları gazel ile benzerlik gösterir.

    • Aşk, şarap, ayrılır, tabiat gibi konular bu şiirlerde sıkça işlenmiştir.

    • Dinî ve tasavvufî konularda yazılmış olanlar da vardır.

    • Müstezadlarda anlam bütünlüğü vardır.• Not: Bir müstezadda ziyade mısralar çıkarıldığı zaman şiirde anlamın bozulmaması gerekir. Türk Edebiyatında İlk Müstezad Örnekleri

    • Bilindiği kadarıyla ilk müstezad örneği

    • XV. Yüzyıl şairi Seyyid Nesimi’ye aittir.• Serbest Müstezad: Servet-i Fünûn şairleri bu nazım biçiminin bilinen vezin ve kafiye sisteminde birtakım değişiklikler yaparak yeni bir müstezad tarzı ortaya koymuşlardır.• Müstezad halk edebiyatında da yedekli, ayaklı adlarıyla çok kullanılmış bir nazım biçimidir.

    Kıt’a• Genellikle• İki veya iki beyitten uzun,• Matla

    • ve

    • Mahlas• beyti olmayan;

    • Konu birliğinin ve anlam bütünlüğünün bulunduğu • bir nazım biçimidir.• Kısaca kaside ve gazel gibi bir matla beytiyle başlamayan ve mahlas kullanılmamış manzumelerdir.• Kafiyelenişi: xa, xa, xa, xa

    • İki beyitten uzun kıtalara kıt’a-i kebîre (=büyük kıt’a) adı verilir.• Kıtalarda her türlü konu işlenebilir.

    • Çeşitli olaylara ebcedle tarih düşürmede en fazla bu nazım biçimi kullanılmıştır.Nazım

    • Kıtaya benzer bir nazım biçimidir. • Fakat• İlk beytinin musarra olması yani matla beytinin bulunması bakımından kıtadan ayrılır.• Bu nedenle nazım, kıt’anın bir türü olarak da değerlendirilebilir.

    • Kafiye düzeni: aa, xa, …• Not: Nazım gazelden mahlas beyti olmaması yönüyle ayrılır.Mesnevî

    • Aynı vezinde ve her beyti diğer beyitlerden bağımsız olarak kendi arasında kafiyeli bir nazım biçimidir.• Bu nazım biçimine mesnevî adının veriliş nedeni, her beytin mısralarının diğer beyitlerden bağımsız olarak kendi içinde ikişer ikişer kafiyelenmiş olmasıdır.

    • Bu nazım biçiminde beyit sınırlaması yoktur. Bu nedenle kafiye bulma Ve sayısı önceden belli birkaç beyit ile düşüncelerini ifade etme sıkıntısından kurtarmış; bu nedenler de uzun, bazen binlerce beyit tutan manzumeler bu nazım biçimiyle yazılmıştır.Mesnevî Vezinleri

    • mefâ’îlün mefâîlün feûlün

    • mefûlü mefâ’ilün fe’ûlün

    • fâ’ilâtün fâilâtün fâilün

    • fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilün

    • Hamse: Aynı şair tarafından yazılmış beş mesneviye denir.

    • İran edebiyatında ilk hamse sahibi şair Genceli Nizâmî’dir.

    • Hamsedeki mesneviler:

    • Mahzenü’l-esrâr

    • Leylâ vü Mecnûn

    • Husrev ü Şîrîn

    • Heft-peyker

    • İskender-nâmeMesnevînin Bölümleri

    • 1. Giriş– A. Tevhîd– B. Münâcât– C. Na’tBunlardan sonra bazı mesnevilerdea. Mi’râciyyeb. Mu’cizât-ı nebevîc. Medh-i çehâr-yârd. Sebeb-i te’lîfe. Sebeb-i nazm-ı kitâbb. 2. Konunun İşlendiği Bölüm:c. A. Âğâz-ı dâstând. B. Âğâz-ı kitâbe. C. Âğâz-ı kıssaf. 3. Bitiş Bölümü: Mesnevilerin sonuna doğru ayrı bir başlık altında eser için bir bitiş bölümü yazılmıştır. Genellikle hâtime başlığını taşıyan bu bölümün başında tevhîd, münâcât ve fahriyye içerikli beyitlerin bulunduğu da görülür.g. Mesnevînin adıh. Kaç beyit olduğui. Nerede ve ne zaman yazıldığı gibi bizzat şairi tarafından verilmiş edebiyat tarihimiz açısından son derece önemlidir. j. Bu bölüm bazen şairlerin eser hakkındaki değerlendirmelerini de içerdiği için ayrı bir değer taşırlar.Dört Mısralı Nazım Biçimleri

    • Rüba’î

    • Özel vezinlerle yazılmış dört mısralı bir nazım biçimidir.

    • Kafiyelenişi:

    • a a x a

    • Veya kıt’a gibi

    • x a x a

    • Dört mısraı birbiriyle kafiyeli rüba’ilere rüba’î-i musarra veya terâne adı verilir.

    • Rübaî, bu nazım biçimine özgü ahreb ve ahrem kalıplarıyla yazılır.

    • Mef’ûlü ile başlayanlar Ahreb

    • Mef’ûlün ile başlayanlar Ahrem’dir.

    • Türk şairleri açık heceleri fazla olduğu için Ahreb kalıplarını kullanmışlardır.

    • Not: Bu nazım biçiminde her mısrada farklı bir vezin kullanılabilir. Fakat bunlar aynı gruptan olmalıdır. Yani ahreb kalıbında başladıysa ahreb kalıbının bir başka vezniyle yazılabilir.Ahreb

    • Mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’ilün fa’

    • Mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fe’ûl

    • Mef’ûlü mefâ’ilün mefâ’îlün fa’

    • Mef’ûlü mefâ’ilün mefâ’îlü fe’ûl

    • Mef’ûlü mefâ’îlün mef’ûlün fâ’

    • Mef’ûlü mefâ’îlün mef’ûlü fe’ûlAhrem

    • Mef’ûlün fâ’îlün mefâ’îlün fâ’

    • Mef’ûlün fâ’îlün mefâ’îlü fe’ûl

    • Söylenecek söz bu dört mısrada bitirilmelidir.

    • Bu nedenle daha çok felsefî konular işlenir.

    • İlk üç mısra söylenmek istenen düşünceye bir hazırlıktır.

    • Son mısra ise bu düşünce etkili bir şekilde ifade edilir.

    • Rubailer genellikle mahlassız şiirlerdir.

    • Ve divan şairlerinin divanlarının sonunda rubaiyyat başlığı altında sıralanırlar.

    • Bu türün tartışmasız en büyük şairi Ömer Hayyam’dır. Tuyuğ

    • Halk edebiyatındaki mani türüne benzer tarzda yazılmış musammatlardır. Tuyuk da denir.

    • Çoğunlukla her beytinin birinci ikinci ve dördüncü dizeleri uyaklıdır.

    • Sadece Türklere özgüdür.

    • Aruzun sadece fâilâtün fâilâtün fâilün kalıbıyla yazılması nedeniyle rubai'den ayrılır.

    • Bazen dört mısra birbiriyle kafiyeli olabilir.

    • Tuyuğ’un, Oğuz Türklerinin Azerbaycan, Doğu Anadolu ve Irak’a yerleşmeleriyle kendi edebiyatlarından kullandıkları dört mısralık halk şiirlerinin bu bölgede aruzla yazılan ve Fehleviyyat denilen bestelenmiş rübâ’îlerden etkilenmesiyle ortaya çıktığını ileri sürenler de vardır.

    • İlk tuyuğ örnekleri

    • Kadı Burhaneddîn ve

    • Seyyid Nesîmî’de görülmektedir.

    • Kadı Burhaneddin’in Divan’ında 100’den fazla 

    • Seyyid Nesimi’nin Divan’ında 350’den fazla tuyuğ vardır.

    • Bu iki şair Azeri edebiyatının Anadolu’da yetişmiş iki temsilcisi oldukları için bu türe çok önem vermişlerdir.

    • Divan şairleri ise bu türe pek itibar etmemiştir.

    HAZIRLAYAN BETÜL ŞİMŞEK