Ders özetleri ve deneme sınavları için tıklayın.

 

1. Dönem Ders Özetleri                                   2. Dönem Ders Özetleri
3. Dönem Ders Özetleri                                   4. Dönem Ders Özetleri
5. Dönem Ders Özetleri                                   6. Dönem Ders Özetleri
7. Dönem Ders Özetleri                                   8. Dönem Ders Özetleri

 

Facebook Grubumuza Katılıp Ders Çalışmak İçin Tıklayınız.

                     

Facebook Grubumuza Katılmak İçin Burayı Tıklayın

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

 ESKİ TÜRK EDEBİYATINDA İFADE ŞEKİLLERİ VE ANLAM SANATLARINA GİRİŞ

 

A.ÎCÂZVE İTNÂB

îcâz

Belâgette bir cümlede kullanılan sözcüklerin ifade edilmek istenen maksa­da göre azlık ya da çokluk veya cümlenin uzunluk ya da kısalığını belirlemek için iiç ölçüt vardır: îcâz, itnâb ve müsâvât. “îcâz”ın asıl anlamı “sözü kısalt­mak”, “itnâb”ınki ise “sözü uzatmak”tır. Bir maksadı sıradan insanların günlük hayatta kullandıkları ifadelere göre daha az sözle ifade etmeye ya da onu ifa- | ıçîn yeterli en az sözle söylemeye “îcâz”, daha çok sözle ifade etmeye de “it- nâb" denir. Sözü güzel ve maksada uygun olarak ifade edebilen biri, muhata­bın durumunu göz önünde bulundurarak maksadını sıradan insanların günlük hayatta kullandıkları sözlerle ifade ederse bun da “müsâvât” denir. îcâz ya da iinâb olduğunda belirsizlik bulunan sözler genellikle “müsâvât" olarak değerlen­dirilir.

Bir düşünceyi ifade etmek için kullanılan az sayıda kelime ya da kısa bir iba­re asıl söylenmek isteneni ifadeye yetiyorsa bu îcâz, söze güzellik katar; yetmi­yorsa îcâz-ı muhill (=anlama zararlı îcâz) ya da ihtisâr-ı muhill (=anlama za­rarlı kısaltma) adını alır ve bu îcâz bir meziyet değil kusur sayılır.

Îcâz, îcâz-ı hazif ve îcâz-ı kısar olmak üzere ikiye ayrılır.

1. îcâz-ı hazif (^eksiltmeyle yapılan îcâz): Sözden kelime ya da cümle çı­karma ile yapılan îcâzdır. Bu tür îcâzda, ibarede eksiltme yapıldığının belli ol­ması, anlaşılması gerekir. Cümle yapısında genellikle mantıksal sıralamanın egemen olduğu darb-ı mesel (=atasözü)ler, îcâzın bu türünün en iyi örnekleri­dir. Örnek olarak “Kâh nalına, kâh mıhına, sonunda becerdi.” cümlesinde “vu­rarak” gibi bir zarf-fiil ya da “vurdu” gibi bir fiil, “Hayırlı işler!” dileğinde de “dile­rim" ya da “olsun” gibi bir fiil hazfedilmiştir.


2.îcâz-ı kısar: Az ve öz söz söyleyerek yapılan îcâzdır. Cümlede bir eksilt­me yapmadan kısa bir söze çok anlam sığdırmak; herkesçe kullanılan yaygın tanımına göre de “sözün az, anlamın çok olması”dır.

 

Güli yok gülsitanda n’eylersin                      ■

Emrî

mısraında bu tür bir îcâz vardır.

Şartianna uygun olarak yapılan îcâzın her türünde belâgat vardır. Fakat bunlann en değerlisi “ıcâz-ı kısar*dır “îcâz-ı haziT derece itibarıyla "îcâz-ı ki- sar”dan sonra gelir. Veciz söz nitelemesi de genellikle “îcâz-ı kısar" için kulla- nılır.

İtnâb

îcâz her zaman olumlu bir durumu nitelemediği gibi, itnâb da mutlaka olum­suz bir durumu ve kullanımı ifade etmez. Maksada ifadede alışılagelen ibare­den fazla kelime kullanıldığında, eğer bu kelimeleri cümledeki anlama katkısı varsa ya da muhatabın durumu bunu gerektiriyorsa, bu itnâb kusur değildir; sö­ze güzellik katar. Fakat bu fazlalık bir yarar sağlamıyorsa tatvîl (=sözü uzatma) kabul edilerek itnâb-ı mümill (^bıktırıcı uzatma) adını alır ve bir kusur sayılır. Anlama olumlu bir katkısı olmayan tekrîr (=yineleme)ler de bu açıdan tatvîl sa­yılır.

¡tnâbın başlıca türleri şunlardır:

a) Geneli ifade eden sözden sonra özeli ifade eden bir söz söylemek (=zikrü’l-hâss ba'de’l-âmm): “Bu sözüme herkes dikkat etsin; Ahmet sen de dikkat et!” cümlesinde “herkes" kavramının kapsamına Ahmet de gir­diği hâlde onun özellikle dikkatini çekmek için ismini ayrıca belirtmek bu tür itnâb için bir örnektir.

b) Özeli ifade eden sözden sonra geneli ifade eden bir söz söylemek (=zikrü’l-âmm ba’de’l-hâss): “Okullar, bakanlıklar bütün resmî daireler kutlamalara katıldı.” cümlesinde “okullar” ve “bakanlıklar” “bütün resmî dairelerin kapsamına girdiği hâlde bunları ayrıca belirtmek bu ifade tü­rüne örnek olarak gösterilebilir.

c)  Kapalı bir ifadeden sonra söylenene açıklık getirmek (=îzâh ba’de’l- ibhâm): “İnsanın iki şeyin değerini elinden kaçmadan bilmesi lazımdır. Biri sıhhat, diğeri gençlik.” örneğindeki ikinci cümle, ilk cümledeki kapa­lılığı ortadan kaldırmakta ve önceki cümlede kapalı olarak söylenen iki şeyden birinin “sıhhat”, İkincisinin de “gençlik” olduğu açıklık kazanmak­tadır.

 

d)   Tekrîr-tekrâr: Bir kelime veya kelime grubunu anlamı güçlendirmek, ona dikkat çekmek gibi bir amaçla tekrarlamaktır.

e)   Cümle-i mu’terize kullanmak: Bir cümle içinde ara cümle kullanmak­tır. “Kültürlü bir insanın hâl ve makama -bunun yerine kısaca duruma da diyebeliriz- en uygun sözü seçip kullanması gerekir.” cümlesindeki ara cümle gibi.

f)    Tezyîl (=ekleme): Cümle tamamlandıktan sonra onunla ilgili ayrı bir cümle daha söylemektir. “Ahmet istediği fakülteye girdi. İnsan elbette çalışmasının karşılığını alır.” örneğinde olduğu gibi. Bu ibarede ikinci cümle “tezyîrdir.

İtnâbda muhatabın durumu ve vurgulanmak istenen husus rol oynar. Bu ih­tiyacı karşılayan itnâb, üslûba güzellik katan bir özelliktir. Bir söze itnâb nileti- ği veren söz ya da sözlere haşiv (<haşv) denir.

HAŞİV

Cümlenin temel öğelerinden olmayan, ifade edilmek istenen asıl anlama da katkısı bulunmayan kelimelere denir. Başka bir ifadeyle haşiv, cümlenin kendi­si olmadan da anlam yönünden tamamlandığı sözcüklerdir. Mutlak anlamda, yani bir şarta bağlı olmaksızın bir kusuru ifade eden haşvin belli durumlarda sö­ze güzellik kazandırdığı da olur. Bu nedenle haşiv, biri haşv-ı müfsid (=anlamı bozan fazlalık) haşv-ı gayr-i müfsid (=anlamı bozmayan fazlalık) olmak üzere iki kısma ayrılır. Haşv-i gayr-i müfsid de kendi içinde haşv-i kabîh (=çirkin faz­lalık), haşv-i melîh (=güzel ve yerinde fazlalık) ve haşv-i mutavassıt (=etkisiz fazlalır) olmak üzere üçe ayrılır.

BEYÂN

Beyânın asıl anlamı “ortaya çıkmak, görünmek, zâhir olmak, açıkla­mak, maksadı ortaya koymak”tır. Belâgatın ikinci bölümü olarak ise bir mak­sadı değişik yollarla ifade etmenin yöntem ve kurallarından bahseden bir bilim dalının adıdır. Beyan söz ile anlam arasındaki ilginin niteliklerini ele alır ve araştırır. Söz ile anlam arasındaki bu ilgiye delâlet denir ve delâlet beyanın özüdür.

Kullanılan sözlerin anlaşılabilir olması gerektiği, beyanın tanımında özellik­te vurgulanır. Bunun nedeni beyânın lafzî-aklî delâlet (=sözel aklî delâiet)in tözle anlama arasındaki ilişkisini konu edinmesidir.

 

Delâlet

Delâlet, herhangi bir söz, durum ve hareketin belli bir anlam ve hû kümle bağlantısını ifade eden bir kavramdır. Klâsik eserlerdeki tanımı ise şöyledir: Bir şeyin anlaşılmasının başka bir şeyin daha anlaşılmasını ge. rektlrmesi durumudur. Şu hâlde burada iki unsur söz konusudur: Biri herhan­gi bir söz, durum veya hareket gibi var olan bir şey; diğeri de onun gösterdiği işaret ettiği anlam, kavram, hüküm gibi başka bir şeydir. Bu iki unsurdan ilkine dâll (=delâlet eden, gösteren, işaret eden), İkincisine de medlûl (=delâlet edi­len, gösterilen, işaret edilen) denir.

Delâletin türleri: Dâll anlamlı bir söz olabileceği gibi, söz dışı bir şey de olabilir. Bu nedenle delâleti biri lafzî delâlet (=sozlü delâlet) ve diğeri gayr-i laf­zı delâlet (=söz dışı delâlet) olmak üzere ikiye ayırıyoruz:

  1. Lafzî delâlet: Kendi içinde üçe ayrılır:

a)   Aklî delâlet (=akla dayalı delâlet): Zihnin dâll ile medlûl arasında var olan zorunlu ve doğrudan bir ilişki aracılığıyla bir bilgiye ulaştığı akla da­yalı delâlettir: Kendisini görmediğimiz hâlde insan sesinin onun varlığı­nı göstermesi gibi.

b)   Tabfî delâlet (=doğal delâlet): Zihnin dâll ile medlûl arasındaki psikolo­jik, fizyolojik bir ilişki aracılığıyla bir bilgiye ulaşmasıdır: Bir insanın W demesinin onun sıkıldığını, “Ah!” demesinin acı çektiğini göstermesi gi­bi.

c)    Vaz’î delâlet (=uzlaşıya dayalı delâlet): Dâll ile medlûl arasındaki -yu­karıda belirtilen ilişkiler dışında* örf, müşterek kültür, ortak ve kabul gör­müş bir iletişim, kullanım ve bir uzlaşıya dayalı ilişki ile zihnin bir bilgiye ulaşmasıdır: “Kalem” sözünün yazı yazan aleti göstermesi gibi.

  1. Gayr-ı Lafzî delâlet: Bu da kendi içinde üçe ayrılır:

a)   Aklî delâlet: Tüten bir dumanın ateşin varlığını göstermesi gibi.

b)   Tabî’î delâlet: Kızaran veya solan bir yüzün utanmayı ve korkuyu, hız­lı atan nabzın heyecanı ya da bir rahatsızlığı göstermesi gibi.

 

c)   Vazl delâlet Başı aşağı sallamanın kabul anlamını, harfler de dahil ol- mak üzere belli işaretlerin belli sembolik değer ve hükümleri gösterme­si gibi.

Görüldüğü gibi delâlet, birtakım işaretlerden yola çıkarak kavramlara ulaş­mayı ifade etmektedir.

Beyanın asıl konusu değişmez (=sabit) anlam taşıyan, bir fikir veya duygu­yu en iyi. tutarlı ve doğru şekilde ifade etmeye yarayan, akıl, idrak ve duygu ala­nına giren bütün bilgi objelerini ifade edebilen lafrf-vazl delâlettir. Örnek ola­rak “kalem” sözcüğünün yazı yazma aleti olma durumu ile ilgisi; örf, kültür ve müşterek bir iletişim kararma, kısacası vaz7 bir uzlaşıya dayanan bir alâkadır.

Delâlet ilişkisinin daha iyi anlaşılması için konu ile ilgili mevcut yaklaşıma da kısaca değinmekte yarar vardır. Göstergebilimde de aynı konuda çeşitli sınıf­landırmalar yapılmıştır. Bunlardan yaygın olanı şu üç tasniftir:

  1. Belirti: Dış gerçeklikle ilgili olan ve bir şeyi aktarma ya da ileşitim aracı taşımayan, doğal, istemdışı ve sebep-sonuç ilikşiki taşıyan özellikteki bir işarettir: Ateşin dumana, bazı belirtilerin de bir hastalığa delâlet et­mesi, göstermesi gibi.
  2. Görüntüye dayalı gösterge-lkon: Gösteren ile gösterilen arasındaki gerçek bir benzerliğe dayanır. İletişim amaçlı olduğu için bir bilgi aktar­ma görevi vardır. Bir kişinin fotoğrafı, karakalem ya da yağlıboya resmi bu tür göstergelerdendir.
  3. Simge-sembol: Anlamı sebep-sonuç ilişkisine değil anlaşmaya, uzlaş­maya dayalı, iletişim ve bilgi aktarımı değerine sahip bir işareti biçimidir. Güvercin (resmi değil) barışın sembolüdür, barışı simgeler. Bir dili oluş­turan sözcükler de bu sınıfa girer.

Dilbilim de belâgat gibi bütün bu işaretleri değil; dille ilgili olanları konu edi­nir ve inceler. Dil-dışı olanlar da dahil olmak üzere bütün bu sistemi ise göster- gebilim (=semiyoloji) adı verilen özel bir bilim dalı inceler.

"Dâir kendi dışında bir şeyden haber veren, onun varlığına işaret eden onu gösteren bir unsurdur. Belâgat bu unsurun söz olanı ile ilgilenir. “Medlûl” bu sözün gösterdiği şey, yani gösterilendir. Bu ikisi arasındaki ilişkiye “delâlet” de­nir.

 

Beyan iafzî-vazl delâleti mutâbakat, tazammun ve İltizâm olmak üzere ûç kısma ayırarak inceler:

a)   Mutâbakat: Bir nesneyi ya da kavramı ifade etmek üzere kullanılan laf­zın o nesnenin bütününü göstermesine denir: “Arslan” sözcüğünün bili­nen yırtıcı hayvanı göstermesi gibi. Bu durumda söz sadece o anlam için konulmuştur.

b)   Tazammun: Bir sözün, gösterdiği nesnenin unsurlarından ya da özellik­lerinden bir kısmına işaret etmesine denir: Bir insan için kullanılan “ars- lan" lafzı ile o hayvanın yalnızca cesaretinin ve gücünün kastedilmesi gibi.

c)    İltizâm: Bir lafzın, o lafzın “mutâbakat” yoluyla gösterdiği nesne veya anlamı değil, zihnin o nesne ile ilgili ya da ilgili olduğunu varsaydığı bir başka nesne veya anlamı göstermesidir: “Dövmek” kavramını gösteren kelimenin insan zihninde bu fiili yapanı, yani döven ve bu fiilin üzerinde gerçekleştiği dövüleni çağrıştırması ya da göstermesi iltizamdır.

Beyanda mutabakata hususî anlamda vaz*î delâlet, tazammun ve iltizâma ise bu delaletlerde lafızlar temel anlamlarının dışında kullanıldığı için yine hu­susî anlamda aklî delâlet denir.

Beyan bu üç delâlet yolundan hangisinin edebiyat dili açısından daha de­ğerli olduğunu da inceler. Genellikle iltizam ve tazammun, mutabakattan daha beliğ ve değerli kabul edilir. Bu yaklaşım, belâgatte açıklık (=vüzûh) esas ol­makla birlikte, bu açıklığın maksadın çıplak gerçekle değil, anlaşmazlığa düş­memek şartıyla belli ölçüde kapalı olarak ifadesine verilen önemi de gösterir.

 

Delâlet


Lafzî (=sözel) delâlet


Gayr-i lafzî (=söz dışı) delâlet


Aklî

(Akla

dayalı)


VazT

(Uzlaşıya

dayalı)


Mutabakat/

vazT


Tabiî


Aklî

Vaz'î

 

(Akla

(Uzlaşıya

Tabiî

dayalı)

dayalı)

 

iltizam/

aklî


Tazammun/

aklî


Lafız-Mana İlişkisinde Hakikat ve Mecaz Hakikat

Mantıkta sözün konulduğu anlamı ifade edip etmemesi konusunda hakikat, mecaz, kinaye ve galat olmak üzere dört durumdan söz edilmektedir: Sözün konulduğu gerçek anlamda kullanılması “hakikat”, bir ilgi dolayısıyla bu anlamın dışında kullanılması “mecâz”, sözün gerçek anlamında kullanılmış olması da mümkün olmakla birlikte bu anlamın çağrıştırdığı, onun lâzım (=zifıinde çağrış- tırdığı diğer anlam)ı olan anlamı da göstermesi “kinâye” ve hiçbir ilgi bulunmak­sızın bir başka anlamda kullanılması ise “galat (=yanlış)’’tır.

Söz ve anlam arasındaki mutabakat ilişkisi hakikat, tazammun ilişkisi me­caz, iltizam ilişkisi ise kinâye adını alır. Her üç durum da anlamın değil sözün nitelikleridir ve bu nitelik kullanımda ortaya çıkar. Hakikat, bir lafzın kendisi için konulmuş olan anlamda kullanılmasıdır. Bu anlam onun “lügavî (=temel, ger­çek) anlamı” dır. Sözün işaret ettiği a da gösterdiği bu ilk anlama ya da kavra­ma temel anlam diyebiliriz. Lafzın bu temel anlamı dışında düşüncenin her alandaki gelişimine bağlı olarak bazen anlamı genişler, bazen de eski anlamı unutularaka yeni anlamlar kazanır.

İkinci anlamayan anlam: Sözlerin sonradan kazandığı anlamlar yan an­lam ya da anlamlardır ve bunlar beyanın da ilgi alanına girer.

Belâgatte sözlerin sonradan kazandığı bu anlamlara me'anî-1 sevânî Hkinci anlamlar) adı verilmiştir. Bazı klâsik kaynaklarda me’anî-l sevânî kar- şılığı olarak ma‘ne’l-ma’nâ (=anlamın anlamı) teriminin kullanılmış olduğu da görülmektedir.

 

Bir sözün bazen birden fazla gerçek anlamı olabilir. Böyle durumlarda söz müşterek (=ortak) adını alır. Mesalâ “göz”ün hem “görme organı” hem de “su kaynağı’ anlamları vardır. Ancak dilde vaz’ (=konuşuluş) itibarıyla bir kelimenin çok anlamlılığı tartışma konusudur. Anlamları aynı lafızları farklı kelimelere mü­teradif (=eş anlamlı) denir. Özel adlar gibi bir ilgi gözetilmeksizin kendi anla­mından başka bir anlamda kullanılan lafza mürtecel denir. Zaman içinde bir ih­tiyaç veya bir başka sebep ve şart dolayısıyla başka bir anlam kazanan lafza da menkul (=taşıma) adı verilir. Bu anlam değişmesidir. Bu yeni anlamı toplu­mun bütünü verebileceği gibi (örfî-i âm), belli bir topluluk, bilim çevresi de ver­miş olabilir (örfî-i hâs). Bilimsel terimler bu kapsamdadır. Her iki durum da an­lam üzerinde bir uzlaşryı gösterir. Bu yeni anlam kelimenin örfî anlamıdır: “Sa­rık” lafzının imamların başlarına koydukları malûm nesneyi ifade etmesi gibi. Yeni anlam din tarafından konmuşsa, bu anlam şer*îdir: Sözlük anlamı “du’â” olan “salât” lafzının “namaz” anlamında kullanılması gibi. Eğer din dışındaki bir bilim dalınca, belli bir zümre tarafından bu anlam verilmişse, bu anlam da örfî-i hâstır: “Şart” sözcüğünün dilbilgisinde özel bir kipe ad olması gibi.

Belâgatte sözle anlam ilişkisinin hakikat olduğu durumlar vaz’ edicisi, yani bu anlamın koyucusu dikkate alınarak üç kısımda incelenir:

  1. Lügavî hakîkat,
  2. Örfî hakikat ve hâs örfî hakîkat,
  3. Şer*! (=hukukî) hakîkat.

Lügavî hakikat dışındakiler “menkûrdür. Bu ayrım, “lafzın hakikat anlamın­da kullanılması” tabirinin izâfî (=görecell) bir tabir olduğunu göstermektedir. Tek noktadan bakılmamak şartıyla aynı söz, kullanan ve kullanıldığı bağlam itibany- la hem hakikat hem de mecaz olabilir. Yukarıdaki örnekte verilen “salâf lafzının “du’â” anlamında kullanılması dine göre mecaz; aynı lafız ile “namaz”ın kaste­dilme» hakikattir. Ama dil açısından bu sözün “namaz”! göstermesi mecâz; “du’â” anlamını karşılaması hakikattir. Aynı şekilde “şarap” sözcüğünün “sar­hoşluk veren içki” anlamında kullanılması lügat açısından hakikat, “ilahi aşk” anlamında kullanılması mecaz; bir tasavvuf? terim olarak “İlâhî aşk” anlamında kullanılması hakikat, “sarhoşluk veren içki” anlamında kullanılması ise mecaz­dır.

MECÂZ

Mecâz, bir kelimenin gerçek(=temel) anlamı dışında başka bir anlamda kul­lanılmasıdır.

Mecazda bu anlamın gerçek anlam olmadığını gösteren ve sözü gerçek an* lamının dışına çıkaran bir ilgi vardır.

 

Mecâz, mecaz-1 aklî (=aklî mecâz) ve mecâz-ı lügavî (=lügavî mecâz) ol- ^ üzere ikiye ayrılır:

t. Mecâz*ı aklî (=aklî mecâz): Bir fiili asıl failinden, aralarındaki bir ilişki ne- (jgniyle bir başka faile isnat etmektir. Aklî mecâzda sözcükler temel anlamlrın- ,jakullanılır. “Geçen sene Öğretmen Mehmet Bey, başarılıydı.” cümlesinde öğ­lencilerin başarısı öğretmenlerine mal edilmiştir.

Mecâz-i hazfı: Bazı eserlerde akli mecaz adı altında değerlendirilen bir me­caz türü de mecâz-ı hazfîdir. İfadesi kastedilen asıl anlamı gösteren sözcük dü­şürülerek yapılan mecazdır. İbarede haziften sonra kalan kelimelerden birinin anlam değişmesine uğraması gerekir. “Bu adresi bir de kahveye sor.” cümlesi- „¡nasıldeğeri “...kahvedeki insanlara sor.”dur.

Ayrıca bu tür mecaz için verilen örnekler mecâz-ı mürseli de hatırlatmak­ladır. Burada dikkat edilecek husus her hafzîn mecâz-ı hazfî olmadığıdır. “Ah­met başarılıdır; Mehmet de.” cümlesinde hazif vardır ama mecaz yoktur. Çün­kü haziften sonra kalan kelimelerde bir anlam değişmesi olmamıştır.

1. Mecâz-ı lügavî (=lügavî mecâz): Bir kelimenin bir ilgi sebebiyle asıl an­lamının dışında kullanılmasıdır. Mecâz-ı lügavînin biri mecâz-ı mürsel, diğeri de isü’âre adı verilmiş olan iki türü vardır:

Bir sözcüğün gerçek anlamı dışında kullanılmasını sağlayan alâka, yani zihnin gerçek anlamdan mecazî anlama geçişini sağlayan ilişki benzerlikse o mecaz, isti’âre; benzerlik dışında bir alakaysa mecâz-ı mürsel adını alır. Mut- lak anlamda mecazdan mecâz-ı mürsel anlaşılır.

Mecâz-ı mürsel: Mecaz-ı mürsel şu üç şartla gerçekleşir: 1. kelimenin ger­çek anlamı dışında bir anlam kastedilmeli; 2. gerçek anlam ile mecâzî anlam arasında benzerlik dışında bir ilgi olmalı; 3. gerçek anlamın anlaşılmasına bir engel (=karîne-i mâni’a) bulunmalıdır.

Mecâz-ı mürselde gerçek anlamda mecâzî anlama geçişi sağlayan alaka- tonbaşlıcaları şunlardır:

a)  Parça-bütün (=cüz’iyyet-külliyet) ilişkisi: Bir lafzın gerçek anlamıyla mecazî anlamından birinin diğerinin cüz’(=parça)ü olmasıdır. Yani, bü­tünü söyleyerek o bütüne dahil olan cüz’ü ya da cüz’ü söyleyerek

 

cüz’ün dahi! olduğu küll(=bütün)ü kastetmektir: "Saçımı kestirdim. leşiyle “saç'ın bütününü değil bir kısmının kestirildiğini söylemek gibj

b)   Mahal ilgisi: Bir lafzın gerçek anlamı ile mecazî anlamından birinin di­ğerine mahal olmasıdır. Bir başka ifadeyle bir mahall(=yeri) söyleyerek

o mahalde bulunanı ya da bir mahalde bulunanı söyleyerek o mahalli kastetmektir: “Bardağı sonuna kadar içti.” cümlesinde de “bardakla içindeki “sıvı’Vı kastetmek gibi.

c)    Sebep-sonuç ilişkisi: Bir lafzın gerçek anlamıyla mecâzî anlamından birinin diğerine sebep olmasıdır. “Bereket yağıyor.” cümlesindeki “bere­ketle berekete sebep olan “yağmur”un kastedilmesi gibi.

d)    Genel-özel(=umum-husus) ilişkisi: Genel(=umum)i ifade eden bir keli­meye ona dahil olan bir hususun anlamını vermek ya da özel(=husus)i ifade eden bir sözcüğe dahil olduğu genelin anlamını vermektir: “Bu ak­şam çorbayı bizde içelim.” cümlesinde “çorba”yla “yemek”in kastedilme­si gibi.

e)    Mazhariyet ilişkisi: Bir kelimenin gerçek anlamının mecazî anlamın or­taya çıkışına zemin oluşturması: “Bütün aile onun eline bakıyor.” cüm­lesinde “er kelimesine “el ile ortaya konan nimet, ihsan, yardım” gibi an­lamların yüklenmesi gibi.

f)     Âlet olma ilgisi: Bir kelimenin gerçek anlamının mecazî anlamına âlet olması; yani bir lafza kendisinin âlet olduğu anlamın verilmesi: “O, kale­miyle hayatını sürdürüyor.” cümlesinnde “kalem”le “yazarlık”ın kastedil­mesi gibi.

g)    Öncelik-sonralık ilişkisi: Bir şeyi geçmişteki hâliyle ya da gelecekte alacağı hâl ile anmaktır. Bir annenin “bizim çocuk”sözüyle yetişkin evla­dını kastetmesi “bir şeyi geçmişteki hâliyle anma”ya; “Ateşi yak!” cüm­lesindeki “ateş” sözüyle “ateş alacak ve yanacak nesne”yi kastetmek de bir şeyi gelecekte alacağı hâl ile anmaya örnek gösterilebilir.

 

Aralarında bir ya da birden fazla benzerlik bulunan iki şeyin birini diğerine benzetmektir. Teşbihin tarafları olarak adlandırılan bu iki unsurdan biri müşeb- (jeh(=benzeyen)- diğeri müşebbehün bih(=kendisine benzetilendir. Teşbihte ildunsurun ortak oldukları niteliklere ya da özelliklere vech-i şebeh(=benzetme yönü) denir. Bazı durumlarda bu benzetme edât-ı teşbîh(=benzetme edatı) kul- lanılarak yapılır. O hâlde teşbihte,

| ı Müşebbeh(=benzeyen),

2. Müşebbehün bih(=kendisine benzetilen),

3.Vech-i şebeh(=benzetme yönü),

4. Edât-ı teşbîh(=benzetme edatı) olmak üzere dört unsur bulunur.

Teşbîh edatları, “gibi, gûya, sanki, tıpkı, nitekim, veş, tek, vâr, sıfat, misâl” gibi benzerlik ifade eden edatlar; “dönmek, benzemek, sanmak, andırmak” gibi benzerlik ifade eden fiil mastarlarının farklı çekimleri ve benzetme işlevindeki “- casına/-cesine" ve “-cılayın/-cileyin” gibi eklerdir. Ancak her teşbihte benzetme edatı aranmamalıdır.

Teşbihte benzeyen ve kendisine benzetilen olmak üzere iki asıl unsur var­dır. Bu iki unsurdan biri kaldırılırsa teşbih mecaza dönüşür ve istiare adını alır.

Bir teşbîhte vech-i şebeh söylenirse, o teşbîh mufassal; söylenmezse mücmel; teşbîh edatı söylenirse mürsel; söylenmezse mü’ekked olarak ad­landırılır. Mücmel teşbih mufassaldan, mü’ekked teşbih de mürsel teşbihten da- I ha beliğ, yani belâgat açısından daha değerli kabul edilir.

1. Mufassal ve mürsel teşbih: Ali cesarette arslan gibidir.

2. Mücmel ve mürsel teşbih: Ali arslan gibidir.

3. Mufassal ve mü’ekked: Ali cesarette arslandır.

Teşbihin türleri şunlardır:

  1. Teşbîh-i    belîğ (=belîğ teşbih): Yalnızca müşebbeh ve müşebbehün bih- teyapılan, bir başka deyişle vech-i şebeh ve teşbih edatı bulunmayan teşbihle­re teşbîh-i belîğ denir.
  2. Teşbîh-i temsîlî (=temsîlî teşbîh): Teşbîhte, vech-i şebeh ayrıştırılama- yacak şekilde birden fazla unsurdan meydana gelen bir tasavvur (=mürekkeb) ®e böyle teşbihlere temsîlî teşbîh denir. Bu tür teşbihleri, vech-i şebehi birden tozla olan teşbihlerle karıştırmamak gerekir. Temsîlî teşbîhlerde vech-i şebeh

 

hissi ve somut değil, aklî ve hayalî bir tasavvurdur. Bu açıdan bakıldığı zaman îrâd-ı mesel ya da lrsâl-1 mesel adı verilen anlatım biçiminin aslında birer tem­silî teşbih olduğu ortaya çıkar.

Temsîlî teşbihlerde benzeyiş yönü vehmî olarak adlandırılan yoruma daya­lı bir özellik taşır. Başka bir açıdan bakıldığında bu tür teşbihlerde benzeyen ve kendisine benzetilenin çoğunlukla birden fazla unsurdan oluştuğu görülür. Do. layısıyla temsîlî teşbihlerin aynı zamanda mürekkep teşbîhler olduklarını söyle­mek mümkündür.

Temsîlî teşbihlerde bir düşünce ya da duygu diğer bir ibare ile desteklenir, bir iddiaya delil getirilir. Bu düşünce ya da duyguyu destekleyen ibare bazen bir darb-ı mesel (=atasözü) de olabilir. Bu durumda teşbih temsîlî teşbihtir. Ancak her darb-ı meselin olduğu ibarede temsili teşbih bulunduğu söylenemez.

  1. Teşâbüh (=benzeşme): Teşbihin taraflarından biri diğerine, müşterek ol­dukları özellik veya nitelikte üstünlük taşımıyorsa, yani maksat sadece iki taraf­lı bir özellikte, nitelikte birleştirmek ise bu tür benzetmelere teşâbüh adı verilir.
  2. Teşbîh-i tehekkümî: Buna teşbîh-i temlîhî de denir. Aralarında bir vech-i şebeh olmadığı hâlde müşebbehin mizah, yergi ya da latife amacıyla müşebbehün bihe benzetilmesidir: Cimri birini, cömertlik timsali Hâtem’e ben­zetmek gibi.

Açıklama: Hâtem ya da Hâtem-i Tâî eski bir Arap kabilesinin reisidir. Çok cömert bir kişi olduğundan edebiyatta cömertlik sembolü olarak geçer.

Osmanlı türkçesinde yaygın olarak kullanılan Farsça tamlamaların bir kıs­mı aynı zamanda birer teşbihtir. Örnek olarak “tîğ-i gamze (=gamze kılıcı)” as­lında kendiine benzetilenin benzeyene izafeti ile meydana gelmiş bir teşbihtir. Anlamı “kılıç gibi bakış”tır. Bu tür teşbihler yalnızca Farsçaya özgü değildir. Ör­nek olarak bu tamlamanın Türkçeye aktarılmış hâli olan “gamze kılıcı”nda da böyle bir teşbih vardır.

Teşbihde maksat, asıl olarak müşebbeh ile ilgilidir. Müşebbehin durumu açıklanmak, ona ait olduğu varsayılan niteliklerin imkân dahilinde bulunduğu id­diasına delil getirilmek, onun üstün ve eksik tarafları ifade edilmek istenir. Ba­zen müşebbehün bih olarak bilinen şeyler, mübâlağa amacıyla müşebbeh ola­bilir. Cesur bir insanı arslana değil, arslanı insana benzetmek gibi. Aslında bu­rada iddia edilen şey, işaret edilen insanın çok cesur olduğudur. Yani müşebbe­hün bih olan insanan bu ortak özellikte daha üstün olduğu kabul edilmektedir. Bu tarz teşbîhlere teşbîh-i maklûb adı verilir.

 

<j^bîh, vech-i şebeh uzun uzun düşünmeye gerek kalmadan kolayca anla- jjgak kadar açıksa teşbîh-i ba*îd ya da teşbîh-i garîb adını alır. Orijinal ol- ^¡¡rı için “ba'îd-i garîb” olarak nitelenen teşbihler; yüzün güneşe, yanağın gü- boyun serve benzetildiği defalarca tekrarlanmış “karîb-i mübtezel” olan teş­riilere göre daha beliğ ve üstündür. Bununla birlikte “karîb-i mübtezel" olarak alenen bir teşbih, şairane bir kullanımla bu olumsuz niteliğinden kurtulabilir.

İSTİÂRE

Asıl anlamı birinden bir şeyi ödünç isteyip almak olan istiâre, bir keli­me aralarındaki benzerlik sebebiyle temel anlamının dışında yeni bir an* p vermektir. Dolayısıyla istiâre, alakası teşbih olan bir mecâz-ı lügavîdir. İs­tiarenin temelinde teşbîh vardır. Teşbîhin iki temel unsurundan müşebbeh ve müşebbehün bihten birinin doğrudan ya da dolaylı olarak söylenerek, kaldırı­lan kısmının kastedilmesiyle istiare meydana gelir.

i İstiarede müşebbehün bih yerine müsteârun bih; müşebbeh yerine oıûsteârun leh; müşebbehten alınarak müşebbehün bihe verilen lafız için mûste’âr ve vech-i şebeh yerine de câmi’ terimleri kullanılır.

. istiare ikiye ayrılır: Tek bir sözcükte meydana gelmişse müfred, birden faz- la sözcükten oluşmuşsa mürekkeb istiare adını alır. Mürekkeb istiarenin bir adı da mürekkeb mecâzdır. Mürekkeb istiare, müşebbehün bihin dile getirilen ve işaret edilen fikir ve tasavvurlarıyla söylenmeyen bir düşünce ya da tasav- jvufyerine kullanılmasıdır. Mürekkeb istiareye temsilî istiare de denir.

( 1, Müfred isti’âre: Tek bir kelimede meydana gelen istiarelerdir. İkiye ayrı­tı:

a)     İstiâre-i musarraha (=açık istiare): Benzeyeni düşürülen teşbihtir. Bu is­tiareye “açık” denmesi kendisine benzetilenin açıkça ifade edilmesindendir. Teşbîh unsurlarından müşebbehün bih (=kendisine benzetilenin söylenmesiy- [le yapılır.

ı ‘Akıyor nûr gördüğüm dereden”

Muallim Nâcî

I     cümlesinde su “nûr”a benzetilmiş fakat kendisi söylenmeyerek onun yerine taızetildîği unsura yer verilmiştir.

b)    İstiâre-i mekniyye (=kapalı istiare): Kendisine benzetilenin açıkça söy- tomediği, sadece onu hatırlatan, onunla ilgili bir unsurun bulunduğu istiaredir.

 

Yani ibarede teşbihin iki tarafından yalnızca müşebbeh bulunur, fakat müşeb- behün bih açıkça yer almaz.

Uçtukça hayâl-i yâr gözden

Muallim Nâcî

cümlesinde sevgilinin hayali bir “kuş”a benzetilmiş, ama müşebbehün bih yani kendisine benzetilen söylenmeyerek onun uçma özelliğinin belirtilmesiyle yetinilmiştir. İstiare-i mekniyyede lafzın gerçek anlamında kullanılmadığını gös­teren “karine” istiare-i tahyîliyye olarak adlandırılır.

İsim ve isim hükmündeki kelimelerle yapılan istiarelere isti’âre-i asliyye, fi­illerle yapılan istiarelere de isti’âre-i te be’¡yy e denir. Yukarıda verilen örnekler­deki istiareler isimlerle yapılan istiareler oldukları için “isti’âre-i asliyye”dirler. Temiz yüzü güzel ahlâkını söylüyor” cümlesinde ise “söylüyor” fiili “delâlet edi­yor, gösteriyor" anlamında kullanılmıştır. Bu tür istiareler de “isti‘âre-i tebe’iyye” olarak adlandırılırlar. Ayrıca istiareler istiarenin iki tarafına ait unsurların söyle­nip söylenilmediği dikkate alınarak da üç kısma ayrılırlar. Müşebbeh ve müşeb­behün bihe ait herhangi bir nitelik (=mülâyim) söylenmiyorsa ya da her ikisine de ait nitelikler zikrediliyorsa, bu istiareler isti’âre-i mutlaka, müşebbehin nite­liklerinden biri zikrediliyorsa, isti’âre-i mücerrede, müşebbehün bihe ait bir ni­telik zikrediliyorsa isti’âre-i müreşşaha adını alır.

  1. Mürekkeb istiare: Mürekkeb istiare birden fazla kelime ile ifade edilen bir durumu, onun benzeri ya da bazı yönlerden onu andıran bir surete bezeme ve bunlardan ilkinin yerine İkincisini kullanma ile meydana geiir. Diğer bir ifade ile bu benzetmede unsurlar birer cümledir. Mürekkeb istiareye temsilî istiare de denir. Bir adamın kararsızlığını ifade eden “Bir ileri bir geri gidiyor.” cümlesi bu türden bir istiaredir. Temsîtî istiareler yaygınlık kazanırsa mesel adını alırlar. “Ayağını yorganına göre uzat.” cümlesi artık ayak ve yorgan ile ilgili bir durumu değil, kişinin kendi imkânına göre davranması gerektiğini söyleyen bir cümledir.

İki unsur arasındaki ilgi, yani vech-i şebeh çok açık ise böyle istiarelere is­ti’âre-i mübtezele ya da âmmiye denir. Cesaretli bir adamı gösteren “arslan” sözü gibi. Bu örnekte o insan ile arslan arasındaki benzerlik ilişkisinin cesaret olduğu çok açık bir şekilde bellidir. Eğer iki unsur arasındaki benzerlikte bir ka­palılık varsa böyle istiareler daha makbuldür ve bunlar isti’âre-i garibe ya da hâssiyye adını alır.

 

TEŞHÎS ve İNTAK

Teşhis “kişileştirme”, intâk da “konuşturma” demektir. İnsan dışındaki can- lı ve cansız varlıklar ile soyut duygu ve düşüncelere insana özgü özellikler ile duygu vermeye teşhîs, konuşma özelliği olmayan bu varlıkları konuşturmaya ^ intâk denir. Aralarındaki umum-husus ilişkisinden dolayı her intâkta teşhîs olması gerekir. Buna karşılık her teşhîs intâk değildir.

Uyuyor mal deniz

Tevfik Fikret

Bu mısrada “mavi denizin uyuduğu" ifade edilmektedir. Uyumak canlı var- lıklara özgü bir durumdur. Deniz şairin hayal dünyasında uyuyan bir canlı ima­jı uyandırmıştır. Burada kapalı istiare yoluyla yapılan bir kişileştirme vardır.


 

KİNAYE

Lügat anlamı “gizlemek” olan kinâye, bir sözü temei (=gerçek, hakiki) an­lamının kastedilmiş olması da mümkün olmakla birlikte temel anlamı dı­şında kullanmaktır. Yani kinayeli söz bir açıdan hakikat, bir açıdan mecazdır. Kinayenin mecazdan farkı şudur: Mecazda sözün temel anlamıyla anlaşılması­nın aklen mümkün olmadığını gösteren bir ipucu (=karîne-i mâni’a) vardır; kinâ- yede ise böyle bir unsur bulunmaz.

Kendisinde kinayenin meydana geldiği lafza meknî blh; kastedilen anlama fc meknî anh denir. Kinayede meknhi anh (=sözün doğrudan gösterdiği an- M değil de işaret ettiği anlam ya da anlamlar üç kısma ayrılır:

 

  1. Mevsûf (=nitelenen varlık) olabilir: “Haset olan yerde huzur bulunmaz" cümlesinde “haset olan yer”le “kalp” ya da “gönül”ün kastedilmesi gibi.
  2. Bir sıfat olabilir: “Mustafa’nın evinin kapısı herkese açıktır.” cümlesi ile onun misafirperver olmasının kastedilmesi gibi. .
  3. Nispet olabilir: Sıfat ve bu sıfatla nitelenen varlık açıkça söylendiği hâl­de aralarındaki nispetin açıkça değil, kinaye yoluyla ifade edilmesidir. Bu durumda bir sıfat, durum mevsufa isnat edilir veya o sıfat ondan kal­dırılır, yani o sıfatın durumunun onda bulunmadığı söylenir. “Hatasını anlayınca Ahmet’in yüzü kızardı ya da kızarmadı." ifadesinde yüzü kı­zarmanın utanmaya delaletinin Ahmed’e isnadı ya da onda bu durumun bulunmadığının ifadesi gibi.

Burada verilen üç örnekte de cümleler gerçek anlamlarında anlaşılabilir. Bu özellik kinayeyi mecazdan ayırır. Bununla birlikte kinayede asıl maksat mecazî anlam üzerine kuruludur.

TA’RÎZ

Kinayeyle ilgili bir anlatım tekniği de ta’rîzdir. Ta’rîzi kinayeden ayrı düşün­memek gerekir. Ta’rîz; tenkit, alay, doğruyu gösterme maksatlarıyla söylenmiş sözlerdir.

Kinaye tek bir kelimede olabildiği hâlde ta’rîz ancak bir cümlede olur. İnsan­lara zararı dokunan bir kişinin yanında söylenen “İnsanların iyi olanı onlara ya­rarlı olanıdır.” sözünü söylemenin amacı o insanı uyarmaktır. Yani, başka bir ifa­deyle tarizde meknî anh bir sıfat ya da durumdur; ama bu sıfata konu olan be­lirtilmez.

TELVÎH, REMZ, ÎMÂ-İŞÂRET


Bazen kinayedeki kapalılık sebebiyle kastedilen asıl ânlama zihnin geçişini sağlayan araçlara ihtiyaç duyulur; bazen de anlam açık olduğundan herhangi bir araca ihtiyaç duyulmaz. Temel anlam ile mecazî anlam arasındaki vasıtalar çok ise bu tür kinâyelere telvîh denir. Remz temel anlam ile mecazî anlam ara­sındaki vasıtaları az ve işaret ettiği anlama delaleti gizli olan kinâyedir. îmâ ya da işâret ise vasıtaları az olmakla birlikte işaret ettiği anlama delaleti açık olan kinâyedir. Türkçedeki “gözü açık”, “kulağı delik”, “eteği kirli”, “alnı açık”, “burnu büyük”, “benzi sararmak”, “yüzü kızarmak” gibi deyimler kinâyeye örnek olarak gösterilebilir. Bu da göstermektedir ki günlük dilde çok sayıda kinayeli ifade var­dır. Dolayısıyla kinaye tek başına söze değer katan bir özellik değildir