Ders özetleri ve deneme sınavları için tıklayın.

 

1. Dönem Ders Özetleri                                   2. Dönem Ders Özetleri
3. Dönem Ders Özetleri                                   4. Dönem Ders Özetleri
5. Dönem Ders Özetleri                                   6. Dönem Ders Özetleri
7. Dönem Ders Özetleri                                   8. Dönem Ders Özetleri

 

Facebook Grubumuza Katılıp Ders Çalışmak İçin Tıklayınız.

                     

Facebook Grubumuza Katılmak İçin Burayı Tıklayın

Kullanıcı Oyu: 4 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin değil
 

Eski Türk Edebiyatının Genel Özellikleri ve Bazı Temel Bilgiler

GİRİŞ

Eski Türk Edebiyatının Tanımı ve Çerçevesi

Yeryüzündeki milletlerin edebiyatları, o milletlerin tarihsel süreç içerisinde geçir-dikleri din, dil, coğrafya değişiklikleri ve bu değişikliklere bağlı olarak ilişkide bu-lundukları milletlerin uygarlık, kültür ve edebiyatlarının etkileri de dikkate alına¬rak birtakım dönemlere ayrılır. Türk tarihinde de iki önemli dönüm noktası vardır. Bunlardan biri Türklerin X. yüzyıldan başlayarak İslâm dinini kabul etmeleri, diğe¬ri de XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı uygarlığının etkisi altına girmele¬ridir. Türk edebiyatı da Türk tarihindeki bu iki önemli dönüm noktası dikkate alınarak kimi yazarlarca "İslamiyet öncesi Türk edebiyatı", "İslamî dönem Türk edebiyatı" ve "Batı etkisindeki Türk edebiyatı" olmak üzere üç ana döneme ayrıl¬mıştır. Bununla birlikte Batı uygarlığının etkisine girildiğinde Türk edebiyatında meydana gelen değişiklik, İslam dairesine girildikten sonraki kadar derin ve kök¬lü olamamış, belli bir oranda da olsa dinin etkisi bu dönem edebiyatında da varlı¬ğını korumaya devam etmiştir.

Türklerin İslâmiyetle VIII. yüzyıldan itibaren temas kurduğu kabul edilir. Top¬luca ve yaygın bir şekilde İslâmlaşma ise X. yüzyılda görülür. İslâmî Türk edebiya¬tının ilk önemli eseri olan Kutadgu Bilig'in yazıldığı tarih 1069'dur. Bu eser Doğu Türkçesi ile yazılmıştır. Doğu Türk yazı dili, tarihsel süreç içerisinde biri diğerinin devamı olan üç edebî dil hâlinde varlığını sürdürmüştür: "Karahanlı" (XI. yüzyıl), "Harezm-Altınorda" (XII-XV. yüzyıllar) ve "Çağatay" (XV.-XIX. yüzyıllar). Doğu Türkçesinin bir kolu da bünyesinde birtakım Oğuzca (=Batı Türkçesi) unsurlar da barındıran Memluk Kıpçakçasıdır. Türklerin Suriye ve Mısır'da meydana getirdik¬leri bir edebî dil olan Memluk Kıpçakçası, XV. yüzyıldan sonra tamamen Oğuzca- laşmış ve ayrı bir edebî dil olma özelliğini yitirmiştir. Doğu Türkçesi (=Hakaniye Türkçesi) Türk edebî dillerinden biri olup diğer kolu olan Batı Türkçesine göre da¬ha önce edebî ürünler vermiştir. "Batı Türkçesi"nin ilk dönemine "Eski Osmanlı¬ca", "Eski Türkiye Türkçesi" ve "Eski Anadolu Türkçesi" gibi adlar verilmiştir. Bu dönem, Anadolu Selçukluları ve Beylikler Çağı ile Osmanlı Devleti'nin XV. yüzyı¬lın ikinci yarısına kadar uzanan kuruluş dönemini içine alır. Bu edebî dilin ikinci dönemi ise "Osmanlı Türkçesi" olarak adlandırılmıştır. Osmanlı Türkçesi, Osmanlı Beyliği'nin gittikçe güçlenerek Anadolu'da siyasi birliği sağlamasından, özellikle de İstanbul'un alınmasından sonra bu kentin yeni bir bilim, kültür ve uygarlık mer-

kezi hâline gelmesiyle gelişen ve Arapça ve Farsçadan alınan kelimeler ve çeşitli gramer yapılarıyla anlatım gücünü geliştirerek XX. yüzyılın başlarına kadar varlığı¬nı sürdüren oldukça gelişmiş bir yazı dilinin, daha doğrusu yüksek bir edebî dilin adıdır. Batı Türkçesinin bir kolu da "Doğu Osmanlıcası" da denen "Âzeri Oğuzca- sı"dır. Kısacası Osmanlı Türkçesi, Batı Türkçesi dairesine dahildir. "Eski Türk Ede¬biyatı" olarak adlandırılan dönemin kuramsal olarak Köktürk, Uygur, Karahanlı, Harezm-Altınorda, Çağatay, Memluk-Kıpçak, Anadolu Selçuklu, Beylikler Çağı edebiyatlarını ve XIX. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı Türkçesiyle yazılmış bütün edebî ürünleri kapsaması gerektiği hâlde günümüzdeki kullanım şekliyle "Eski Türk Edebiyatı"nın Türk dili tarihi açısından durduğu yer burasıdır.

Eski Türk edebiyatı, Osmanlı döneminde ortaya konulan edebiyat ürünlerini esas almakla birlikte Osmanlı döneminde tek bir edebî gelenek bulunmamaktadır. Farklı özellikleri göz önünde tutarsak, bu dönemde varlığını sürdüren üç ayrı ede¬bî anlayıştan ve gelenekten söz etmek mümkündür:

1. Halk edebiyatı

2. Tasavvufî halk edebiyatı (=Tekke edebiyatı)

3. Klâsik Türk edebiyatı (=Divan edebiyatı)

Bu üç anlayış genel itibarıyla aynı zaman diliminde canlılıklarını sürdürmüş¬tür. Eski Türk edebiyatı aslında bu üç anlayışı da kapsamakla birlikte, günümüz¬de anlam alanı dar tutulmuş olup bu üç koldan sadece sonuncusunu ele alır du¬rumdadır.

Eski Türk edebiyatı, günümüzdeki kullanım şekline göre, Türk edebiyatının XIII. yüzyıl sonlarından XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar olan sürecini kapsar. Osmanlı devletinin coğrafyası içerisinde, devletin siyasi gelişimine paralel olarak gelişen, zenginleşen, devletin gerileme dönemlerinde bile yükselişini sürdüren, Türk edebiyatı tarihi içerisinde belli bir dönemde tamamlanmakla birlikte günü¬müzde bile etkileyiciliğini koruyan bir edebî gelenektir. Bu edebiyatı gösterdiği özellikleri göz önünde tutarak şu şekilde tanımlayabiliriz: Eski Türk edebiyatı, Türk edebiyatı tarihinin Osmanlı devletinin coğrafyasında XIII. yüzyıl sonlarında başlayıp XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar varlığını sürdüren, nazarî ve estetik esaslarını müşterek îslamî kültürden alan, örnek aldığı Fars edebiyatının etkisi al¬tında şekillenen, Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin geniş bir oranda yer aldığı bir Türkçe ile eserlerini veren, sanatlı söyleyişi önde tutan, kuralcılığın ve gelene¬ğin ağır bastığı, Türk edebiyatının bir dönemidir.

Türk edebiyatını dönemlere ayırarak eski Türk edebiyatının bu dönemler içindeki yerini belirtiniz.

ESKİ TÜRK EDEBİYATI

Adlandırma Sorunu

İran edebiyatı etkisinde gelişen ve XIX. yüzyıl ortalarına gelinceye kadar mükem¬mel denilebilecek eserlerini vermiş olan "îslamî dönem Batı Türk edebiyatı", XIX. yüzyıl başlarından itibaren artık tükenmeye yüz tutmuş; bu yüzyılın ikinci yarısın¬dan sonra da yerini artık yeni bir edebî anlayışa bırakmaya başlamıştır. Batı, özel¬likle de Fransız edebiyatı etkisinde doğan ve gelişmeye başlayan bu yeni dönem Türk edebiyatı edebiyyât-ı cedîde (=yeni edebiyat) olarak adlandırılmıştır. Baş¬langıçta bu edebî anlayışı öncekinden ayırmak için eskisine edebiyyât-ı kadîme (=eski edebiyat) ya da bu dönemde yazılmış mensur (=düz yazı) eserleri bir tara¬

fa bırakarak şi'r-i kudemâ (=eskilerin şiiri) gibi adlar verilmiştir. Daha sonra bu adlarla da yetinilmemiş; söz konusu edebiyat, onu yalnızca toplumun belli kesim-lerine hitap eden bir edebiyatmış gibi gösteren havâs edebiyatı (=yüksek zümre edebiyatı), sarây edebiyatı, Enderun edebiyatı, edebiyyât-ı Osmâniyye (=Os- manlı edebiyatı), Osmanlı şiiri, Divan edebiyatı, ümmet edebiyatı, ümmet ça¬ğı Türk edebiyatı, İslamî Türk edebiyatı, klâsik Türk edebiyatı ve eski Türk edebiyatı gibi adlarla da anılmıştır. Ancak "havâs edebiyatı", "sarây edebiyatı" ve "Enderun edebiyatı" gibi adlandırmalar bu edebiyatın, toplumun yalnızca belli ke¬simlerine hitap eden bir edebiyat olmadığının bilimsel araştırmalar sonucunda ke¬sin olarak kanıtlanmasıyla artık tamamen terk edilmiştir.

Hammer Purgstall (öl. 1856) ve E. J. W. Gibb (öl. 1901) gibi Batılı araştırmacı¬lar bu edebiyat için "Osmanlı edebiyatı" ve "Osmanlı şiiri" gibi adları kullanmayı tercih etmişler; Fâik Reşâd (öl. 1851), Abdülhalim Memduh (öl. 1866) ve fiehabed- din Süleyman (öl. 1885) gibi modern anlamda ilk yerli edebiyat tarihçileri de söz konusu edebiyat için "edebiyyât-ı Osmâniyye" tabirini kullanmışlardır. Fakat bu adlandırmalar aynı kuramsal ve estetik temellere dayanan Beylikler çağı Türk ede-biyatını göz ardı ettiği ve Osmanlı dönemi Türk edebiyatını Türk edebiyatı tarihin¬den bağımsız bir edebiyatmış gibi gösterdiği için doğru bir adlandırma olarak ka¬bul edilmemiştir.

"Divan edebiyatı" ise, ilk olarak Ömer Seyfettin (öl. 1884) ve Ali Canip (öl.1967) tarafından kullanılmıştır. İlk başlarda bu adla Osmanlı sarayları ve konaklarında düzenlenen "meclis" ve "divan"lara özgü bir "yüksek zümre (=havâss)" edebiyatı¬nın kastedildiği bilinmektedir. Ancak zamanla bu adlandırmanın gerçek nedeni unutulmuş ve bu adın söz konusu dönem şairlerinin çeşitli formlarda yazdıkları şi-irleri "dîvân" adı verilen kitaplarda toplamış olmalarından hareketle verildiği gibi bir yorum ortaya çıkmıştır. Bu edebiyata Divan edebiyatı adının verilmesinin asıl gerekçesinin yanlışlığı üzerinde daha önce durulmuştu. Bir yorum sonucunda or¬taya çıkan ikinci gerekçeyi kabul etmek de altı yüz yıl sürmüş bir edebiyatın men¬sur eserlerini ve birtakım şiir formlarını yok saymak gibi bir sonucun ortaya çıkma¬sına yol açmaktadır. "Ümmet edebiyatı", "ümmet çağı Türk edebiyatı" ve "İslamî Türk edebiyatı" gibi adlandırmalar ise başlıca amacı sanat olan bu edebiyatı yalnız¬ca dinî birtakım amaçlara hizmet eden bir edebiyatmış gibi gösterdiğinden bilim¬sel bir değer taşımamaktadır. "Klâsik edebiyat" ve "Klâsik Türk edebiyatı" gibi ad¬landırmalar ise Fuat Köprülü(öl. 1966)'ye aittir. Köprülü, son araştırma ve incele¬melerinde bu edebiyatın "yüksek bir medeniyet dairesinde" kendi şartlarında ve kendine has klâsik bir edebiyat olduğunu kabul ederek "klâsik edebiyat" ya da "klâsik Türk edebiyatı" olarak adlandırılması gerektiğini ileri sürmüşse de bu dö¬nem Türk edebiyatında Batı edebiyatlarındaki klasisizm ölçütlerini arayanlar bu edebiyatta söz konusu özellikleri göremedikleri için böyle bir adlandırmaya karşı çıkmışlardır.

Batı edebiyatları etkisinde doğan ve gelişen Türk edebiyatını öncekinden ayır¬mak için bu yeni edebî anlayışa "edebiyyât-ı cedîde"; önceki edebiyata da "ede- biyyât-ı kadîme" adının verilmiş olduğunu daha önce belirtmiştik. Bugün, XIII. yüzyıl sonlarında İran edebiyatının etkisiyle doğan ve XIX. yüzyıl ortalarına kadar varlığını sürdüren bu edebiyata "eski Türk edebiyatı" adının verilmesini, o dönem¬de doğan bu adlandırma ihtiyacının günümüze bir yansıması olarak değerlendir¬mek mümkündür. Günümüzde bu adlandırmaların bir kısmı terkedilmiş; popüler yayınlarda "Divan edebiyatı", bilimsel yayınlarda da çoğunlukla "klâsik Türk ede¬biyatı" adı tercih edilir olmuştur. "Eski Türk edebiyatı" ise daha çok bilimsel bir sı¬nıflandırma gereksinimine cevap veren bir adlandırma olarak değerlendirilmekte¬dir. Ancak böyle bir adlandırma ile "İslamiyet öncesi" ve "İslamî dönem" Türk ede¬biyatlarını bir bütün hâlinde ve her yönüyle içine alması gerekirken bugün yalnız¬ca "İslamî Dönem Türk Edebiyatı"nın Batı Türkçesiyle meydana getirilmiş eserleri¬nin bir kısmı kastedilmekte; daha önce de belirttiğimiz gibi, aynı edebî anlayışı be¬nimsemiş olan İslamî dönem Doğu Türk edebiyatı bu adlandırmanın dışında tutul¬maktadır.

Eski Türk Edebiyat>n>n Dayand>ğ> Ortak Kültür

Bugün eski Türk edebiyatı olarak adlandırdığımız edebî dönemin gerek nazımda gerekse nesirde İslamî dönem İran edebiyatını örnek aldığı, bu dönem İran edebi-yatının da kuramsal ve estetik olarak Arap edebiyatını esas aldığı bilinmektedir. Türklerden önce İslam dinini kabul etmiş olan İranlılar, nazımda Arap şiirinin ve¬zin (=ölçü) ve kafiye (=uyak) sistemini; bir tür "mensur şiir" olarak kabul edebile¬ceğimiz süslü nesirde (=nesr-i müsecca') de aynı edebiyatın nesir anlayışını benim¬semişlerdir. İranlı şair ve yazarların bu yeni dönem İran edebiyatını meydana geti¬rirken vezin ve kafiye dışında esas aldıkları edebiyat kuramı da yine Arap "belâ- gat"idir. İranlıların başlangıçta Arap edebiyatının bütün esaslarını kabul etmiş olsa¬lar da zaman içinde bu esaslar üzerinde birtakım küçük değişiklikler yaptıkları, kısmen de olsa kendilerine özgü bir edebiyat kuramı geliştirdikleri bilinmektedir. Dolayısıyla İslamî dönem Türk edebiyatının oluşum sürecinde Türk şair ve yazar¬larının her bakımdan örnek aldıkları edebî esaslar, doğrudan Arap edebiyatının değil, birtakım değişikliklere uğramış biçimiyle İran edebiyatının edebî esasları ol¬muştur. Bu üç edebiyatın da esaslarını belirleyen ilk eserler Arap ve Fars dilleriyle yazılmış eserlerdir. Ancak Arap ve Fars dilleriyle yazılmış olan bu eserlerin birço¬ğunun yazarının Türk olduğu; örnek alınan İslamî dönem İran edebiyatının oluşu¬munda Türk şairlerin, yazarların ve onları sürekli teşvik eden Türk hükümdarların da önemli katkıları olduğu bilinmektedir. O hâlde İslâmî dönem Türk edebiyatının dayandığı kuramsal ve estetik esasları yalnızca Arap veya Fars edebiyatına ait ede¬bî esaslar olarak kabul etmek yerine, bunları her üç milletin ortak bilgi birikimi olarak değerlendirmek daha doğru bir yol olarak görünmektedir.

Klâsik dönem Türk şairleri eserlerini söz konusu kuram ve estetik esaslar ya¬nında ortak bir kültür ve geniş bir bilgi birikiminden yararlanarak yazmışlardır. An¬cak bu ortak kültür ve bilgi birikimi şairi ya da yazarı dar sınırlar içinde bırakma¬mış; aksine onların şiire geniş bir bilgi ve kültür penceresinden bakabilmelerini sağlamıştır. Fakat bu kültür ve bilgi birikimi toplumun her kesiminin değil, ancak aydın kesiminin sahip olabildiği, üst düzeyde bir kültür ve bilgi birikimidir. Birçok bilim dalında bilgi sahibi olmayı, Arapça ve Farsçayı okuyup anlamayı, hayata ta¬nıklık etmeyi, dili elde bir hamur gibi şekillendirebilmeyi ve hayatı sevmeyi gerek¬tiren bir kültürdür bu. Kökü bu milletin kendi hayatına ve tarihine uzanan, ama kendi dünyalarına duydukları güven dolayısıyla farklı dünyaların kültürlerine ka¬pılarını kapatmayan bir anlayışı barındırır. Bundan dolayı bu dönemin yakın ilişki¬de bulunulan iki medeniyet ve kültüründen, yani Arap ve Fars kültüründen aktar¬malar ve etkilenmeler olmuş; bu etkiler şiire de yansımıştır. Dönemin şair ve ya¬zarları edebiyatı ilgilendiren her alanda bilgi sahibi olmak, Arapçayı ve Farsçayı bu dillerle yazılmış edebî eserleri okuyup anlayacak, hatta bazen bu iki dilde şiir ya¬zacak kadar iyi bilmek zorundadırlar.

Dönemin Türk şair ve yazarlarının Arap ve Fars kültürünü ve bu iki milletin edebî anlayışlarını bu derecede benimsemiş olmalarının tarihî ve sosyal nedenleri vardır. Bu nedenlerin başında Iran ve Arap milletleri ile olan din birliği gelmekte¬dir. Bir diğer önemli neden de Osmanlı devletinin kendine hedef olarak bölgesel bir güç olarak kalmayı değil, bir dünya devleti olmayı seçmiş olmasıdır. Bunun için de fethedilen topraklardaki farklı milletlere ait kültürlere ve uygarlıklara düşman¬lık etmemiş, onların kültürlerinden ve bilgi birikimlerinden kendi değerlerini zor¬lamadığı sürece yararlanabileceği kadar yararlanmıştır. Nitekim İran'la savaşan ve Safevî Devleti'nin Anadolu'ya yönelik emellerini sona erdiren Yavuz Sultan Selim, savaştığı halkın diliyle şiir yazmakta bir sakınca görmemiş, onun bu tutumu ne kendi döneminde ne de daha sonra yadırganmıştır. İran edebiyatının Türk edebi¬yatı üzerinde bu derece etkili olmasının bir başka önemli nedenini de İranlıların İs¬lâm dinini Türklerden yaklaşık iki yüzyıl önce kabul etmiş olmalarında aramak ge¬rekir. İslam dinini İranlılardan sonra benimsemiş olmaları, Türklerin birçok konu¬da olduğu gibi sanat anlayışında da onları örnek almalarına yol açmış; bu da Türk ve Fars şairlerinin aynı edebiyat derslerini görerek ve aynı kitapları okuyarak ye¬tişmeleri sonucunu doğurmuştur. Buna İranlılarla olan komşuluk ilişkilerinden do¬ğan kültürel yakınlaşmayı ve İran topraklarının uzun yıllar Türk egemenliği altın¬da kalmış olması gibi etkenleri de ilave edersek, Türk şairlerinin, iki yüz yıl önce başlamış olan İran edebiyatını örnek almış olmalarını doğal karşılamak gerekir. Bütün bu sebepler Divan şairlerinin dahil oldukları medeniyet dairesindeki diğer milletlerle aynı kültür zemininde şiir söylemeleri sonucunu doğurmuştur. Bu müş¬terek kültür zemininin yanı sıra mahallî unsurlar ve Türk milletinin hayatı ve insa¬nı kendisine özgü yorumlayış tarzı da bu şiirin kültür zemininin oluşmasında önemli bir role sahiptir.

Klâsik dönem Türk şair ve yazarlarının Arap-Fars kültürünü ve bu ulusların edebî anlayış¬larını bir bütün hâlinde benimsemelerinin tarihsel ve sosyal nedenleri hakkında bilgi ve¬riniz.

Eski Türk Edebiyatında Dil

Türkler, İslam dinini kabul ettiklerinde yeni bir din ile birlikte bu dinde önemli bir yer tutan Arapça ile de karşılaşmışlardır. Dinî metinlerin anlaşılması için bu dilin bi-linmesi, dinî kavramların karşılıkları tam olarak kullanılan dilde bulunmadığı için bu dilden aktarılması ve nihayet ibadet için bir başka dilde yazılmış olan Kur'ân-ı Ke¬tinim okunması ve anlaşılması lâzımdı. Bu kaçınılmaz olarak Arapça ile teması do¬ğurdu. Bununla birlikte İslâm kültürü ve sanatı ile olan yaygın -ve sürekli ilişki İran yoluyla olmuş, sözünü ettiğimiz ilişki de sanat bağlamında büyük ölçüde Fars dili üzerinden olmuştur.

ITM "ir "TPE^

Türk edebiyatı, toplum yaşantısıyla da bağlantılı olarak, İslamdan önce sözlü bir edebiyat şeklinde idi. Türkler İranlılarla kültürel temasa geçtiklerinde karşıla¬rında ahenkli bir şiir dili ve klasikleşmiş bir edebiyat buldular. Böylece İslamlaştık- tan sonraki dönemde bir taraftan İran coğrafyasındaki Türk devlet idarecileri bu dil ile meydana gelen edebiyatı desteklemiş; diğer taraftan Türk şairleri XII ve XIII. yüzyıllarda şiirlerini Farsça yazmışlardır. İslam dinini kabul ettikten sonra Türk ve İranlı bilginlerin farklı bilim dallarında eserlerini Arapça yazdıkları, İranlıların söz varlığı itibarıyla önemli miktarda Arapça kelimeyi kendi dillerine aldıkları, Türkle¬rin edebiyatlarını İranlıların oluşturduğu estetik yapı üzerine bina ettikleri, bunun¬

la birlikte İranlıların bu estetik yapıyı Arapça eserlerin etkisi ile şekillendirdikleri, fakat bu Arapça eserlerin pek çoğunun da Türk yazarlarca kaleme alındığı görül-mektedir. Bilim, kültür ve sanat alanındaki bu geçişlerin ve etkileşimlerin bu den¬li sınırsız bir şekilde olmasını içine girilen medeniyet anlayışının insana ve dünya¬ya bakış tarzı ile ilişkilendirmek gerekir.

Divan şiirinin ve bu dönemde ortaya konulmuş olan diğer eserlerin dili, Türk- çenin asırlar süren bir gelişim sonucunda ulaştığı olgun ve erişkin bir düzeyi gös-termektedir. Dilin bir toplumun geçmişinden taşıdığı kültürel değerleri sunma, bu mirasın taşıyıcısı olma gibi bir özelliği vardır. Bunun yanı sıra dilin gelişimi ve söz varlığının değişimi, toplumun yaşadığı coğrafi mekân, o toplumun dünyayı kendi¬ne özgü algılayış biçimi, uygarlık düzeyi, günlük hayatta ihtiyaç duyduğu alanlar, kullandığı araçlar ve benzeri hususlarla da doğrudan ilişkilidir. "Orta Asya'da kom-şularıyla oldukça sınırlı ilişkileri olan Türk toplumunun dili de bu duruma uygun olarak oldukça saf ve millidir. Yabancı kültürlerle ilişki kurulduğu Uygur dönemi metinlerinde yeni dinî kavramları karşılamak üzere birçok yabancı kelimenin ithal edildiği görülür. Köktürkçede dünya görüş ve medeniyet türüne uygun olarak maddi âlem ve devlet teşkilatıyla ilgili kelimeler çoğunluktadır. Yerleşik kültüre geçen Uygurlarda şehir kültürüyle ilgili maddi kelimeler ve daha ziyade dinî ve manevi âleme ait unsurlar hâkimdir. İslamî Türk edebiyatının ilk verimlerinde ya¬bancı kelime sayısının oldukça sınırlı olmasına karşılık zaman ilerledikçe durum Türkçe kelimelerinin aleyhine işlemeye başlamıştır. Alınan kelimelere bakıldığında bunların çoğunlukla gerçek bir ihtiyaca cevap verdiği görülür. Mesela İtalyancadan alınan kelimeler daha çok gemicilikle ilgilidir. Dinî terimlerin Arapça, edebî olan¬ların ise Farsçadan alınması yine aynı prensibe dayanır." (Okuyucu, 2004: 135).

Dilin kelime kadrosunun genişlemesi, üslûbunun farklılaşması, cümle yapı¬larının daha birleşik hâle gelmesi Osmanlı Devleti'nin büyümesi, askerî ve ida¬ri alanlardaki ihtişamı ile doğrudan ilişkilidir. Başlangıçta Arapça eserler istin¬sah (=kopya) edilirken, daha sonraları bu dille eserler verilmeye başlanmıştır. Gerçekleştirilen fetihler yazı diline de yansımış; gurur ve büyüklük duygusunu yansıtan ifadeler, sıfatlar gittikçe yaygınlık kazanmıştır. Bu durum ilk olarak resmî yazışmalarda kendisini göstermiş, daha sonra yaygınlaşmıştır (Okuyucu, 2004: 137).

Arapça ve Farsçanın Türkçe üzerindeki etkileri farklı alanlarda olmuştur. Arap¬ça daha çok devrin öğretim kurumları olan medreselerde, Farsça ise sanat ve ta¬savvuf çevrelerinde etkili olmuştur. Fakat bu çevreler aslında birbirinden bütünüy¬le kopuk değildir. Medreselerin müfredat programları incelendiğinde Arap edebi¬yatı bilgi ve teorisine ve bu sahanın temel eserlerine önemsenerek yer verildiği görülmektedir. Ancak Farsça ve Fars edebiyatı ile ilgili eserler okutulmadığı hâlde, bu dil o dönemde kendiliğinden ve Arapçaya göre daha tabii bir şekilde etki saha¬sı oluşturmuş, hatta Arapçaya göre toplumda daha çok yaygınlaşmıştır. Model ola¬rak görülen Fars edebî dilinin etkin olmasıyla Arapça söz varlığının bir kısmı Fars dili üzerinden dilimize yerleşmiştir.

Divan şiirinin söz varlığındaki Arapça ve Farsça sözcük sayısı sanıldığından da¬ha azdır. Örnek olarak "yüz" kelimesinin yanı sıra Farsçadan gelen "dîdâr, çehre, rû" ve Arapçadan gelen "vech" kelimeleri de şiirde kullanılmış, fakat bunların her biri her zaman birbirinin yerini tutacak şekilde metinlerde yer almamıştır. Kaldı ki, Türkçeye geçen birçok kelime ait olduğu dildeki anlamlarıyla kullanılmamışlar, bu dilde yeni anlamlar kazanmışlar ya da bir kısım anlamlarını yitirmişlerdir. Divan şi¬irinde kullanılan yabancı kelime sayısının dönemden döneme ve şairden şaire farklılık gösterdiği görülmektedir. Bu oran XV. yüzyılda daha az iken sonraki dö¬nemlerde artmıştır. Zamanla dilin aruz ile uyum sağlamasının da etkisiyle ortak te¬malar, aynı şekillerle, fakat daha milli bir üslûp ile ifade edilmeye başlanmıştır. Zi¬ra dilin söz varlığı, o dilin ve o dil ile ortaya konulan edebiyat ürünlerinin milli olup olmadığını tek başına belirleyen bir ölçüt değildir.

Divan şiirinde günümüzde kullanılmayan sözcüklerin çokluğu onun anlaşılma¬sı konusunda sanıldığı gibi aşılamayacak bir engel değildir. Şiir dilinin kapısının okuyucuya açılması Arapça ve Farsça sözcüklerin bilinmesine değil, bu şiirin me-cazlarla yüklü dilinin kavranmasına bağlıdır. Divan şiirinde sıkça geçen "aşk", "sevgili", "meyhane", "içki", "sarhoşluk" gibi kavramlar, tasavvufun da etkisiyle, genellikle mecazî anlamlarıyla ele alınır. Bundan dolayı da dine saygının son de¬rece önemli olduğu o dönemin toplumunda şeyhülislâmlar, devlet adamları, hatta sultanlar bile mecazlarla örülü bu dil ile şaraptan, meyhaneden sürekli bahsetmiş¬ler, bir güzelin kulu kölesi olduklarını ifade etmişlerdir.

Şiir dilinin bir diğer özelliği de bu dilin söz ve anlam sanatları ile örülü olması¬dır. Bu şiirde tema doğrudan değil, mecazlı bir dille anlatılır. Bu mecazlı anlatım da şiirin ilk anlamından öte bu anlamın çözülüşüyle ortaya çıkan ikinci bir anlam katmanını, hatta aynı şekilde üçüncü bir katmanı var kılmaktadır. Divan şiirinin di¬li yoğun ve süslü bir dildir. Doğrudan anlamla ilişkili sanatlar ve sözü ses bakımın¬dan süsleyen sanatlar, şiirlerin çözümlenmesinde ve yorumlanmasında doğrudan veya dolaylı olarak önemli rol üstlenirler. Divan şiirinin "kalıcı eserler" vermiş ol¬masında bu sanatlı söyleyişin büyük etkisi vardır.

Özellikle kelime varlığı bakımından bu edebiyatın dilinin kullandığımız dilden büyük farklılık gösterdiği bir gerçektir. Her dönemin dil anlayışının o dönemin si¬yasi ve ekonomik şartlarıyla, bilim dallarındaki düzeyiyle de ilişkili olduğu, o günkü toplum hayatının ve anlayışının, dünya görüşünün de bunda payı olduğu bilinmektedir. Bu meselenin bir yönüdür. Diğer yönü de dilin sürekli gelişen can¬lı bir varlık olduğu gerçeğidir. Milletimizin bundan beş altı yüzyıl önceki bir dö¬nemde kullandığı dilin söz varlığını anlamakta güçlük çekmemiz bu açıdan tabii¬dir. Bu durum sadece bize özgü de değildir. Dilin değişmeye ve gelişmeye açık doğası, günümüzde başka milletlerin önüne de kendi klâsiklerini anlamada bü¬yük güçlükler koymuştur. Fakat dilin bu özelliği, bizim dışımızdaki milletleri ken¬di edebiyatlarının büyük isimlerinden birisini unutmak ya da onu sadece edebi¬yat tarihlerinde hatırlamak gibi bir durum içine düşürmemektedir. Dolayısıyla bu edebiyatın ürünlerinin anlaşılması güçlüğünü doğuran dil engelini, o dönem şair ve yazarlarıyla aramızda aşılması mümkün olmayan bir engel olarak görmemek lazımdır.

BELÂGAT

Belâgatin asıl anlamı "ulaşmak, bir şeyin son noktasına erişmek, olgunlaşmaktır.

Belâgat, bir düşünce ya da duygunun yerinde ve zamanında manası en açık şekil¬de ve akıcı bir dille ifade edilmesidir. Belâgat kitaplarında sözünfasîh (=açık, anla¬şılır ve akıcı) olmak şartıyla muktezâ-yt hâl ve makam denilen (a) söyleyenin, (b) söze muhatap olanın, (c) dile getirilecek düşünce, duygu ve hayalin durumuna uy¬gun şekilde söylenmesi olarak tanımlanır. "Muktezâ-yı hâl ve makam", lafızların gösterdiği anlamların belirlenmesi ve anlaşılmasında da önemlidir. Çünkü dilde ay¬nı kelime farklı bağlamlarda farklı anlamlar kazanabilir. Söz söylenilmesi gereken durumlar, ifade edilecek duygu ve düşünceler sayısız ve birbirinden farklıdır. Ayrı¬ca, bunları ifade edecek şahsın önünde de kendisinin ve karşısındakinin fikrî, zihnî ve psikolojik hâline, eğitim durumuna göre değişen ve çeşitlenen çok farklı seçenekler vardır. Söz, ifadesi kastedilen tek bir manayı birden fazla şekilde dile getirebilir. Ma¬nanın bu seçeneklerden kendisine en uygun olanıyla birleşmesi sonucu belâgat ger¬çekleşir. Belâgat için öncelikli şartfesâhattir. Fesâhat ilgisini daha çok lafzın (tek veya ibare hâlinde) niteliklerine yöneltir; belâgat ise tek tek lafızla ilgilenmez, cüm¬ledeki kelimeleri birlikte ifade ettikleri mana ile ele alır. Daha sonra da bu ilgisini bü¬tün metne yayar. Diğer bir ifade ile cümle ögeleri arasındaki ilişkiye yönelttiği dikkat tek bir cümlede kalmaz, o metindeki diğer cümlelere ve onların ögelerine de uzanır. Belâgatin terimlerinden ve kurallarından bahseden bilim dalma "Belâgat ilmi" de¬nir. Belâgat bir ilim olarak üç kısma ayrılır: Meânî, beyân ve bedî'. "Me'ânî" sözün duruma uygun bir şekilde nasıl ifade edileceğini, "beyân" bir maksadın birbirinden farklı usullerle ne şekilde dile getirileceğini, "bedî" ise maksadı ifadede yeterli olan sö¬ze mana ve âhenk açısından güzellik verme yollarını gösterir.

Eski Türk Edebiyatında Şiir Divan Şiirinin Dönemleri

Bugün "Eski Türk Edebiyatı" adı altında Anadolu Selçuklu, Beylikler Çağı ve Os¬manlı Dönemine ait "halk edebiyatı" ve "tekke edebiyatı" dışında kalan ve "klâsik Türk edebiyatı" adı da verilen edebî anlayışla meydana getirilmiş bir edebiyat kas-tedildiğini daha önce belirtmiştik. Bu edebiyat her yönüyle örnek aldığı Iran ede-biyatının ve îslamî Dönem Doğu Türk edebiyatının etkisi altında XIII. yüzyıl son-larında Anadolu'da doğmuş; Osmanlı Döneminde usta şair ve yazarlar elinde dev¬letin siyasi, kültürel ve ekonomik gelişimine paralel olarak kendi gelişimini sürdür¬müş; hatta devletin gerileme dönemlerinde bile nazımda ve nesirde mükemmel ör-neklerini vermeye devam ederek XIX. yüzyıl ortalarından itibaren mükemmelliğe ulaşan her sanat akımı gibi artık tarihe mal olmuş bir edebiyattır. Bu edebiyatı ge¬lişim çizgisini ve buna bağlı olarak geçirdiği üslup farklılaşmalarını göz önünde bulundurarak başlıca üç döneme ayırmak mümkündür:

1. Oluşum Dönemi: XIII. yüzyılın sonlarından XIV. yüzyıl sonlarına kadar de¬vam eder. Dönemin önemli temsilcileri, Âşık Paşa (öl. 1333), Gülşehrî (öl.XIV. yy.), fieyhoğlu Mustafa (öl. 1401?), Ahmedî (öl. 1413) ve Şeyhî (öl. 1431?) gi¬bi şairledir.

2. I. Klâsik dönem: XV. yüzyılın ilk yıllarından XVII. yüzyıl başlarına kadar devam eder. Ahmed Paşa (öl. 1496), Necatî (öl.1509) ve Zâtî (öl.1546) gibi şairlerle olgunluk kazanmaya başladığı; Fuzulî (öl.1556), Bakî (öl. 1600),

Nev'î (öl.1599), Hayalî (öl. 1557) ve Taşlıcalı Yahya (öl.1582) gibi şairlerle de Türk edebiyatının Iran edebiyatı etkisinden kısmen de olsa kurtularak artık kendi iç gelişimini tamamlayıp özgün eserlerini vermeye başladığı bir dönemdir.

3. II. Klâsik Dönem: XVII. yüzyıl başlarından XIX. yüzyılın ikinci yarısına ka¬dar devam eder. Iran edebiyatındaki üslup farklılaşmasının etkisiyle özellik¬le şiirde yoğun olarak yeniden bu edebiyatın etkisi altına girdiği bir dönem¬dir. Sebk-i Hindî (=Hind üslubu) adı verilen bu edebî akımın Türk edebiya¬tındaki önemli temsilcileri Fehîm-i Kadîm (öl. 1647), Nâ'ilî (öl. 1666), Ne- dîm-i Kadîm (öl.1670), Nef'î (öl. 1635) ve Şeyh Gâlib (öl.1799)'dir.

Yüzyıllar süren bu edebî anlayışın ve onun pek çok kuralının Batı uygarlığı et¬kisi altında doğan ve şekillenmeye başlayan edebiyatta da canlılığını ve etkisini sürdürdüğü bilinmektedir. Hatta Cumhuriyet dönemi şiirinde bile bu edebiyatın birtakım izlerini açıkça görmek mümkündür. Hâlâ etkileyiciliğini koruyan, anlam ve ses mükemmelliğini yakalamış, asırlardan sonra bile günümüzün kültürlü çağ¬daş insanına söyleyeceği ve tattıracağı zevkler bulunan bu edebiyatın dilinin ağır ve süslü olması, farklı bir kültürel zeminde farklı bir dünya görüşünü yansıtması onun Türk milletinin edebiyatı olma niteliğini ortadan kaldırmaz. Halit Ziya Uşak- lıgil'in dediği gibi, "Divan edebiyatı, Tanzimat edebiyatı, bunların hiçbirisi Türk kaynağından doğmuş olmak temel taşını kaybetmemişlerdir."

Divan şiirinin gelişim çizgisini ve buna bağlı olarak geçirdiği üslup farklılaşmalarını göz ^¿¿Ji "İR" "İZDE önünde bulundurarak ayrıldığı dönemler ve bu dönemlerin önemli temsilcileri hakkında bilgi veriniz.

Osmanlı Toplumunda Şiir ve Şairin Önemi

Osmanlı dönemi Türk toplumunda şiirin ne ifade ettiğini anlamak, ancak bu top-lumda şiir ve şaire verilen önemin anlaşılmasıyla mümkündür. Bu toplumda her zaman en üst düzeyde takdir gören sanat ve sanatkârlar arasında şiir ve şairin özel bir yeri olmuştur. Osmanlı toplumunda padişahtan sadrazama, vezirden bilim ada¬mına, çeşitli devlet görevlilerinden farklı meslek gruplarına kadar şiir söyleme ve şiirden zevk alma o toplumun ortak zevkleri arasında yer almıştır. Sürekli savaş meydanlarında bulunmuş birçok padişahın aynı zamanda dönemlerinin önemli şa-irleri arasında yer almış olmaları da bunu açıkça göstermektedir. Kendisini elinde kılıç yerine bir gülle resmettiren Fatih Sultan Mehmet, sanat zevki yüksek bir pa¬dişah ve döneminin başarılı şairlerindendir. Yine Fatih'in veziri Mahmut Paşa (öl. 1474), Divan'ı günümüze kadar ulaşmış bir divan şairidir. Yavuz Sultan Selim, Türkçe yanında Farsçayla da edebî değeri yüksek şiirler söyleyebilecek güçte başarılı bir şairdir. Kanûnî Sultan Süleyman, Divan edebiyatının en fazla şiir yaz¬mış şairlerindendir. Bu şair sultanlar sadece payitaht (=başkent)lerde şiir ve sanat¬la ilgilenmemişler; hayatlarının önemli bir bölümünü geçirdikleri seferlerde de şiir ve sanatla uğraşmışlar; sefere çıktıklarında yanlarına bilginler ve sanatkârları da al-mışlardır. Tarihî kaynaklar şair padişahların, şehzadelerin, vezirlerin, dönemin bi¬lim kurumlan olan medrese hocalarının ve devlet adamlarının şiirlerinden örnek¬lerle doludur.

VM "İR" "TTE^

Padişahları şair olan bir devletin devlet adamlarının, bürokratlarının da şiirle, edebiyatla ilgilenmiş olmalarını doğal karşılamak gerekir. Bundan dolayı şairlik ve sanatkârlık devlet kademelerinde yer alan liyakat sahibi kişilerin ilerlemelerinde rol oynayan en önemli etkenlerden biri olmuştur. Bürokraside ve bilim alanında

pek çok kişinin, yazdıkları şiirleri padişahlara, devlet adamlarına ya bizzat onların huzurunda okumaları ya da bir vesile ile göndererek sunmalarının sebeplerinden biri de budur. Devlet, diğer hizmetleri ve yeteneklerinin yanı sıra onların bu yön¬lerini de dikkate almış, bu kişileri ödüllendirmiş böylece toplumda şiirin, şairin ve sanatın yeri devlet eliyle yüceltilmiştir. Başarılı şairlere devlet tarafından maaş bağ¬landığı devrin tarihî kaynaklarından olan "in'amât (=bağışlar)" defterlerinde ve "şu'arâ tezkireleri"nde görülür. Ayrıca II. Bayezid'in kendi dönemindeki şairlerden şiir yazmalarını istemesi ve yazılan şiirlere şiirin derecesine göre ödül vermesi de yine bu dönemde şiire ve sanatkâra verilen önemin bir göstergesidir. Bununla bir¬likte sundukları şiirler karşılığında ödül alan, makamı yükseltilen, maaş bağlanan şairlerin çoğunun aslında devlette bir görevi bulunduğu ya da bir meslek sahibi ol¬duklarını hatırlamak, sanatla ilgilenmenin o dönemin bürokrasisinde ve toplum hayatında ne kadar önemli olduğunu da göstermektedir.

Şu'arâ tezkirelerinde yer alan birtakım bilgilerden yola çıkarak Osmanlı döne¬mi şairlerinin şiir ve edebiyatla ilk kez aile çevresinde tanıştıklarını söylemek müm¬kündür. Ayrıca her aşamadaki eğitim öğretim kurumlarının dersleri arasında ede¬biyatla ilgili olanların ağırlıklı olarak yer aldığı; hatta Miftah Medreselerinde oldu¬ğu gibi yüksek öğretim sisteminin bazı aşamalarına o dönemde okutulan edebiyat¬la ilgili teorik eserlerin adının verildiği görülmektedir. Bu, o dönemde eğitim öğre¬timde edebiyatın tuttuğu yerin önemini göstermektedir.

Divan şairlerinin meslek grupları ve yetiştikleri bölgelerle ilgili olarak şairlerin hayatları ve eserlerinden örnekler veren "şuara tezkireleri" üzerinde yapılan bilim¬sel çalışmalar ve istatistiksel bilgiler şunu göstermektedir: Bu kaynaklarda geçen 3000 civarındaki şair arasında en fazla "ilmiye sınıfı" mensupları, yani bilim adam¬ları yer alır. Daha sonra "kalemiyye" adı verilen bürokrat sınıf gelmektedir. Bunlar¬dan sonra saray mensupları, askerler, esnaf ve serbest meslek sahipleri yer almak¬tadır. Dolayısıyla divan şairleri, entelektüel birikimin en üst düzeyde olduğu döne¬min yüksek öğretim kurumlarındaki bilim adamlarından başlayarak toplumun he¬men her kesiminden insanlardan oluşuyordu. Bu tespit başka bulgularla da des¬teklenmektedir.

Çok geniş bir coğrafyaya yayılan Osmanlı devletinde İstanbul dışında da pek çok kültür merkezi vardır. Genel olarak bu edebiyat bir şehir ve şehirli edebiyatı¬dır. Fakat en yoğun olarak divan şairi payitaht (=başkent) olan Bursa, Edirne ve İs¬tanbul'da yetişmiş olmakla birlikte, bunların dışında Konya, Amasya, Diyarbakır, Kastamonu, Kütahya, Antep gibi Anadolu'daki şehirler, Bağdat, Vardar Yenicesi, Filibe, Manastır, Sofya gibi bugün Türkiye sınırları dışında kalmış kültür merkezle¬ri de ünlü divan şairlerinin yetiştiği yerlerdir. Kısacası bu edebiyat şiirle küçük yaş¬tan itibaren tanışan, kendisini şiirle ifade eden bir toplumun edebiyatıdır. Divan şa-irlerinin arasında, dönemin bilim ve devlet adamları fazla olmakla birlikte, çeşitli meslek gruplarından, hatta esnaftan şairlerin de bulunması bu gerçeği destekle¬mektedir.

Dönemin Şiir Kitaplar>

Eski Türk Edebiyatında şiirlerin toplandığı üç tür kitap vardır: "dîvân"lar, "mesne- vî"ler ve "mecmû'a-i eş'âr"lar.

Miftah Medreseleri: Adını Türk edebiyatına da büyük etki yapmış olan Arap grameri ve belâgati ile ilgili "Miftâhu'l-Ulûm" adlı eserden almış bir Osmanlı öğretim kurumudur.

1. Divanlar: Klâsik dönem Türk şairlerinin çeşitli nazım şekilleri ile yazdıkları şiirler, "dîvân" adı verilen kitaplarda toplanmıştır. "Dîvân" kelimesinin aslı Farsça olup devlet idaresiyle ilgili kayıt defterleri, bunların ve bunları tutan kâtiplerin bu¬lunduğu yer anlamında iken zamanla Arap edebiyatının önemli bir eseri olan Ebu

Temmâm'ın kahramanlık şiirlerini topladığı Dîvânü'l-Hamâsesi gibi birden fazla şairin şiirlerinin bir araya getirildiği şiir mecmuası, daha sonra da belli bir şairin şi¬irlerinin toplandığı kitap ya da defter anlamını kazanmıştır. Klâsik dönem Türk şa¬irlerinin çeşitli nazım şekilleri ile yazdıkları şiirler, bu şairlerin her bakımdan örnek aldıkları Iran şairlerininki gibi "dîvân" adı verilen bu kitaplarda toplanmıştır. Ancak bu, her şairin bir divan sahibi olduğu anlamına gelmez. Bugün adlarını bildiğimiz, hatta bazı şiirleri günümüze kadar ulaşmış birçok şairin divanının elimizde bulun¬maması, bu şairlerin ya bir divan oluşturacak kadar şiir yazmamış olmalarından ya da yazdıkları şiirlerin toplanarak çeşitli nedenlerle divan hâline getirilmemiş olma-sından kaynaklanmaktadır.

Divanlar düzenlenirken nazım şekilleri esas alınmış ve şiirler genellikle kaside¬ler, tarih kıt'aları, gazeller, musammatlar, rubâ'îler, kıt'alar, beyitler, mısralar düze¬ninde sıralanmıştır. Ancak Türk edebiyatında her zaman uyulmuş bir divan düze¬ninden söz etmek mümkün değildir. Musammatların gazellerden önceye alındığı, kasidelerin gazellerden sonraya konulduğu divanlar da vardır.

Gazeller divanlarda redifli gazellerde redifin son harfi, redifsiz gazellerde de kafiyenin son harfine göre Osmanlı Türkçesi "elifbâ (=alfabe)"sı esas alınarak sıra¬lanmıştır. Bazı harflerle kafiye bulmak güç olduğundan bütün harflerle gazel söy¬lemiş şair sayısı oldukça azdır. Kasidede ise, böyle bir sıra gözetilmemiş; bu nazım şekliyle yazılmış manzumeler daha çok konularının önemine göre sıralanmıştır. Tarih kıt'aları ise son mısra ya da beyitlerinde birtakım önemli olayları "ebced"le tarihlendirmek için yazılmış; edebî olmaktan çok tarihî değer taşıyan manzumeler¬dir. Musammatların sıralanmasında genellikle bendlerinin mısra sayılarına dikkat edilmiş olsa da bunun bir kural hâline geldiğini söylemek mümkün değildir.

Gazellerden sonra genellikle "mukatta'ât" olarak adlandırılan kıt'a, rübâ'î, mat¬la', müfred gibi küçük hacimli şiirler yer alır. Şiirlerin, bir başka açıdan bakarak kendi içlerinde nazım şekillerine göre gruplandığını da söyleyebiliriz. Bunda da esas olan nazım şekillerinin uzunluğu ya da kısalığıdır. Kasîde, terkîb-i bend, ter- cî'-i bend gibi uzun şiirlerle başlayan bir divan, orta uzunluktaki şiirler olan gazel¬lerle ve gazele göre daha kısa nazım şekilleri ile devam eder; bağımsız beyitler ve mısralarla da son bulur.

Bazı şairlerin divanları kendileri hayatta iken, bazılarınınki de ölümlerinden sonra düzenlenmiştir. Küçük hacimli ve eksik divanlara "dîvânçe", nazım şekilleri bakımından zengin, geniş hacimli divanlara ise "müretteb divan" denir. Genellikle bir şairin divanı onun bütün şiirlerini içerir. Ancak Gelibolulu Âli (öl. 1600), Ah¬med Namî gibi bazı şairlerin birden fazla divan tertip ettikleri de bilinmektedir. Di¬vanlar Dîvân-ı Fuzulî, Divan-ı Bakî gibi şairlerinin adlarıyla anılırlar. Pek çok di¬van şairi Türkçe dışında Farsça divan da tertip etmişlerdir. Bazı divanlarda "dîbâ- ce", "mukaddime" adları verilen "önsöz" niteliğinde bir giriş bölümü yer alır. Bu bölümler şairin şiir ve sanata bakışı hakkında günümüze önemli bilgiler aktarır.

2. Mesneviler: Mesnevî hem bir nazım biçimi, hem de bu nazım biçimi ile ya¬zılmış kitaplara verilen addır. Divanlarda beyit sayısı en fazla otuza kadar çıkmış kısa mesnevîlere de rastlanmakla birlikte bu nazım biçimiyle genellikle "Leylâ ve Mecnun", "Husrev ve Şîrîn", Yûsuf ve Zelîhâ" gibi edebî değer taşıyan uzun, bazan binlerce beyit tutarındaki aşk hikâyeleri, destânî konular, öğretici yönü ağır basan dinî, tasavvufî, ahlakî eserler ve manzum sözlükler yazılmıştır. Mesnevîde beyitle¬rin diğer beyitlerden bağımsız olarak kendi içinde kafiyelenmesi ve gazel ve kasi¬dede olduğu gibi beyit sayısı için bir sınırlama konulmamış olması, diğer nazım şe¬killerinde olduğu gibi şairleri kafiye bulma ve sayısı önceden belli birkaç beyit ile düşüncelerini ifade etme sıkıntısından kurtarmış; bu nedenle de uzun, bazen bin¬lerce beyit tutan manzumeler bu nazım biçimiyle yazılmıştır. Türk edebiyatında ya¬zılmış mesneviler üzerinde konuyla ilgili derslerde kronolojik sırayla ayrıntılı ola¬rak durulacaktır.

3. Şiir Mecmuaları: Divanlar ve mesneviler dışında farklı şairlerin çeşitli nazım şekilleriyle yazdıkları şiirlerinin toplandığı "şiir mecmuaları (=mecmû'a-i eş'âr)" ile beğenilen bir şiire başka şairler tarafından yazılmış benzer şiirler(=nazîre)in top¬landığı "nazire mecmua(=mecmû'a-i nezâ'ir)ları" bu dönemin antoloji niteliğinde¬ki şiir kitaplarıdır. Bunların sayıları kesin olarak tespit edilemeyecek kadar çoktur. Bir kısmının toplayanı belli değildir. Nazire mecmualarının önemlileri şunlardır:

1. Ömer b. Mezid tarafından 1437 yılında derlenmiş olan Mecmû'atü'n-Nezâ'ir.

2. Eğridirli Hacı Kemal tarafından 1512-13 yıllarında derlenmiş olan Câmi'ü'n- Nezâ 'ir.

3. Edirneli Nazmi tarafından 1524 tarihinde derlenmiş olan Mecma'u'n-Nezâîr.

4. Pervane Bey tarafından 1560 tarihinde derlenmiş olan ve kendi adıyla anı¬lan Pervâne Bey Mecmû'ası.

Divan Şiirinin Geleneksel Özellikleri

Divan şiiri, belli bir kültür birikimi ile yazılan ya da söylenen ve geleneğe dayalı özellikleri olan bir şiirdir. Gelenek başlangıç döneminden itibaren bu şiirde etkisi¬ni sürdürmüştür. Bir şairin bu geleneğin dışına çıkarak şiir söylemesi çok az örnek dışında görülmez. Bu gelenek hem estetik kuralları belirler hem de muhteva(=içe- rik)nın sınırlarını çizer. Bu edebî anlayışta şair, geleneğin çizdiği bu genel çerçeve¬nin sınırlarını aşmadan geleneğin kendisine sunduğu imkânlar ile sanatlı söyleyişi yakalamak durumundadır. Bir şairin şair olarak kabul edilebilmesi için gerekli şart¬ları koymuş olan geleneği takip etmemesi, kişisel olarak bu şartları aşmaya çalış¬ması edebiyat çevresinin dışına çıkarılması, beğenilmemesi, eleştirilmesi gibi so¬nuçlar doğurur. Bu gelenek karşısında bir padişah ile sıradan bir şair arasında hiç¬bir fark yoktur. Her ikisi de şiir söylerken aynı kurallara uymak durumundadır. Bundan dolayı bir padişahın şiirini bir başka şairinkinden, bir kadın şairin şiirini erkek şairinkinden ayırmak çoğu zaman mümkün olamamaktadır. Bu nedenle ge¬leneğin belirlediği özelliklerin, bu dönem şiirlerinin okunmasında göz önünde tu¬tulması gerekmektedir. Şairlerin aynı malzemeyi kullanmak zorunda olmaları, bu edebiyatta özgün eserlerin ortaya çıkmasının önündeki en büyük engel olmuştur. Bu engeli aşarak, aynı konuları aynı unsurlar ve aynı estetik kurallarla söylerken diğer şairlerden ayrılabilen ve eldeki malzemeyi farklı bir şekilde işleyerek belli bir düzeye yükselebilen şair, sanatkâr kabul edilir. Klâsik edebiyatta şair, güzel ve et¬kileyici bir şiir söyleyebilmek için önce sözcükleri seçer, sonra bunları, estetik ku-rallara uygun bir biçimde birleştirir. Bu "seçme ve birleştirme" işlemi Divan şairle¬ri tarafından inci dizmeye benzetilir. Seçme ve birleştirme için "belâgat"in koydu¬ğu belli kurallar vardır. Bütün bu kurallar aslında, sözün duruma, bağlama uygun¬luğu dışında iki amacı sağlamaya yöneliktir: Dil kurallarına uygunluk ve âhenk. Şi¬irde bu şartların aranması anlamın yok sayılması demek değildir. Şiirde orijinal an¬lamların ve hayallerin bulunması da gerekir. Zira Divan şiiri âhenk ile anlamın, bi¬rini diğerine öncelemeden ideal düzeyde birleşmesini hedefler. Mazmun: Divan şairleri, mensubu oldukları edebî anlayışın belirlediği sınırlar içinde şiir söylemişlerdir. Bu şiirde şairden şaire değişen, dönemden döneme fark- lılaşan bir şiir anlayışının olduğunu söylemek mümkün değildir. Her ne kadar, za¬man içerisinde geleneğe eklenen birtakım özellikler ve bazı yerli unsurlar şiire gir¬mişse de bunlar söz konusu şiir anlayışının önceden belirlenmiş şekil özelliklerini ve konuları ele almış biçimini temelden değiştirici nitelikte değişiklikler olmaktan uzaktır. Bu edebiyatta şairler geleneğin önceden belirlenmiş şartları ile ve onun çizdiği çerçevede en güzel söyleyişi yakalamaya çalışmışlardır. Divan edebiyatının hazır bir malzemesi ve belli konular etrafında kodlanmış değişmez motifleri vardır. Sevgilinin saçından, gözünden, boyundan bahsedilmeye başlandığında arkasından neler söyleneceği, bunların nasıl niteleneceği ve nelere benzetileceği tahmin edi¬lebilir. Yani bu şiir anlayışında bir sevgili ile, tabiat ile ilgili bir kavramın zihinde başka neleri hatırlatacağı, çağrıştıracağı önceden belirlenmiştir. Bu şiirde her moti¬fin bağlı olduğu başka motifler vardır. Bu birbirine bağlı unsurlar, divan şiirinde "mazmun" adı verdiğimiz, kavramların birbirleriyle olan ilişki yumağını oluşturur¬lar. Mazmunlar kelimelerin ilk bakışta görülemeyen gizli bir ya da birden fazla an¬lamıdır. Esas söylenmek istenen şey arka plandadır. Bir başka ifadeyle mazmun, bir mananın birtakım ipuçları verilmek suretiyle ifade edilmesidir. Bu da dilde me¬cazlı bir anlatımı beraberinde getirir. Bu mecazlı söyleyişin açıklığa kavuşması ise Divan şiiri kültürünün belli bir düzeyde bilinmesine ve onun hayal (=imaj) siste¬minin tanınmasına bağlıdır. Ortak bir imaj dünyasının bulunması mazmunlarla be¬zenmiş olan bu şiirin anlaşılmasını kolaylaştırır. Mazmunlar şaire az sözle çok an¬lam ifade etme imkânını sunar.

Mahlas: Divan şairleri Iran şiirindeki bir geleneğe uyarak şiirlerinde "mahlas" adı verilen takma adlar kullanmışlardır. Mahlasların büyük kısmı, birtakım isimlerin sonuna Farsça nispet eki olan "-î"nin eklenmesiyle elde edilmişse de bu şiirde nis¬pet eki almamış "Bakî", "Yahyâ", "Nedîm", "Gâlib" gibi mahlaslar da kullanılmıştır. Bunlardan bir kısmı şairlerin kendi adlarıdır. Şairler şiirde kullanacakları mahlasla¬rı genellikle kendileri seçmiş olmakla birlikte XVIII. yüzyıl şairlerinden Hoca Neş'et (öl. 1807) gibi, bir şairin başka şairlere mahlas armağan ettiği de görülmüştür. Bi¬lindiği kadarıyla şiirde mahlas kullanma geleneğine XIV. yüzyıl divan şairlerinden Kadı Burhaneddin (öl. 1398) ve XV. yüzyıl şairlerinden Kemal Paşazâde (öl. 1534) dışında uymayan olmamıştır.

Mahlasların "Huzurî", "Neşatî", "Figânî" örneklerinde olduğu gibi psikolojik bir durumu; "Muradî", "Azmî", "Mahremî" gibi güzel bir yaratılış özelliğini; "Adnî", "Firdevsî", "Riyazî" gibi dinî bir özlemi; "Kâtibî", "Askerî", "Kandî" gibi belli bir mesleği, "Âftabî" ve "Bahrî" gibi tabiatte bulunan bir varlığı gösteren mahlaslar ol¬duğu gibi "Za'ifî", "Fena'î" gibi mistik bir özelliği ve "Rindî", "Ayşî", "Mestî" gibi zevk ve eğlence düşkünlüğünü ifade edenleri de vardır.

Geleneğin ağır bastığı bu edebiyatta sultan şairler de mahlas kullanarak şiir söy¬lemişlerdir. "Avnî" Fatih Sultan Mehmed'in, "Selîmî" Yavuz Sultan Selim'in, "Muhib- bî" Kanuni Sultan Süleyman'ın, "Ilhamî" III. Selim'in mahlaslarıdır. Fuzulî ve Bakî örneklerinde gördüğümüz gibi bazı şairlerin mahlasları edebiyat tarihlerinde adları¬nın önüne geçmiştir. Mahlaslar genellikle şiirlerin sonlarında yer alır.

Divan Şiirinde Biçim ve Âhenk

Biçim: Divan şiirinde şiirin asıl kompozisyonunu Arap ve Fars şiirinden alınan na¬zım şekilleri (=eşkâl-i nazm) belirler. Bu şiirde nazım birimi "beyit (=beyt)" ve "bend"dir. Beyit iki "mısra (=dize)"dan, bend ise ikiden fazla "mısra"dan meydana gelir. Bu yüzden nazım şekilleri "beyit (

Âhenk: Şiir metinlerini düzyazıdan ayıran özelliklerinden biri olan âhenk, keli¬melerin akıcılığı, kulakta güzel tesir bırakacak şekilde bir araya getirilmesi, sözün ses yapısının çeşitli yollarla etkileyici şekilde düzenlenmesidir. Divan şiiri âhenk yönü çok güçlü bir şiir diline sahiptir. Onun bu özelliği bazen anlamını kavrama¬dan okuyucunun bu şiirin etkisi altına girmesini sağlar.

Eski Türk edebiyatının benimsediği edebî anlayışta şiir mevzûn (=vezinli) ve mukaffâ (=kafiyeli) söz olarak tanımlanmış; sonradan buna muhayyel olma şar¬tı da eklenmiştir. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere Divan şiirinde âhengi sağla¬yan aslî ögeler vezin ve kafiyedir. Aruz konusunda kitabınızın 4., kafiye konusun¬da ise 5. ünitesinde bilgi verilecektir. Divan şiirindeki diğer âhenk ögeleri ise şun¬lardır:

1. Söz diziminin fasih kelimelerden oluşması: Klâsik edebiyat bilgisi, sözün telaffuzunun akıcı olup kulağa hoş gelmesi ve manasının açık olması şeklinde ta¬nımlayabileceğimiz "fesâhat" kavramı etrafında sözün etkileyiciliğini sağlamaya ça¬lışır ve bu yolda âhengi de konu edinir. Bunun sonucu olarak kelimenin hem tek başına hem de öncesi ve sonrası ile, yani söz dizimi içinde akıcılığını inceler ve bu¬nun önündeki engelleri sıralar. Nitekim kelimenin fesahatini ararken kelimede söyleyiş güçlüğü(=tenâfür-i hurûf)nün bulunmamasını, söz diziminde fesahati arar¬ken de söz diziminde söyleyiş güçlüğü(tenâfür-i kelimât)nün bulunmamasını göz önünde bulundurur. Fasih kelimelerin birbirleriyle güzel ve etkileyici tarzdaki uyu¬mundan meydana gelen sözdeki akıcılık selâset olarak adlandırılır.

2. Söz sanatları: Belagat yerinde söylenmiş doğru ve güzel sözü gerçekleştirme¬ye çalışan bir bilim dalıdır. Aynı anlamın farklı yollarla ifade edilmesi konusunun yanı sıra sözü anlam ve ses bakımından süsleyen söz sanatlarını ayrıntılı olarak ele alır. Sözü ikinci yönüyle süsleyen söz sanatlarının başında farklı türlerde, bir veya birden fazla kelimeden oluşan söz yinelemeleri (=tekrîr) gelir. Bunun dışında aynı sesleri taşıyan veya aynı kalıpta şekillenen kelimelerin metinde bulunması da âhengi sağlayan söz sanatları arasında yer alır.

3. Bazı nazım şekillerinin yapısal özellikleri: Nazım şekilleri, kendi içinde birtakım ses düzenlemelerini bir şart olarak bulundurduğu için şaire bunları teknik bakımdan hazır olarak sunmaktadır. Bu durum nazım şekilleri hakkında bilgisi olan okuyucu için önündeki şiir metnindeki ses düzenlemelerinin neler olduğu hakkında önceden bir farkındalık oluşturur. Şairin ilk beytinin bir mısrasını son be¬yitte tekrar etmesi metin yinelemesi şeklinde metne âheng bakımından katkı sağ¬lamaktadır. Musammatlarda bendlerin son ya da son iki mısraının aynen tekrarlan¬ması, gazellerde birden fazla matla beytinin bulunması, bütün mısralarının aynı ka-fiyeyi takip etmesi (müselsel gazel) de aynı etkiyi yapar. Bazı kasidelerin ve gazel¬lerin dört mefâ 'îlün, veya dört müstef'ilün gibi aynı tefileleri tekrarlayan beyitle¬ri, mısra ortasından bölünerek iç kafiye bulunduran bir düzen hâlini alırlar (mu-

sammat kaside ve musammat gazel) ve iç kafiye bulundurdukları için âhenk bakımından daha güçlü olurlar.

Mi'râc islâm inancına göre Hz. Muhammed'in yedi kat göğü aşıp Allah'ın huzuruna yükselerek O'nunla görüşmesi mucizesi"dir.

Mevlidin asıl anlamı "doğum yeri" ya da "doğum zamanı"dır.]

4. Inşâd (=özellikli şiir okuma): Divan şiirinin âhenk ile ilgili bir özelliği de "şi¬ir metninin şiir dilinin özelliklerine göre düz yazıdan farklı olan ve metnin etkile¬yiciliğini artıran niteliklerini göz önünde tutulduğu okunuş biçimi" olan inşâddır.

Divan Şiirinde Muhteva

Din: Her edebiyat kendisini meydana getiren toplumun dünya görüşünü belli bir ölçüde yansıtır. Bu nedenle Divan edebiyatının o günkü toplumun dünya görüşü olan İslam dininin etkilerini taşıması son derece doğaldır. Klâsik dönem Türk ede¬biyatında bu etki iki boyutta kendini göstermektedir. Birincisi, söz konusu etkinin edebî metinleri dinî düşüncelerin aktarım aracı olarak gören, hatta türlerini belirle¬yen boyutudur. Diğer boyutu da bütün şiire hâkim olan "varlık birliği" inancının bu edebiyatın bütününe rengini vermesi ve onun üslubunu belirlemesidir. İkinci boyut daha çok dinin bir tür algılanış ve yorumlanış biçimi olan tasavvufla ilgilidir. Tasavvufun Divan şiirine kaynaklık ediş şekli üzerinde bir sonraki bölümde duru¬lacaktır. Burada tek tanrı inancının bu edebiyatın bütününe rengini vermesi ve onun üslubunu belirlemesi olarak ifade ettiğimiz ilk boyut üzerinde duracağız.

Divan şiirinde bazı türler doğrudan dinî içeriklidir. Bu türler arasında ilk akla gelenler tevhîd, münâcât ve na'tlerdir. Tevhîdler, Allah'ın "zât"ından, "sıfat"ların- dan ve "fiil"lerinden, onun birliğinden ve yüceliğinden söz eden ve genellikle ka¬side nazım biçimiyle yazılmış şiirlerdir. Münacatlar Allah'a yakarışı içeren ve farklı nazım biçimleriyle yazılabilen manzumelerdir. Dinî içerikli şiirlerin bir türü de na'tlerdir. Na'tler genellikle Hz. Muhammed için yazılmış şiirler olmakla birlikte dört halife ve diğer din büyüklerinin övgüsünde yazılmış şiirlere de na't denildiği görülmektedir. Divanlarda çeşitli nazım biçimleriyle yazılmış birçok örneğine rast-ladığımız bu edebî türlerin yanında dinî içerikli bir başka şiir türü de mi'râciyye- lerdir. Mi'râciyyeler Hz. Muhammed'in mi'râca çıkışı konusunun işlendiği daha çok mesnevi ya da kaside biçiminde yazılmış manzumelerdir. Mevlidler de dinî içerikli şiirlerdendir. Çoğunlukla mesnevî tarzında kaleme alınan bu eserlerin ko¬nusu Hz. Muhammed'in hayatı ve kişiliğidir. Bu türe mevlid adının verilme nede¬ni bu eserlerde konunun genellikle onun doğumu üzerine yoğunlaşmış olmasın¬dan kaynaklanmaktadır. Mevlid türünün en güzel örneği Süleyman Çelebi (öl. 1422)'nin Vesîletü'n-Necât adlı eseridir. Aynı şekilde, hilyeler ve manzum hadis çevirileri de dinî içerikli şiirlerdir. Hilyelerde Hz. Muhammed'in kişiliğinden bah¬sedilir. Hadis tercümelerinin en yaygın olanları kırk hadis (=hadîs-i erba'în) çevi¬rileridir. Divan şairlerinin meslekleri, görevleriyle bu türlerde şiir yazma arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Örnek olarak şeyhülislâmlık makamına kadar yaklaşmış büyük bir bilgin olan Bakî'nin bu türlerde kaleme alınmış tek bir şiiri yoktur. Bü-yük bir tarihçi, hukukçu ve sanatkâr olan Şeyhülislam Kemal Paşazade'nin de Di¬van inda dinî içerikli şiirlere rastlanmaz.

"Musammat gazel", "musammat kaside" ve "müselsel gazel" hakkında 2. ünitede, tef'ile ile ilgili de 4. ünitede bilgi verilecektir.

Divan şiirinde Allah sonsuz ilmi ve kudreti, bu ilim ve kudretinin bütün eşyayı ve evreni kuşatmış olması, gökleri yeri ve her şeyi belli bir düzen içinde yaratıp yi¬ne bir düzene göre yönetmesi, insanın onun sanatının güzel bir örneği olması gi¬bi özellikleriyle anılır. Yine her şeyin onun hükmü ve takdir(=kaza ve kader)ine göre gerçekleştiği, O'nun diriltme ve öldürme kudretine sahip olduğu, ahiret inan¬cının ebedî; dünyanın ise geçici olmasının O'nun bir hikmeti olduğu, olmuş ve ola¬cak her şeyi bildiğine dair göndermeler bütün metinlerde açık veya kapalı olarak yer alır. Metinlerde yaygın olarak Allah, Huda, Hak, Rab ve Tanrı olarak geçen ad¬

larının yanında, esmâü'l-hüsnâ (=güzel isimler) denilen diğer isimleriyle ve "dâ- nâ", "cihân-ârâ", "bağbân-ı sun" gibi nitelemelerle de O'na işaret edilir.

İslam inancına göre yalnızca Allah'a itaat etmek için yaratılmış sayısız nuranî varlıklar olan meleklerden bazıları da Divan şiirinde çeşitli münasebetlerle yer al¬mışlardır. Bu melekler içinde melâ'ike-i mukarrebîn olarak nitelenen dört büyük meleğin adları Cebrâ'îl, Mikâ'îl, Isrâfıl ve Azrâ'îl'dir. Bu meleklerden Cebrâ'îl (=Rû- hü'l-kuds, Rûhü'l-emîn, Nâmûs-ı Ekber) peygamberelere vahiy getiren, Mikâil do¬ğa olaylarından ve kulların rızıklarının taksimininden sorumlu olan, İsrafil kıyamet günü sûra üfleyecek olan; Azrail de canlıların ruhunu alan (=melekü'l-mevt) me¬lekler olarak Divan şiiri metinlerinde geçer. Bunların dışında cennet bekçisi olarak nitelenen Rıdvan da şiirde geçen melek adlarındandır.

Vücûda geldi âlem ilmün ile

Zuhûra geldi âdem hükmün ile

İktibâs ve telmîh hakkında 9. ünitede ayrıntılı bilgi verilecektir.

Cem Sultan

Kemâl-i kudret ü ilmünedür şevâhid-i adl

Ukud-ı silsile-i kârhâne-i dünyâ

Fuzulî

Allah'ın insanları doğru yola sevk etmek için peygamberleri aracılığıyla gönder¬miş olduğu kutsal kitaplardan Hz. Davud'a gönderilen Zebur, Hz. Musa'ya gönde¬rilen Tevrat, Hz. İsa'ya gönderilen İncil ve Hz. Muhammed'e indirilen Kur'ân ve Kur'ân'vn diğer iki adı Mushaf ve Furkan'a da Divan şiiri metinlerinde rastlanır.

Ey her tekellümün hat-ı sebzün hikâyeti

Virdüm hemîşe mushaf-ı ruhsârun âyeti

Fuzulî

İslam dininin kutsal kitabı olan Kur'ân'vn "âyet"lerinin ve "hadîs"lerin şiire yan¬sıması iktibâs ve telmîh yoluyla olmuştur. Şair aşağıdaki beyitte Kur'ândaki Ka¬run kıssasına telmihte bulunmaktadır. Karun, sahip olduğu hazineleri sebebiyle gurura kapılmış, sonunda ceza olarak sarayları ve hazineleri ile birlikte yerin dibi-ne geçirilmiştir.

Şöyle zerd oldı tenüm derd ile kim altun sanup

Hey begüm yer yuda yazdı bendeni Karun sanup

Emrî

Dinî kişiliklerin en önemlileri peygamberlerdir. Kur'ân'da bir çok peygamber adı geçer. Ancak peygamberlerin şiirde geçiş şekilleri sadece İslâm dininin temel kaynakları olan ayet ve hadislerde verilmiş bilgilerle sınırlı değildir. Zamanla diğer dinlere ait kaynaklardan edinilen bilgilerle bu konudaki birikimin edebiyata yansı¬ma biçimi genişlemiştir. Peygamber kıssaları(=kısas-ı enbiyâ)nı bilmek divan şii- rindeki bazı telmihlerin anlaşılması için önemlidir. Burada peygamberlerle ilgili ve¬rilecek olan bilgiler yalnızca divan şiirinde geçiş şekilleriyle sınırlıdır.

Melâ'ike-i mukarrebîn

"yakın melekler" anlamındadır. Dört büyük melek, diğer meleklere göre Allah'a daha yakın olduklarından bu şekilde nitelenmişlerdir.

Âdem, şiirde ilk insan ve ilk peygamber olması, topraktan yaratılması, bütün meleklerin ona secde etmesi, Allah'ın emrine rağmen şeytanın ona secde etmeme¬si, Havva ile birlikte yasak meyveyi yemesi ve bundan dolayı cennetten çıkarılma¬sı gibi özellik ve yönleriyle anılır. Şît peygamber dokuma sanatına vakıf olması; Idrîs peygamber ilim ve hikmet sahibi olması, ilk defa kalem ile yazı yazan ve el¬

bise diken kişi olduğu için kâtiplerin ve terzilerin piri olarak adlandırılması müna- sebetleriyle şiirde yer alır.

Âdem alnunda eger görse cemâlün nûrını

Secde emrine inâd itmezdi şeytân-ı racîm

Ahmed Paşa

Nûh, ömrünün uzunluğu, kavminin onu yalancılıkla suçlaması üzerine kendi¬sine inanan az sayıdaki insanla birlikte her canlıdan biri erkek diğeri dişi birer çift alıp bir gemiye binerek tufandan kurtulması; Ibrâhîm Allah'ın dostu (=Halîlullah) olarak nitelenmesi ve davetine uymayan Nemrut ile olan kıssası, inancından dön-mediği için Nemrut tarafından ateşe atılması, ateşin onu yakmayarak bir gül bah¬çesine dönüşmesi, putları kırması, Kâbe'yi bina etmesi, adının "bereket" ile birlik¬te anılması; Ismâîl, babası İbrahim tarafından kurban edilmek istenmesi ve kendi¬sinin bu duruma tam bir teslimiyet ve sabır göstermesi ile şiirde yer alır.

Gel gönül Ka'be'sin ziyâret kıl

Kim olupdur makam-ı îbrâhîm

Ahmed Paşa

Dâvûd peygamber, sesinin güzelliği ve etkileyiciliği, demiri elinde mum gibi yumuşatması ve bu demirden zırh yapması; Sâlih peygamber, iman etmelerini is¬tediği insanların kendisinden mucize olarak kayadan bir deve çıkarmasını isteme¬leri ve onun bu mucizeyi gerçekleştirmesi, fakat kavminin bu deveyi kesmesi ve imandan yüz çevirmeleri üzerine şiddetli bir sesle helak olması ile şiirde yer alır.

Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş

Bakî

Süleymân peygamber, dünyadaki saltanatı, rüzgâra, insanlara ve cinlere hük¬metmesi, rüzgârların onun tahtını taşıması ve yedi iklimi ona gezdirmesi, hayvan¬larla konuşabilmesi, üzerinde "ism-i a'zam(=Allah'ın en büyük ismi)" yazılı olan ve kendisine bu güçleri veren yüzüğü (=hâtem, mühr), bu yüzüğün bir müddet ken-disinden çalınması, doğru karar alma meziyetine sahip olan Âsaf(=Âsaf b. Berhi- yâ)'ı kendine vezir olarak seçmesi, kendisine hizmet eden ve Sabâ melikesi Belkis ile haberleşmesini sağlayan ve onun tahtını getiren Hüdhüd isimli kuşu, bir sefer esnasında bir karınca (=mûr) ile görüşmesi gibi özellikler ve durumlar ile geçer. Süleyman Peygamber şiirde güç ve iktidarın sembolüdür.

Dilde mihr-i hâtem-i la'lün nihân itmiş rakib

Dîv işitdük bir zamân mühr-i Süleymân gizlemiş

Bakî

Ya'kub peygamber, rü'ya yorumundaki ustalığı, oğlu Yusuf'tan ayrılmanın üzüntüsüyle gözlerinin kör olması, onun gömleğinin gözlerine sürülmesi ile göz¬lerinin tekrar açılması münasebetleri ile geçer. Divan şiirinde "hüzn"ün ve "sabr"ın sembolüdür. Yûsuf peygamber güzelliği, kardeşlerinin kıskançlığı ve onlar tarafın¬dan kuyuya atılışı, köle olarak satılması, Züleyha'nın kendisine olan aşkı, buna karşı iffetini muhafaza etmesi, onun güzelliğini gören kadınların ellerini kesmele¬ri, bir iftira sonucunda zindana atılması, rüya tabiri konusundaki yeteneği ile ge¬çer. Divan şiirinde "güzellik" ve "iffet" sembolüdür.

Yûsuf gibi izzetde sen Ya'kub veş mihnetde ben

Dil sâkin-i beytü'l-hazen tenhâlara saldun beni

Bâkî

Bin şîvesi vardır bu Züleyhâ-yı cihânun

Ey Yûsuf-ı hüsn eyleme zindânı ferâmûş

İzzet Molla

Eyyûb peygamber hastalıklarla ve dertlerle sınanması ve bu sınamalara sabır göstermesiyle "sabır" sembolü olarak; Mûsâ peygamber (=Kelîm) Tur dağında Al¬lah'ın hitabına muhatap olması ve Allah'ın ona tecelli edişi, Firavun ile olan müca¬delesi, elindeki asayı yere attığında asanın yılan hâlini alması ve Firavun'un büyü¬cülerini alt etmesi, yine asası ile Nil nehrini ikiye bölmesi, koynuna soktuğu elini bembeyaz ışık saçar bir hâlde çıkarması (yed-i beyzâ) mucizeleri ile; Yûnus pey¬gamber Rabbinden izin almadan kendisine iman etmeyen ahlakî çöküntü yaşayan ve putlara tapan kavminden bir gemiye binip kaçması, denize atılması, bir yunus tarafından yutulması, balığın karnında sürekli af dilemesi sonucu kurtulması ile Di¬van şiirinde geçer.

Mâr ise adû biz yed-i beyzâ-yı Kelîm'üz

Tûfân ise dünyâ gamı biz keştî-i Nûh'uz

Ruhî-i Bağdadî

Îsâ peygamber Cebrail'in Meryem'e üflemesi sonucunda babasız olarak doğ¬ması, bebek iken konuşması, hastaları ve körleri iyileştirmesi, hatta ölüleri diriltme¬si, maddi âlemden soyutlanması ve göğe yükselmesi, fakat üzerinde bir iğne bu¬lunduğu için dördüncü kat felekten daha ileri yükselememesi gibi motiflerle şiir¬de yer alır.

Rûh-bahş oldı Mesîhâ sıfat enfâs-ı bahâr

Açdılar dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr

Bakî

Peygamber yahut velî olduğu konusunda farklı görüşler bulunan Lokman, hikmet sahibi oluşu, hekimlikte üstat kabul edilmesi; Hızır ise ilim ve irfan sahibi olması, Ilyas ve İskender ile birlikte karanlıklar ülkesi(=zulumât)ne yolculukların¬da âb-ı hayât(=ölümsüzlük suyu)ı arayıp bulması ve İlyas ile birlikte bu suyu içe¬rek ölümsüzlüğe kavuşması, sıkıntıda olanların yardımına yetişmesi ve yardım et¬mesi, ayağının bastığı yerlerin yeşile dönüşmesi ile şiirde yer alır.

Mürdeye cânlar virür bîmâra sıhhat lebleri

Hikmet-i Lokmân u i'câz-ı Mesîhâ bundadur

Bakî

Hz. Muhammed ise son peygamber olması, âlemlerin kendisi için yaratılması, yetimliği, yüksek ahlakı, herhangi birisinden ders almaması(ümmî olması)na rağ¬men Rabbi tarafından kendisine verilen derin ilmi, Mekke'den Medine'ye hicreti, kıyamet günü insanlara şefaat edecek olması, İsrâ ve Miraç hadiseleri, Miraç'ta Al¬lah'a "yayın iki ucu kadar" yakınlaşması (=kabe kavseyn), âlemlere rahmet olarak gönderilmesi, yürürken bulutların onun üzerine gölge yapması, gölgesinin yere düşmemesi gibi motiflerle şiirde yer alır. Aşağıdaki beyitte şair kıyamet günü Hz. Muhammed'in şefaatini dilemektedir:

Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam Çeşme-i vaslun vire men teşne-i dîdâre su

Fuzulî

Dört halifeden Hz. Ömer adaleti, Hz. Ali cesareti, kahramanlığı, Zülfikar adlı kılıcı ve Düldül adlı ati; Hz. Ebubekir, sadakati; Hz. Osman da hilim ve haya sa¬hibi olması ve Kur'ân ayetlerini toplatması ile şiirde geçer.

Hacerü'l-esved Ka'be'nin doğu köşesinde bulunan, hacıların tavaf sırasında her dönüşte selâmladıkları siyah parlak bir taştır.

Adl ü dâd-ı Ömer ü sıdk u safâ-yı Sıddîk İlm ü irfân-ı Alî hilm ü hayâ-yı Osmân

Bakî

Hançer-i gamze-i hun-rîzüne tîg-i Hayder Safha-i ârızuna mushaf-ı Osmân dirler

Bakî

Şi'î-Bektaşi geleneğinde peygamberlere varis olarak kabul edilen ve dinî açıdan kendisine çok özel bir önem verilen Hz. Ali ve onun çocukları Hz. Hasan ve Hü¬seyin'in de içinde bulunduğu on iki imama Sünni şairler tarafından da önem veril¬miş, bu kişiler hakkında bağımsız manzumeler yazılmıştır.

Divan şiirinde âhiret, mahşer, kıyâmet, cennet, cehennem, cennet ve cehen¬nem arasında bir yer olan a'râf, hûrî, Tûbâ, deyr (=ma'bed), kilise, büt (=put), haç, çan, papas, ruhban, papazların bellerine bağladığı ip olan zünnâr, ayrıca mümin, Müslüman, kâfir, münafık, abdest, namaz, kıble, minare, mihrab, imam, ezan, hut¬be, oruç, iftar, zekât, hacc, hacı, ihrâm, tavâf, Ka'be, hacerü'l-esved, zemzem, kur¬ban, kadir gecesi (=şeb-i kadr, leyletü'l-kadr) gibi dinî kavramlar da sıkça yer alır¬lar. Tefsîr, hadîs, fıkıh ve kelâm gibi dinî bilimlerin birtakım terim ve kuralları da şiire yansımıştır.

Na'îm-i vuslat ansam dûzeh-i hecre salar cânum

Bana bî-mûcib ol kaddi kıyâmet çok azâb eyler

Bakî

Bâkiyâ ister isen kalbe safâ virmek eger Ka'be-i kûyına var döne döne eyle tavâf

Bakî

Divan şiirinin göndermede bulunulan dinî düşünceler ve inanışlar bilinmeden anlaşılması zordur. Bu konuda şöyle bir örnek verilebilir: İnanışa göre ölmek üze¬re olan biri yalnız bırakılmaz. Çünkü bu esnada hasta suya çok ihtiyaç duyar. Has¬tanın başına gelen şeytan ona su teklif eder, fakat karşılığında imanını ister. Top-lumda ölmek üzere olan insanın ağzına zaman zaman su damlatılması âdetinin kaynağı budur. Aşağıdaki beyitte sofiyi hasta bir insana, rakibi de şeytana benze¬terek bu âdete telmihte bulunulmuştur:

Aldı sûfînün karârın gösterüb yüzin rakîb Sanki şeytan hastaya mâ' gösterüp îmân alur

Necatî

Tasavvuf: Divan şiiri dilinin oluşmasında tasavvufun önemli bir rolü vardır. Ta¬savvuf, temelde İslâm dininin Kur'an ve sünnet adı verilen iki kaynağına dayan¬

makla birlikte zamanla dış etkilerden, başka milletlerin felsefelerinden ve düşünüş¬lerinden de etkilenen dini, dünyayı ve hayatı yorumlayış tarzıdır. Tasavvuf mutlak bir "gerçek"in var olduğunu; fakat, bu "gerçek"in içinde yaşadığımız dünyanın öte¬sinde olduğunu, gerçek varlığa ulaşmanın ancak görünüşten ve bir hayalden iba¬ret bu âlemin inkârı ile mümkün olabileceğini kabul eder. Tasavvufa göre bu var¬lığa ulaşmada hiç bir aracı bulunmaması gerekir. Aklın prensipleri de dinin bir ta¬kım kuralları da aracısız olarak elde edilen bu bilginin yerini tutamaz. Tasavvufun bu anlamda tarihin pek çok döneminde ve pek çok millette görülen evrensel bir boyutu vardır. Çünkü gerçeği arama uğraşı insanlığın düşünce tarihiyle aynı yaşta¬dır. Her ne kadar tasavvufun kökleri konusunda dış etkenlerin rolü inkâr edilme- mekteyse de onun daha çok İslam'ın ilk dönemindeki "zühd"; yani dünya nimet¬lerinden, süsünden, zevklerinden uzak durma ve güzel ahlâkla bezenme isteğin¬den ve çabasından kaynaklandığı, İslâm dininin öğretileri ile şekillendiği daha çok kabul gören bir düşüncedir. Zaman içinde ve gerçekleştirilen fetihlerle İslâm dün¬yası farklı milletlerin kültürleri ve felsefeleri ile ilişkiye girmiş; bunun sonucunda da tasavvufun bir kolu ayrı bir yaşam tarzı olmaktan uzaklaşarak felsefî bir boyu¬ta bürünmüştür. Bu felsefî boyutunun en uç noktası ise "vahdet-i vücûd (=varlık birliği)" adı verilen inanç sistemidir. Bu sistem îbn Arabî(öl. 1240)'nin yorumlarıy¬la şekillenmiş ve bu düşünce bütün Divan şiirini etkilemiştir. Tasavvuf tarihinde vahdet-i vücûd düşüncesini daha da ileriye götürerek "yaratan ile yaratılanın aslın¬da aynı olduğu"nu savunanlar olmuşsa da bu, bütün tasavvufa egemen bir düşün¬ce hâlini alamamıştır.

Tasavvuf, gerek ibadetlerde gerekse bu dünyadaki her türlü ilişkide yaratıcıya olan sevgiyi esas alır. İnsanın kötü huylarını bütünüyle terk etmesi ve diğer insan¬larla sevgi temelinde birleşmesidir. Bu düşünce sistemine göre Allah, kendisinden korkulması değil, sevgi ile bağlanılması gereken bir varlıktır. Yaratan ile kulu ara¬sında kendisini ve diğer bütün varlıkları sevmeyi öğrettiği için bir sevgi bağı var¬dır. Bundan dolayı bu düşünce sistemini benimseyen şairler, Yaratıcı'yı kendisine sevgi duyulan bir varlık olarak kabul etmişlerdir. Tasavvuf ayrıca dünyadaki mad¬di hayatı ve ona ait her şeyi bu dünyada iken terk etmektir. Tasavvuf aynı zaman¬da kişinin güzel huylarla bezenmesi demek olduğundan bunun için nefisle müca¬dele edilmesi gereklidir ve bu mücadeleyi kazanma yolunun yöntemlerini de ta¬savvuf belirler. Bundan dolayı da mutasavvıflar tasavvufun aslında îslam'm gerçek yüzü ve manevi yönü olduğunu ileri sürerler. Bu inanışa göre İslâm'ın bilinen ku¬ralları, ibadetleri, emir ve yasakları dinin uyulması gereken önemli bir yönü olmak¬la birlikte, hakikati arayan gerçek mutasavvıf bu noktada kalmamalı, bunun ötesi¬ne giderek îslâm'm manevi yönü olan tasavvuf yolunda yürümelidir.

Tasavvufa göre bütün varlıklar üzerinde hâkim olan bir "mutlak sevgi" ve "mut¬lak güzellik" vardır. Bu yolda olanlar Yaratıcı'yı, kulun sevdiği, bu sevgi ile huzur bulduğu, hem kendi hem de kâinat üzerindeki eserlerinde onun izlerini gördüğü bir sevgili olarak kabul etmişlerdir. Allah, varlık sahnesinde görünmek, bunun için de sınırsız güzelliğini açığa vurmak istemiş ve bu âlemi yaratmıştır. Böylece yüz¬yıllarca edebiyatın diline de hâkim olacak olan "İlahî aşk" nazariyesi ortaya çıkmış¬tır. "Kusursuz güzelliğini güzellerde ortaya çıkarıp bu güzelliği âşığın gözüyle seyrettin", anlamına gelen aşağıdaki beyit bu konuda sıkça verilen örneklerdendir:

Kendi hüsnün hûblar şeklinde peydâ eyledün

Çeşm-i âşıkdan anı döndün temâşâ eyledün

Bâyezîd-i Rumî

Tasavvufun en önemli isimlerinden biri olan îbn Arabî'ye göre aşk, kulluğun te¬meli ve özüdür. Sevgili ya da gerçek güzel tektir. Anılan her sevgilinin ya da güze¬lin adı aslında o tek ve sınırsız güzellik sahibini işaret eder. Bu dünyadaki güzeller aslında gerçek ve tek mutlak güzellik sahibi olan Yaratıcı'nın yansımalarıdır. Dola-yısıyla bu güzellere duyulan aşk da gerçek değil, mecazîdir. Yaratıcı'ya duyulan aşk ise hakikidir. Bununla birlikte mecazî aşk da önemlidir. Çünkü mecaz insanı haki¬kate ulaştıran bir köprüdür. Örnek olarak Mecnun'un Leylâ'ya olan aşkı onu ger¬çek sevgiliye ulaştıracak bir köprü, Leylâ da gerçek güzelin bir yansımasından iba-rettir. "Bir tarafta zahit yarın endişesi çekerken, diğer tarafta âşık ile sevgili ikilik perdesini yırtarak birliğe erişti", anlamına gelen aşağıdaki beyit bu düşünceyi işliyor.

Yâr ile âşık ikilik perdesini kıldı çâk

Vahdete irdi dahi zâhid gam-ı ferdâ çeker

Hayalî

İlahî aşkı yaşayan sofiler, günlük dille ifade edilemeyecek ruh hâlleri yaşadık¬larını, yaşadıkları bu hâllerin ancak sembollere dayalı bir dil ve üslupla ifade edi¬lebileceğini söylerler ve bu özellikte bir dil kullanırlar. İlk dönem mutasavvıfları düşüncelerini daha geniş anlatım imkânları sunduğu ve sözlerinin etkileyiciliğini artırdığı için şiirle dile getirmişler; böylece şiir ile tasavvuf arasında güçlü bir ilişki ortaya çıkmıştır. Bu ilişki zamanla şiir dili üzerinde de etkili olmuş, "âşık" ve "sev¬gili" tiplerinin bu düşünce sistemine uygun olarak biçimlenmesine yol açmıştır. Di¬van şiirinde tasavvufun belirgin bir etkisi vardır. Bu etki yalnızca şiirde birtakım ta- savvufî terimlerin ve kavramların kullanılmasıyla açıklanacak kadar yüzeysel bir nitelik taşımaz. Bu edebiyattaki şiir dilinin oluşumunda tasavvufî mecazların önem¬li bir yeri olduğu için şiirin anlaşılması ve yorumlanmasında tasavvufî bilginin ro¬lü oldukça büyüktür. Dolayısıyla şiir dilindeki mecazların anlaşılması büyük ölçü¬de tasavvufî bilgi ile mümkündür.

Divan şiirinde tasavvuf etkisinin oluşmasında Ahmed Yesevî (öl. 1166) ve onun dervişlerinin, Yunus Emre (öl.1320-21) ve izleyicilerinin ve Mevlânâ(öl.1273)'nın büyük etkisi vardır. Türk edebiyatında dinî-tasavvufî etki önce halk edebiyatı ürün¬lerinde görülmüş, daha sonra bu etki yaygınlaşmış ve Divan şairleri de şiirlerinde tasavvufu zengin bir ilham kaynağı olarak kullanmışlardır.

Bu şiirde aşkı ve gönlü esas alan kişilerin karşısında gerçeklerin özüne inmeye çalışmayan, her şeyi sürekli dış görünüşüyle değerlendiren ve "zâhid" ve "vâ'iz" gi¬bi adlarla anılan tipler vardır. Şiirde tasavvuf yolunda olan kişiler ise genellikle "âşık" ve "rind" karakterli olarak görülürler ve diğer grupla sürekli çekişirler. Divan şiirinde "rind" ve "zâhid" çekişmesini anlamak ancak bu çekişmenin tasavvufla bağlantısının kurulmasıyla mümkündür.

Zâhidâ mahbûb u meyden gel bizi men' eyleme

Biz ezelden bu yola rindâne gelmişlerdenüz

Hayalî

Tasavvuf, Divan şiirinin, hatta müşterek İslâmî edebiyatın diğer kolları olan İran, Arap ve Urdu edebiyatlarının dil ve üslûbunu da doğrudan etkileyen, hatta belirleyen bir niteliğe sahiptir. Şiirdeki "aşk", "şarap", "meyhane", "sevgili" gibi un¬surlar genellikle tasavvufun mecazlı diliyle kaleme alınmıştır ve bu kavramlar söz¬lük anlamlarından çok daha farklı anlamları gösterirler. Dolayısıyla tasavvufun me¬cazlarla yüklü dili ve kültürü göz önünde bulundurulmadan bu edebiyat ürünleri¬nin anlaşılması zordur.

Kaynaklardan öğrendiğimize göre sûfilerin şiirde gerek şarap gerekse sevgili¬nin yanağı, zülfü, beni, boyu gibi özelliklerini kullanmalarının başlangıcı semâ meclislerinde olmuştur. İlk önce sadece Kur'ân ve hadisin "semâ" edildiği (=okun- duğu ve dinlendiği) bu meclislerde zamanla, özellikle Hicrî V. yüzyıldan itibaren şiirler de okunmaya başlamıştır. Mutasavvıflar içinde bulundukları "hâl"leri ifade etmekte zorlandıklarında daha önce söylenmiş Arapça, daha sonra da Farsça şiir¬leri dinlemeye ve onlar da bu tarzda şiirler söylemeye başlamışlar ve bu kavram¬ları belli belirsiz farklı anlamlarda kullanmaya başlamışlardır. Zamanla bu durum ilerlemiş, "şarap", "kadeh", "sâkî", "meyhâne" ve "sûfî" gibi kavramlar gerçek an¬lamlarından uzaklaşmış; Hicrî VII. yüzyıldan itibaren de yeni anlamlar kazanmış¬lardır. Bu yüzyıldan itibaren sufilerin tasavvufî eserlerde bu kavramları yanlış anla¬şılma endişesi taşımadan rahatlıkla kullanıldıkları görülmektedir. Bunda en büyük etken ise Gazali(öl.1111)'nin yaklaşımıdır. Tasavvuf felsefesinin önde gelen isimle¬rinden biri olan Gazali, bazen kalpte "vecd" adı verilen bir "hâl"in meydana geldi¬ğini ve bu hâlin insanı harekete geçirdiğini söyler. İşte bu hâlde iken veli kulların kulaklarına herhangi bir ses geldiğinde onlar "mahbûb(=sevgili)"u hatırlarlar. Bu şiirlerin tasavvuf yolundakilere diğer insanlara ifade ettiğinden çok daha değişik şeyler ifade ettiğini, her neye baksa O'nu gören, kulaklarına ne ses gelse O'ndan dinleyen kişiler için ne dinledikleri değil ne anladıklarının önemli olduğunu söy¬ler. Gazali, sofilerin kasidelerin nesib kısımlarında geçen "zülf(=saç)"ten küfrün karanlığını, yanağın parlaklığından iman nurunu, "vuslat (=sevgiliye kavuşmak)"tan Allah ile yakınlığı, "rakîb"den Allah ile olan yakınlığın arasına giren dünyevî engel¬leri anladıklarını söyler. Ona göre şiir dinleyenin şairin sözünden onun muradını anlaması gerekmemektedir. Mesela "şarap" ile bu şiirde "İlahî aşk" kastedilir. Çün¬kü şarap nasıl sarhoşluk verirse, ilâhî aşk da insanı kendinden geçirir. Sarhoş olan insan ne yaptığından nasıl habersiz ise gerçek aşka tutulan, yani İlahî aşka düşen kişi de aynı durumdadır. Bu durum aşkın içkiye benzetilmesininin nedenini açık¬lamaktadır. Yunus'un aşağıdaki beytinde geçen "şarap", "saki", "meyhâne", "mest (=sarhoş)", "peymane (=kadeh)" aslında bir çok Divan şairinin kullandığı anlamda kullanılmıştır. "Bize şarap sunanın meyhanesi arştan bile yücedir. Biz o şarap sunanın sunduğu içki ile sarhoş olanlarız, canlar ise onun kadehidir." anlamına gelen aşağıdaki beyte dikkat edilirse bu sözlerin gerçek değil, mecazî anlamları¬nın kullanılmış olduğu anlaşılır:

Bir sâkiden içdük şarâb arşdan yüce meyhânesi

Ol sâkînün mestleriyüz cânlar anun peymânesi

Yunus Emre

Kısacası, tasavvuf şiir diline kendi damgasını vurmuş; kendine özel sembolik bir dil meydana getirmiştir. Divan şiirinde bu sembolik dilin etkisi büyük, sürekli ve belirgindir. Bunun dışında bazı tasavvuf terimleri de şiirde geçer. Bu terimler arasında "Mevlevî", "semâ", "ışık", "kalender", "abdal", "derviş", "dergâh" gibi tari¬kat ile ilgili olanları, maddi âlemden uzaklaşmayı ifade eden "tecrîd" ve bunun için gerekli olan nefsi terbiye etmek olan "riyâzet", kişinin kendisini sadece Rabbine muhtaç hissetmesi demek olan "fakr", kısaca Allah'a yakınlık kazanmış olma hâli olan "velâyet" ve bu hâle sahip kişi anlamına gelen "velî", bu duruma sahip olan¬ların yaptıkları olağanüstü iş olan "kerâmet", kişinin kendisini hakir görmesi ve başkalarının kendisini değersiz görmesine aldırmayan hatta bunu olgunlaşma yo¬lu olarak görme manasında "melâmet", ezelde Allah'ın kullarına "Ben sizin Rabbi- niz değil miyim?" sorusuna ruhların da "belî (=evet)" cevabını vermelerine gönder-me yapan "bezm-i elest", yahut "belâ" sözcükleri, kişinin Rabbi dışında hiçbir şe¬ye ve hiç kimseye kendini muhtaç görmemesi anlamındaki "istiğnâ", bütün varlık âleminin varlığın kendisinden olma şartıyla aslında tek olduğu düşüncesi olan "vahdet", tek ve bir olan mutlak varlığın dışındaki bütün varlığın adı olan "kesret (=çokluk)" ve "mâsivâ (=Allah dışındaki her şey)", vahdete erdiğinde kişinin ken¬di varlığını Yaratıcı'nın varlığında yok etmesi demek olan "fenâ (=yokluk)", bu hâ¬le eriştiğinde asıl süreklilik ve ölmezlik olan "beka(=ebedîlik)", Allah'tan başka bü¬tün eşyayı ve insanları bırakmak demek olan "terk" gibi tasavvufî terim ve kavram¬lar da şiirde yer alır. "Eğer eksiksiz saltanat istiyorsan fakirlik (Allah'tan başkasına muhtaç olmama) ülkesini zaptet. Zira dünya saltanatında başkalarına muhtaç olacak çok şey vardır." anlamına gelen aşağıdaki beyitte fakr (fakirlik) tasavvuf terimi olarak kullanılmıştır.

Fakr mülkin dut ger istersen kemâl-i saltanat

Saltanatdan geç kim ol vâdîde çokdur ihtiyâc

Fuzulî

Belh hükümdarı iken tacını tahtını bırakarak tasavvuf yoluna giren İbrahim b. Edhem, bütün kâinatın aslında Allah'ın bir yansıması olduğuna inanarak "ene'l- Hak (=Ben Hakkım)" sözünü sarf eden ve bu söz "Ben Tanrıyım" şeklinde anlaşıl¬dığı için darağacına asılan Hallâc-ı Mansûr (öl.922), büyük mutasavvıflardan Cü- neyd-i Bağdâdî (öl. 909), Bâyezîd-i Bistâmî (öl.874), Mevlânâ ve onun sevgili dos¬tu Şems (öl.1247) yine Divan şiirinde adları geçen mutasavvıflardandır.

Tarihî ve mitolojik bilgiler: Divan şiirinin ana kaynaklarından biri de İran mitolojisidir. Aşağıda büyük çoğunluğu İran mitolojisi kaynaklı olmak üzere şiirde adları geçen ya da kendilerine telmihte bulunulan mitolojik şahısların temel özel¬likleri ve şiirlerde ele almış biçimleri Divan şiirinden seçilmiş örneklerle birlikte ve¬rilecektir.

Cemşîd (=Cem): Efsanevî İran hükümdarı. Divan şiirinde genellikle saltanatın- daki kudreti, şarabı buluşu, bütün cihanı gösterdiğine inanılan kadehi, eğlence meclisleri, tahtı ve parlak tacı ile birlikte anılır.

Murassa câmlarla bir aceb şâhâne meclisdür

Düşinde görmedi Cem böyle işret-hâne-i zîbâ

Bakî

Dahhâk: Cemşîd'i öldürerek İran şâhı olan bu şahıs fiehnâmede kötülüğün ve zulmün sembolü olarak anlatılır. Efsaneye göre, şeytan Dahhâk'i iki omuzundan öp¬tüğü için her iki omuzunda iki yılan çıkmış ve bütün çabalarına rağmen bu yılanlar¬dan kurtulamamıştır. Divan şiirinde bu yılanlarla ve zalimliğiyle bir sembol olmuştur.

Nefs ef'îsine zahîr olana

Pend besdür hikâyet-i Dahhâk

Hayâlî

Efrâsiyâb: Turan hükümdârı olan Efrâsiyâb, İran ülkesinin baş düşmanı olarak fiehnâmede sıkça geçer. Divan şiirindeki kahramanlık ve hükümdarlık sembolle- rindendir.

Ey Usûlî nevbeti geldügi sâ'at ögüdür

Nice bin Efrâsiyâb'un hırmenin bu âsiyâb

Usulî

Ferîdun: Dahhâk'i yenerek Iran tahtına geçen bu efsanevî hükümdârın beş yüz yıl hüküm sürdüğü söylenir. Divan şiirinde adaletin, uzun ömürlülüğün ve gü¬cün sembolüdür.

Bir huzûrum var durur kûyunda olmakdan şehâ

Arz olınsa almazam bana Ferîdûn'un yiri

Bakî

Gâve: Dahhâk'in devrilmesini ve yerine Ferîdun'un geçmesini sağlayan bir de¬mircidir. Dahhâk'e karşı gelerek halkı isyana sevketmiş ve demirci önlüğünü bay¬rak hâline getirerek Ferîdun'un Iran tahtına çıkmasıyla sonuçlanan isyanı başlat¬mıştır. Gâve, Divan şiirinde haksızlığa ve zulme başkaldırmanın sembolü olarak geçer.

Isfahân'da Gâve adlu bir dilîr

Kim anun çengâline döymezdi şîr

Ahmedî

Nerîmân: Şehnâme'deki büyük kahramanlardan Sâm'ın babası, Zâl'in de de- desidir. Divan şiirinde kahramanlık sembolü olarak kullanılmıştır.

Rezmüne mukabil duramaz Sâm u Nerîmân

Rüstem olamaz erlik içinde sana hem-tâ

Mihrî Hatun

Sâm: Neriman'ın oğlu Zâl'in babası, Minuçihr'in büyük savaşçısıdır. Bir ejder¬hâyı tek bir vuruşla öldürdüğü için "Tek Vuruşlu Sâm" diye de anılır. Sâm Divan şiirindeki kahramanlık sembollerindendir.

Rezmüne mukabil duramaz Sâm u Nerîmân

Rüstem olamaz erlik içinde sana hem-tâ

Mihrî Hatun

Zâl: Neriman'ın torunu, Sâm'ın oğlu ve Rüstem'in babasıdır. Efsaneye göre bü¬tün tüyleri bembeyaz olarak doğar. Bu yüzden Sâm ondan korkar ve onu istemez. Zâl'i efsanevî bir kuş olan Simurg'un yaşadığı Elbürz dağına bırakırlar. Simurg da onu alıp besler. Daha sonra pişman olan Sâm gelip onu dağdan alır. Şehnâme'de¬ki büyük kahramanlardan biri olan Zâl, ok atmasıyla meşhurdur.

Gerekse kuvvet-i bâzûda Şâh Behrâm ol

Bu Zâl-i dehr ider menzilüni âhir gûr

Hayâlî

Rüstem: Sâm'ın torunu, Zâl'in de oğludur. Olağanüstü özelliklere sahip bir ço¬cuk olarak doğmuştur. Küçük bir bebekken bile büyük bir insan gibi yiyip içen ve çok güçlü biri olan Rüstem, Turan hükümdarı Efrasiyâb'ı da dize getirmiştir. Ayrı¬ca esir edilmiş olan Keykavus'u kurtaran ve Heft-hân adı verilen ve kimsenin ge-çemediği tehlikeli yolu geçen iki kişiden biridir. Rüstem'in meşhur atının adı Rahş'tır. Rüstem Divan şiirine kahramanlık ve güç sembolü olarak geçer.

Elinden Rüstem ü Efrâsiyâb'un mülkini aldun

Seni medh itmiş olmazlar diyenler Rüstem-i sânî

Nev'î

İsfendiyâr: İranlıların efsanevî kahramanlarından biri olup, "Heft-hân" adlı tür¬lü tehlikelerle dolu yolu geçen iki kişiden biridir. Aynı yolu geçen diğer kişi de Rüstem'dir. Rüstem'le yaptığı savaşta ölmüştür. Divan şiirinde kahramanlık sembo¬lü olarak ve Rüstem'le yaptığı savaşla anılır.

Ayş u safâ-yı ahd-i Cem ü devr-i câmı gör

Bahs itme rezm-i Rüstem ü îsfendiyâr'dan

Bakî

Kahraman: Çocukken devler tarafından kaçırılarak büyütülen, fakat dev olma¬dığını anlayınca onlarla savaşarak bir gergedan sırtında ülkesine geri dönen bir kah¬ramandır. Divan şiirinde yiğitlik sembolü olup "Kahramanı-ı Katil" adıyla anılır.

Kim gördi kim işitdi aceb bir senün gibi

Hüsn ile Yûsuf ola şecâ'atle Kahraman

Yahyâ Bey

Keyhusrev: Uzun yıllar padişahlık yapmış ve imparatorluğunun sınırlarını Hin¬distan'a kadar genişletmiş bir İran hükümdarıdır. Divan şiirinde güç ve ihtişamın sembollerindendir.

Unutdur nâmını Keyhusrev'ün Efrâsiyâb'un hem

İki kemter kulun zabt eyledi Îrân u Turan'ı

Gelibolulu Mustafa Âlî

Keykubâd: Şahsız kalan İran tahtına Zâl'in tavsiyesiyle geçen ve ülkeyi adalet¬le yöneten bir hükümdarın adıdır. Divan şiirinde de daha çok adaletiyle öne çıkar.

Adlün katında cevr ü sitem dâd-ı Keykubâd

Hışmun yanında lutf u kerem kahr-ı Kahramân

Bâkî

Minuçihr: Büyük dedesi Feridun'un yerine tahta geçen ve 120 yıl saltanat sü¬ren bir İran hükümdarıdır. Emrindeki Neriman ve Sam gibi kahramanlar sayesinde büyük savaşlar kazanmıştır. Divan şiirinde de saltanatı ve kahramanlığıyla anılır.

Minuçihr'in solar gül çehresi bîm-i sitîzinden

Ne dem Efrâsiyâb âsâ girerse rezme meydâna

Sünbülzâde Vehbî

Nûşirevân: Rivayete göre Kisrâ unvanıyla anılan ilk İran şahıdır. Adaletiyle ve Tâk-ı Kisrâ adıyla meşhur sarayıyla ünlüdür. Sarayına bir çan bağlattığı ve kendi¬siyle görüşmek isteyenlerin bu çanın zincirini çekerek onu çağırdığı ve şikâyetini ve ihtiyacını söylediği rivayet edilir. Divan şiirinde de sarayı, çanı ve adaleti ile anılır.

Adli hikâyetin nice tahrîr idem k'anun

Kem izi tozı efser-i Nûşirevân imiş

Ahmed Paşa

Husrev: Nûşirevân'ın torunudur. Şiirde "Hüsrev u Şîrîn" hikâyesinin erkek kah¬ramanı olarak geçer. Husrev-i Pervîz diye de anılır. Divan şiirinde de padişahlığı, Şîrin'e olan aşkı ve efsanevî iki atı Gülgûn ve Şebdîz'le birlikte anılır. Husrev sul¬tan anlamına da gelir.

Yoluna ey hüsrev-i şîrîn-dehen

Dîde mi var kim yaşı gülgûn degil

Hayâlî

Siyâvuş: Keykavus'un oğlu olan Siyavuş Rüstem tarafından büyük bir kahra¬man olarak yetiştirilmiştir. Çok güzel biri olan Siyavuş'a üvey kız kardeşi âşık ol¬muş; fakat Siyavuş ondan yüz çevirdiği için iftirasına uğramıştır. Bu iftira yüzün¬den Turan hükümdarı Efrasiyâb'ın yanına giderek onun kızıyla evlenmişse de yi¬ne atılan iftiralarla Efrâsiyâb tarafından boğazlatılarak öldürülmüştür. Divan şiirin¬de kahramanlığı ve daha çok uğradığı iftiralar sonucunda "haksız yere öldürülme" sembolü olarak anılır.

Ayş ü nûş eyle müdâm olma inen dünyâ-perest

Kanı Dârâ kanı Cem kanı Siyâvuş ey sanem

Zâtî

Bihzâd: Hüseyin Baykara(öl.1506)'nın ressamlarındandır. Divan şiirinde çizmiş olduğu resimlerdeki marifetiyle övülen ve sevgilinin güzelliği anlatılırken kendi¬sinden bahsedilen bir kişidir.

Rengîn ider evsâf-ı ruhun hâme-i Bâkî

Ol sûreti virmez sanemâ nakşına Bihzâd

Bakî

Cengiz: Büyük Moğol hükümdârı olup asıl adı Timuçin'dir. Moğol devletinin sınırlarını Avrupa'nın ortalarına kadar genişletmiştir. Divan şiirinde daha çok sahip olduğu topraklarla, saltanat gücüyle ve zalimliğiyle anılır.

Ehl-i salîb ü leşker-i Cengîz'den beter

Mülke tasallut eyleyen ol kavm-i cân-şikâr

Nedîm

Fağfur: Çin hükümdârlarının unvânıdır. Ayrıca İskender zamanında yaşamış ve Asya'nın tümüne 62 yıl hükümdarlık yapmış bir padişahın adıdır. Divan şiirinde büyük bir padişah olması özelliğiyle ve genellikle Çin sözcüğüyle birlikte anılır.

Bir hatâ zanneyleyüp ebruların çîn eylese

Cân atar dergâhına Fağfûr ile Hâkan gelür

Bakî

Hülâgû: Cengiz'in torunudur. İran toprakları üzerinde İlhanlı devletini kurmuş¬tur. Çok kan dökmüş bir padişah olduğu için Divan şiirinde daha çok bu yönüyle anılır.

Tahammül mülkini yıkdın Hülâgû Han mısın kâfir

Aman dünyâyı yakdın âteş-i sûzân mısın kâfir

Nedîm

İskender: Divan şiirinde Kur'ân'da adı geçen Zülkarneyn ile Makedonyalı Büyük İskender birbirine karıştırılmış ve ikisi aynı şahıs imiş gibi kabul edilmiştir. Şiirde "âb-ı hayat(=ölümsüzlük suyu)"ı aramak için "zulumât(=karanlıklar ülke- si)"a gitmesi, Hızır ile olan hikâyesi, dünyayı gösteren aynası (=âyîne-i İskender), Ye'cüc ve Me'cüc adı verilen bir kavmin yayılmasını engellemek için yaptırdığı sedd(=sedd-i İskenderî)i ve dünyaya hâkim olması ile anılır.

Sana temlîk eylesün Hak bir yere cem' eyleyüp

Mülk-i dehri ömr-i Hızr'ı devlet-i İskender'i

Nedîm

Mânî: Divan şiirinde daha çok ünlü bir ressam olarak geçer. Behram tarafından derisi yüzülerek öldürülmüştür. Divan şiirinde resim yapma yeteneği ve duvarları onun yaptığı resimler ile süslü Nigâristan adlı bir mabedle birlikte anılır.

Zülfi nakkaşı suya bir resm ider kim reşk ider

Mânî-i Çîn yazduğı nakş-ı Nigâristân ana

Ahmed Paşa

Nergis: Bir perinin çocuğu ve çok yakışıklı biri olduğu için peri kızları tarafın¬dan hayranlık duyulan biridir. Eko ismindeki peri kızının aşkına cevap vermediği için bedduaya uğramış ve bir gün ırmaktan su içerken suda yüzünün aksini görün¬ce, kendi güzelliğine meftun olup kendini kaybetmiş ve ırmağa düşüp boğulmuş, düştüğü yerden nergis adlı çiçek bitmiştir.

Nergis Divan şiirinde bir çiçek ve kendini beğenmişliğin sembolü olarak geçer. Ayrıca nergis, mahmur gözden kinaye olarak da kullanılır.

Gül hasretinle yollara dutsun kulağını

Nergis gibi kıyâmete dek çeksün intizâr

Bakî

Anka: Adı olan kendisi olmayan bir kuştur. Diğer adı sîmurgdur. Bu kuş Kaf dağında yaşayan, çok yükseklerde uçması, yere konmaması, üzerinde otuz değişik renkten tüy bulunması ve "kanâ'at" ve "istiğnâ" sembolü olarak şiirde yer alır.

Kanâ'at eyledi ankayı Kaf-ı şöhrete vâsıl

Kişi mümtâz olur elbette dâ'im uzlet etdikçe

Süleyman Fehîm

Hümâ: Bu da anka gibi efsanevî bir kuş olup kemikle beslenirmiş. Gölgesi ki¬min üzerine düşerse o kişinin talihi açılır, hatta padişah olurmuş. Devlet kuşu ola¬rak kabul edilir.

Cîfe-i dünyâya çok meyl itmedüm kerkes gibi

Bir hümâ-tab'am gıdâ besdür bana bir üstühân

Fuzulî

Bunların dışında, eski Yunan'da tıp ilminin piri Bokrat (=Hipokrat), Arap ede¬biyatında cömertliğin sembolü Hâtem-i Tayî gibi şahsiyetler, Hüsrev ü Şîrîn, Leylâ ve Mecnûn, Yûsuf u Züleyhâ gibi mesnevi kahramanları ve bu mesnevi¬lerde geçen olaylar bu bağlamda değerlendirilebilir. Bunlar Iran şiirinde algılanış biçimiyle Divan şiirinde yer almışlardır.

Divan şairleri kendi dönemlerinde yaşamış olan sultan ve diğer devlet adamla¬rının isimlerine de çeşitli vesilelerle eserlerinde yer verirler. Kendileri gibi şair ve sanatkâr olan ve bir kısmı üstat kabul edilen Firdevsî, Selmân-ı Savecî, Hâfız-ı Şî- râzî, Sa'dî-i Şîrâzî, Attâr, Câmî, Nevayî, Hassân gibi şairlerin adları da Divan şairle-rinin çeşitli münasebetlerle sıkça kullandıkları isimlerdendir.

Divan şiirinde coğrafya: Divan şiirinin coğrafyasında, Osmanlı devletinin si¬yasi coğrafyasının yanı sıra müşterek geleneksel edebiyatta geçen mekânlar da yer almaktadır. Bunların başlıcalarma aşağıda değinilecektir.

Divan şiirinde en fazla geçen ülke ismi Çin'dir. Çîn ü Mâçîn, Çîn ü Horasan ifa¬deleri aslında birbirine yakın bir coğrafyayı işaret eder. Çin, bu ülkede yaşamış olan meşhur ressam Mani münasebetiyle şiirde yer aldığı gibi, güzel kokulu bir madde olan miskin bu ülkede yaşayan ahunun göbeğinden elde edilmesi dolayı¬sıyla da "misk-i Çîn", "nâfe-i Çîn", "âhû-yı Çîn" gibi tamlamalarda zikredilir. Sevgi¬linin saçı, kaşı, beni ile renk ve koku yönünden bu bağlamda ilişki kurulur.

Göricek mu'cize-i nakşını sûretger-i Çîn

Götürüp hâme sıfat barmağın îmân getürür

Bakî

Hâlün haberleriyle mu'attar kılur nesîm

Deşt-i Hoten'de nâfe-i miskün dimâgını

Bakî

Rûm ve fiâm kelimeleri de sevgilinin güzelliği ile ilgili olarak kullanılır. Geniş anlamda Osmanlı ülkesini gösteren Rum kelimesi beyazlık, parlaklık münasebetle- riyle sevgilinin yüzü için kullanılır. Meselâ, sevgilinin yüzü Osmanlı ülkesi, bu yüz¬deki ben Osmanlı ülkesindeki Padişah, ince tüyler de onun askerleri olarak hayal edilir. fiâm ise gece, karanlık, siyah anlamlarında tevriyeli olarak kullanılmıştır. Do¬layısıyla sevgilinin saçı ile ilişki kurulur. Hindistan ile de siyah renk münasebetiy¬le sevgilinin beni arasında ilişki kurulur. Ülke anlamında olan Mısır, Yusuf kıssası münasebetiyle; Irak, Hicaz, Isfahan aynı zamanda birer musiki makamı oldukları için her iki anlama gelecek şekilde şiirde kullanılır. Moğollar tarafından yağmala¬nan Bağdad âşığın sevgilisi tarafından harap edilen gönlü olarak, Yemen akik, Aden inci, Bedahşan la'l gibi kıymetli taşlar dolayısıyla, Bahreyn âşığın gözyaşı dö¬ken iki gözü için, Bâbil, Harut ve Marut adlı iki meleğin büyü öğrettiği şehir olma¬sı dolayısıyla, Isfahan bu şehirde çıkarılan meşhur sürmesi, ayrıca Tebriz, Kazvin gibi şehirler de başkaca münasebetler ile şiirde yer alır. Azerbeycan, Türkistan, Se- merkand, Buhara, Irak, Kerbela, Basra, Necef, Kudüs, Vadî-i Eymen, Mekke ve Medine de şiirde yer alan coğrafi mekân isimlerindendir. Anadolu ve Rumeli coğ¬rafyasından Aydın, Manisa, Karaman, Vardar, Edirne, İstanbul gibi önemli şehirler de şiirde yer alır. Ceyhun, Dicle, Fırat, Aras, Nil nehirleri genellikle âşığın döktüğü gözyaşları dolayısıyla geçer.

Tabiat İle İlgili Unsurlar

Kozmik âlem: Divan şiirine hâkim kozmoloji anlayışına göre gökyüzü katman- lar(=felekler)dan meydana gelmiştir. Dünya bu feleklerin merkezinde yer alır. Gökler onun üzerinde soğan zarları gibi üst üste geçmiş bir hâldedir. Her felekte bir "seyyâre (=gezegen)" vardır. Felekler bu gezegenlerin adlarıyla anılır. Bunlar seb'a-i seyyare (=yedi gezegen) adı verilmiş olan Ay (=kamer, mâh), Utarid (=Mer- kür), Zühre (=Venüs, Nâhîd) , Şems (=Güneş, Hurşîd), Mirrih (=Merih), Zuhal (=Satürn), Müşterî (=Jüpiter)'dir. Gezegenlerden sonraki sekizinci felekte sabit yıl¬dızlar vardır. Daha sonra boş olan atlas feleği yer alır. Güneş sultandır. Ay vezir, Utarit kâtip, Zühre çalgıcı ve rakkase, Mirrîh komutan, Müşterî kadı ve Zuhal hazi¬nedar olarak hayal edilir.

Baş koyar her subh-dem hurşîd hâk-i pâyuna

Bu sa'âdetden anun geldükçe artar pâyesi

Fuzulî

Rezme Mirrîh ü bezme Nâhîdüz

Tîğ ber-kef rebâb der-begalüz

Na'ilî-i Kadîm

Felekler ulvî (=yüce) varlıklardır. Dört unsur (=anâsır-ı erba'a) olarak adlandı¬rılan hava, su (=âb, mâ), âteş (=nâr) ve toprak (=hâk, türâb) ise süflî (=düşük) var¬lıklardır. Dokuz felek babalar (=âbâ), dört unsur da analar (=ümmehât) olarak ha¬yal edilmiş, bunlardan mevâlîd-i selâse (=üç çocuk) denen hayvânât (=insan ve hayvanlar), nebâtât (=bitkiler) ve cemâdât (=cansız varlıklar) olmak üzere üç ço¬cuk meydana gelmiştir. Aşağıdaki beyitte Divan şiirine hâkim olan bu kozmoloji anlayışına göre aralarında ilişki olduğu kabul edilen "yer" ile "ana"; "gök" ile de "ata, baba" arasında ilişki kurulmuştur.

Seni bağrına basar yer gök ne var mihr itmese

Kim ata gibi degüldür müşfik olur analar

îbni Kemal

Zaman: Zaman kavramı genellikle "zamân", "rûzgâr", "vakt", "devr" ve "dehr" sözcükleri ile ifade edilir. Dört mevsimden ikisi öne çıkar: Bahar ve hazan ^son¬bahar). Kış Divan şiirinde nispeten az rastlanan bir mevsimdir. Yaz mevsimi ise çok nadir görülür. Aylardan Nisan, bu ayda yağan yağmurun istiridyenin ağzına düşmesi sonucu inci meydana getirmesi ile Muharrem ayı da Kerbela olayının mu¬hayyilede meydana getirdiği üzüntü, acı ve keder kavramları ile şiirde yer alır.

Sâkiyâ mey sun ki bir dem lâlezâr elden gider

îrişüp fasl-ı hazân vakt-i bahâr elden gider

Avnî

Hayvanlar: Kuşların bir kısmı olumlu, bir kısmı ise olumsuz düşünceler doğu¬rarak metinlerde yer alır: Bülbül (=hezâr, andelîb), şahin, keklik(=kebg), sülün (=tezerv), güvercin (=kebûter), papağan (=tûtî), tâvûs, kumrî (=kumru) ilk gruba, akbaba (=kerkes), baykuş (=bûm), karga (=gurâb, zâg), yarasa (=huffâş), çaylak (=zegân) ise ikinci gruba girer.

Gülşeninde âlemün bu sırra irmez hîç kes

Zâğlar âzâde vü bülbül giriftâr-ı kafes

Firakî

Arslan (=şîr, gazanfer), peleng (=kaplan), bebr (=pars), âhû (=gazâl) gibi olum¬lu düşünce doğuran hayvanların yanı sıra çakal, tilki, fil (=pîl), eşek (=har), it (=seg, kelb) gibi hayvanlar da Divan şiirinde geçer. Bunların dışında pervâne (=ke- lebek), sinek (=meges, zübâb), arı (=zenbûr), karınca (=mûr, mûrçe), örümcek (=ankebût), balık (=mâhî), timsah (=neheng), yılan (=mâr, su'bân, ef'î), sincab, ka- kum, samur, deve (=nâka, üştür, ba'îr) de şiirde geçen diğer hayvanlardır.

Şîrler pençe-i kahrumda olurken lerzân

Beni bir gözleri âhûya zebûn etdi felek

Sultan Selim

Bitkiler: Ağaç (=şecer, dıraht) ve fidan (=nahl, nihâl) Divan şiirinde sıkça ge¬çen kelimelerdendir. Şiirde ağaç türlerinden en fazla sevgilinin boyunun benzetil- diği serviye, ayrıca çenâr, ar'ar, tûbâ, şimşâd, ve sanavbere, çiceklerden ise güle rastlanır. Gülün rengi, kokusu ve güzelliği ile diğer çiçekler arasında ayrı bir yeri vardır. Gül sevgilidir, yahut sevgilinin ağzı, yanağı, kulağı gibi bir uzvudur. Yine küçüklüğü ve kapalılığı ile şiirde yer alan gonca ile birlikte diken de çeşitli tasav¬vurlara konu olmaktadır. Diken (=hâr) sevgili ile âşık arasındaki engelleri sembo¬lize eder. Bunun dışında lâle, benefşe, reyhan, nane, şebboy, sünbül, yasemen, nergis, za'feran, nilüfer, karanfil de şiirde sıkça geçer.

Gülşene nergis ü gül hayli letâfet virdi

Şimdi açıldı dahi yüzi gözi gülzârun

Bakî

Bitmedi gülşende bir gül bu ruh-ı zîbâ gibi

İrmedi bostanda bir serv ol kad-i ra'nâ gibi

Ahmed Paşa

Ey gül ne aceb silsile-i müşk-i terün var

V'ey serv ne hoş cân alıcı işvelerün var

Fuzulî

Divan şiirinde meyvelerden ayva, elma (=sîb), nar (=enâr, rümmân), şeftâlû, üzüm (=engûr), badem (=bâdâm), fıstık (=piste) gibi meyveler de çoğunlukla sev¬gilinin güzelliğini ifadede yararlanılan unsurlar olarak şiirde yer alır.

Divan şiirinde sevgili, âşık ve rakip: Divan şiirin aşk anlayışı, daha çok ta¬savvuf düşüncesi etrafında şekillenmiştir. Her ne kadar aşk kavramı tasavvuf lite- ratüründeki anlamını îslâmm ilk dönemlerinden sonra kazanmış ise de tasavvuf çevrelerinde sıkça kullanılan ve Hz. Muhammed'in söylediği ileri sürülen "Aşık olup da aşkını gizleyen, iffetini koruyan ve bu hâl üzere iken ölen kişi cennete gi¬rer." sözü aşkı kutsar. Aslında aşk bütün kâinatın hatta gök cisimlerinin bile hare¬ketine sebep olarak gösterilecek kadar önemli bulunur. Bu anlayış çerçevesinde aşkın cismanî ya da bedenî olarak algılanmaması doğal bir durumdur. Aşağıdaki mısralarda aşkın, "ilm"in karşıtı olarak dile getirilmesi aşka verilen değeri ve ona verilen misyonu gösterir:

Aşk imiş her ne var âlemde

İlm bir kıl ü kal imiş ancak

Fuzulî

Tasavvuf anlayışından Divan şiirine yansıyan Yaratanın, "felekleri bile sevgili bir kulu için yarattığı" düşüncesi göz önünde tutulursa, bu anlayışın ortaya koydu¬ğu aşk, sevgili ve âşık tiplerinin düz anlamlarından öte başkaca anlamlara da sa¬hip olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Aşkın amacı vahdete, yani "varlık birliği"ne ulaşmaktır. Aşk makamına ulaşınca insan kâinatta ayrı ayrı var olduğu sanılan eşyanın aslında tek bir varlık olduğunu görür. Bu makama ulaşılınca "sultan" ile "dilenci" birbirinden ayırt edilmez.

Vâdî-i vahdet hakîkatde makam-ı ışkdur

Kim müşahhas olmaz ol vâdîde sultândan gedâ

Fuzulî

Divan şiiri dilinin etkileyici yönlerinden biri tasavvufun etkisiyle şekillenen me¬cazlı dilidir. Divan şiirinde sözün gerçek ile mecaz arasında salınım yapan saat sar¬kacı gibi tek bir yönde çakılıp kalmadığı, beyitlerin yorumunun beşerî ve dünyevî (=mecâzî) aşk arasında gidip geldiği; bütünüyle beşerî aşkın dile getirildiği örnek¬lerde bile aşkın kutsandığı tasavvufî bir anlayışa gönderme yapıldığı görülür. Aşk aslında kader ve kısmet işidir. Kişinin elinde olan bir durum değildir. Bu, "elest meclisi"nde, yani ruhlar âleminde gerçekleşmiştir. Ruhlar meclisinde İlahî hitaba mazhar olan insanoğlu, bu hitap ile öyle bir sarhoş olmuştur ki, bu dünyaya düş-tüğünde bile hâlâ ayılmamıştır.

Fermân-ı aşka cân ile var inkıyâdumuz

Hükm-i kazâya zerre kadar yok inâdumuz

Bakî

Aşkın bu niteliği ve felsefî derinliği sevgilinin kimliği ile ilgili belirsizlik sonu¬cunu doğurmuş, böylesine kusursuz güzellik sahibi olan sevgilinin ancak Allah, peygamber veya padişah olarak yorumlanabileceği ileri sürülmüştür. Elbette bu yorumlayış tarzı sevgilinin hiçbir zaman dünyevî bir varlık olmadığı düşüncesini ihtimal dışı görmez. Fakat sevgilinin sahip olduğu güzelliğin niteliklerinin mutlak olması, sıradan bir şair ile bir padişahın yazmış olduğu aşk temalı şiirler arasında belirgin bir farkın bulunmaması, bu aşkın beşerî bir aşk olmadığını göstermekte¬dir. Bundan ötürü sevgilinin cinsiyeti de -az sayıda şiir müstesna- kesin değildir. Sevgili bazen bir erkek güzeli gibi görünmekle beraber, bu şiirlere dikkatle bakıl¬dığında aslında bir erkek veya kadının değil de bizzat güzelliğin, güzellik kavramı¬nın övüldüğü ve yüceltildiği görülür. Bu tasavvuf anlayışının şiire yansımasının bir sonucudur. Kâinattaki güzellikler ve dolayısıyla da güzeller İlâhî ve mutlak hatasız, kusursuz bir tek güzelden işaretlerdir.

Divan şiirindeki sevgili tipi mükemmel güzelliği kendisinde toplamıştır. Divan¬larda görülen bütün sevgililer, tek bir tiptir. Geniş Osmanlı coğrafyasının neresin¬de bulunursa bulunsun ve hangi döneminde yaşamış olursa olsun âşığın dile ge¬tirdiği ve nitelediği sevgili genellikle aynı özelliklere sahiptir. Gelenek bu sevgili ti¬pinin saç, göz, dudak, el gibi uzuvlarının ne tür güzellikte olduğunu belirlemiş, ay¬rıca nasıl övüleceğini de göstermiştir. Uzun boyluluk mademki güzellerde aranan bir özelliktir, o takdirde sevgilinin boyu hafif hafif salınan bir servi gibidir, başı göklere kadar uzanır. Kirpiklerin uzunluğu mademki makbuldür ve etkileyicidir, o zaman sevgilinin kirpikleri kılıç, mızrak veya ok olarak hayal edilir. Şairler bu el¬deki hazır malzeme ile sevgiliyi övmek durumundadır.

Divan şiirinde sevgilinin niteliklerinin ve güzelliğinin mutlak olmasının yanı sı¬ra onun âşığa ilgisiz davranması (=istiğnâ, tecâhül), bir tatlı sözü bile ondan esir¬gemesi, âşığın hâline acımaması, sürekli naz içinde olması gibi huyları onun karak¬terini oluşturur. Divan şiirindeki aşk, tek taraflıdır. Seven ve aşk ıstırabı içinde ya¬nan bir âşık vardır. Sevgili ise âşığına karşı ilgisizdir, onun bakışı hatta eziyeti bile âşığa bir lütuftur. Bütün güç, kuvvet sevgilinin elindedir. Âşık için sevgili bir padi¬şah, yahut efendi mevkiindedir, âşık ise onun kölesi gibidir. Âşığa eziyet etmesi, onu üzmesi onun değişmez âdetidir. Vefasızdır, verdiği sözü tutmaz. Sürekli mesa-felidir. Kimse kendisinden hesap soramaz. Kendisi ulaşılamaz bir konumdadır. Bü¬tün bunlar onun değişmez özellikleridir. Sevgili başta güzellik sembolü Hz. Yusuf olmak üzere Hz. İsa ve Hz. Süleyman'a benzetilir. Aşk ülkesinin sultanıdır. Silahlı¬dır. Silahları kaş (=ebrû), kirpik (=müje, müjgân) ve gamzedir. Girdiği ülkeyi (âşı¬ğın gönlünü) harap eder.

Ol şeh-i hûbân ki iklîm-i dilün sultânıdur

Her ne dir cân üstine fermân anun fermânıdur

Ahmed Paşa

Aşığın durumu ise sürekli göz yaşı dökme, ağlama ve feryat etmedir. "Sabır ve¬ya sefer" yani o ülkeyi terk etmekten başka çaresi yoktur. Fakat yine de aşk derdi¬nin bitmesini arzulamaz; sevgilisinin bütün eziyetlerini çoğu zaman memnuniyetle kabul eder. Zira sevgiliden gelen eziyetleri, cefayı bile bir ilgi olarak kabul eder. Aşık için en büyük felaket ise sevgilisinin kendisini bütünüyle terk etmesidir.

Yâ Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni

Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni

Fuzulî

Divan şiirinde sevgili ve âşık dışındaki üçüncü tip rakip(

Ey dem-â-dem reşk tîğiyle benüm kanum töküp

Mey içüp ağyâr ile seyr-i gülistan eyleyen

Fuzulî

Kûyma varsa aceb mi dilberün gâhî rakîb

Cennet idi bir zamân İblîs-i melunun yiri

Bakî

KİTAP [%+M Divan şiirindi' ınıılıtı-va ili- ilgili olarak Aj;âlı Siiti U-u-ııd'in Üivaıı Edı-lmatı (İstanbul: Eıı- derun Kitabevi, 1984) adlı kitabına başvurabilirsiniz.

Eski Türk Edebiyatında Nesir

Nesir (Nesr), bir edebiyat terimi olarak "nazm"m karşıtıdır. Vezinli olmayan, düzyazı, söz anlamına gelir. Nesir yazılara "mensûr", nesir yazarlarına da "nâsir" denir. Eski Türk Edebiyatında nesir, nazmın gölgesinde kalmıştır. Bunda, başka sebeplerin yanı sıra, sanatlı söyleyişin öncelikle şiir dilinde var olduğu düşün¬cesi etkili olmuştur. Bununla birlikte Eski Türk Edebiyatında nesir sahasında da pek çok türde eserler verildiği ve bu eserlerin bir kısmının edebî değer taşıdığı da görülmektedir.

Göktürkler döneminden hitabet üslubunun etkileyiciliği ve içeriğinin doğallığı ile Orhon Anıtları, Uygurlar döneminden çok farklı bir üslûpta kaleme alınan ve önemli bir kısmı Budizm ve Maniheizm etkisini taşıyan metinler îslamî dönem ön¬cesi Türk edebiyatından günümüze kadar ulaşan az sayıdaki yarı edebî nesir ör¬nekleridir. İslam dininin kabulünden sonraki ilk Türkçe nesir örnekleri ise Kara- hanlılar dönemine aittir.

Başlangıç döneminde bilim dili olarak kabul edilen Arapça ve edebiyat dili olarak kabul edilen Farsça ile eserler verildiği görülmektedir. Bu dönemde gerek Türkçe, gerekse Türk yazarlar tarafından Arapça ve Farsça yazılan eserlerde edebî nitelik ön planda değildir. Bu eserlerin çoğu Arapça ve Farsçadan serbest bir şekil¬de yapılan tercümeler olup bilgi verici, eğitici, yol gösterici niteliğe sahiptirler. İs¬lam tarihi ve menkıbeleri, dil ve tarih konuların da işlendiği başlangıç döneminde¬ki bu eserlerin dili ve üslubu sade, cümleleri kısa ve basit olup derin bir sanat an¬layışını ve kültür birikimini yansıtmamaktadırlar. Fars dilinin ve birçok yönüyle kültürünün etkisi altındaki Selçuklu Devletinden sonra Anadolu sahasında gördü¬ğümüz beyliklerin idarecilerinin Türkçe dışında başka bir dil bilmemelerinin, Türk- çenin yazı dili olarak gelişmesinde rolü olduğu araştırmacılar tarafından ileri sürü¬lür. Şiir dili ile düzyazının nitelikleri farklı olmakla birlikte bunlar aynı etkiler çer¬çevesinde gelişme göstermişlerdir. Dolayısıyla Divan şiiri dilinin gerek söz varlığı gerekse üslûp açısından geçirdiği aşamalara paralel olarak nesir sahasında da za¬man içerisinde değişiklikler ve zenginlikler görülür.

XV. yüzyıl sonlarına kadar yazılan eserlerin temel özelliği dinî ve ahlakî niteli¬ğe sahip olmalarıdır. Kuran tercümeleri, hadis çevirileri, İslam tarihi ve fıkıh alan¬larında çoğu tercüme esaslı olan bu eserlerin dili ve üslûbu bir sonraki yüzyılda farklılaşmaya başlar. Bunda toplumun uygarlık alanında geçirdiği değişimler ile bi¬lim ve sanat alanındaki gelişmelerin önemli rolü vardır. XVI. yüzyılda Türk Edebi¬yatı nasıl şiir dilinde usta şairler yetiştirmiş ise, nesirde de sanat kaygıları ortaya çıkmış; hatta maksadın ifade şeklini belirlemeye başlamıştır.

Eski Türk Edebiyatındaki nesir dilinin asırlar boyunca verdiği örneklerini bu açıdan iki grupta inceleyebiliriz:

1. Sade Nesir

2. Süslü Nesir

Bu her iki nesir türünün örneklerine asırlar boyunca -başlangıç dönemi hariç- her dönemde rastlarız. Sade nesrin ilk örneklerinde dilin başarılı bir şekilde kulla¬nılmadığı, Arapça ve Farsça kelimelerin daha az yer aldığı, terkipli bir üslubun bu¬lunmadığı ve okuyucu kitlesi olarak daha ziyade genele hitap edildiği görülür. Süs¬lü nesirde ise anlatılmak istenen, dilin bütün estetik imkânlarından yararlanılarak ve söz sanatları kullanılarak etkileyici bir şekilde sunulur. İlk nesir örnekleri sade nesirle verilmiştir. Sinan Paşa(öl. I486)'nın Tazarrunâmesi süslü nesrin ilk örneği olarak kabul edilir. En uç örnekler olarak da Veysî (ö.l628) ve Nergisî (ö.l635)'nin eserleri gösterilir. Her iki nesir kolu da son dönemlere kadar devam etmiştir.

Üslûp açısından mensur eserleri tarihî bir tasnife tabi tutmadan incelemek da¬ha yerinde olur. İlk tarihlerimizden olan Aşık Paşazade Tarihi aslında sade nesrin örneği olmakla birlikte yine aynı türden asırlar sonra kaleme alınan İbni Kemal'in ve Hoca Sadeddin (öl.1599)'in tarihleri süslü nesre örnek verilebilir. Bununla bir¬likte ilk dönemde kaleme alınan Kısas-ı Enbiyâ türünün örnekleri yine çok sade bir dille yazılmış olmakla birlikte son dönemde kaleme alınan Cevdet Paşa(öl. 1895) nın Kısas-ı Enbiya'sı da aynı şekilde sadedir. Fakat aynı yazar tarafından kaleme alınan Târîh-i Cevdet'in üslubu daha farklıdır. İlk dönemlerde kaleme alınan eser¬lerin dilinin sadeliğini, yazarların tercihine veya kültürel birikimine bağlamak yeri¬ne dilin o dönemdeki durumu ile izah etmek daha doğru olur. Ayrıca aynı yazarın farklı kitlelere hitap ettiğinin bilinciyle farklı üslûplar kullandığı da görülür. Şiir di¬li genellikle belli bir birikime ve edebî zevke hitap ederken nesrin hem bu kitleye hem de halk kitlesine hitap etme yönü şiire göre daha ağır basar. Fakat bu durum her zaman aynı sonucu doğurmaz.

Eski Türk Edebiyatı Tarihinin Başhca Kaynaklar

Burada Eski Türk edebiyatının tarih içindeki sürecini, geçirdiği merhalelerin, deği¬şimlerin, arayışların ve bu döneme ait metinlerin değerlendirilmesinde kaynaklık edecek eserler hakkında toplu hâlde bilgi verilecektir. Bu kaynak eserler Osmanlı dönemi ile sınırlı tutulmuştur. Ayrıca edebiyat tarihinin en önemli kaynaklarının bizzat edebî eserlerin kendileri olduğu unutulmamalıdır.

1. Şu'arâ Tezkireleri: Dönemin edebiyat tarihleridir. Şu'arâ tezkireleri şairlerin hayatları, eğitimleri hakkında kısaca bilgi veren, onların eserleri ve sanatları hak¬kında değerlendirmeler içeren eserlerdir. Sehî Bey (öl. 1548) tarafından 1538 yı¬lında yazılan Heşt Bihişt, Batı Türkçesiyle yazılmış ilk tezkire olup her asırda rast¬lanan tezkire yazma geleneğinin Fatin(ö. 1867)'in 1852 yılında yazmış olduğu Hâ- timetü'l-Eş'âr'ı ile sona erdiği kabul edilir.

2. Şakâiku'n-Nu'mâniyye ile Tercüme ve Zeyilleri: Taşköprîzâde(öl. 1561)'nin yazmış olduğu bu eser Osman Gazi'den Kanuni Sultan Süleyman zama¬nına kadar yaşamış bilginler, şairler, kültür adamları ve mutasavvıflar hakkında bil¬gi verir. Aslı Arapça olan eser büyük ilgi görmüş, aynı dönemde ilaveli tercümele¬ri yapılmaya başlanmış, XIX. yüzyıla kadar bu eserde bulunmayan kişilerle ilgili bilgilerin yer aldığı "zeyil (=ek)"leri yazılmıştır.

3. Mevki ve mesleklere göre kişiler hakkında bilgi veren eserler: Bu eser¬lerin Hadîkatü'l-Mülûk, Hadîkatü'l-Vüzerâ, Devhatü'l-Meşâyih gibi sırasıyla padi¬şahların, vezirlerin, şeyhülislamların hayatları hakkında bilgi verenleri olduğu gibi Tezkiretü'l-Hattâtîn, Atrabü'l-Asâr gibi hattatları ve musiki ustalarını ele alanları, Menakibü'l-Arifin, Lemezât-ı Hulviyye gibi sadece tasavvuf ileri gelenlerini topla¬yanları, Nefehâtü'l-Üns gibi evliyalardan bahsedenleri (Tezkiretü'l-evliyâ=evliya tezkireleri) de vardır.

4. Türlü biyografik eserler: Bursa, Edirne, Bağdad, Diyarbakır, Kırım gibi belli bir vilayette yetişenleri ele alan Türkçe eserler olduğu gibi, Kâtip Çelebi(öl. 1657)'nin Süllemü'l-Vüsûl ilâ Tabakâti'l-Fuhûl, Müstakimzâde(öl.1788)'nin Mecel- letü'n-Nisâb'ı gibi bütün İslam dünyasında yetişmiş olan meşhurları konu alan Arapça eserler de edebiyat tarihimiz açısından önemlidir. Daha sonraları, yakın dö¬nemde Bursalı Mehmed Tahir (öl. 1924) tarafından yazılan Osmanlı Müellifleri, Mehmed Süreyya (ö. 1909) tarafından yazılan Sicill-i Osmanî, Muallim Naci(öl. 1893)'nin Esâmî ve Osmanlı Şairleri isimli eserleri, Faik Reşad(öl. 1914)'ın Eslâf> bu grupta değerlendirilebilecek önemli eserlerdendir. Ayrıca belli bir vilayetin ta¬rihini konu alan Hüseyin Hüsameddin(öl. 1939)'in Amasya Tarihi gibi eserlerde de o çevrenin yetiştirmiş olduğu şair ve yazarlar hakında bilgi vardır.

5. Osmanlı Tarihleri: Bunların bir kısmı yazarların kendiliklerinden, bir kısmı da devlet tarafından görevlendirildikleri için kaleme aldıkları eserlerdir. Bu konu¬da Osman Gazi'den Sultan Bayezid dönemine kadar meydana gelmiş olayları ele alan ve kendi adıyla anılan Âşık Paşazade(öl.1484'den sonra)'nin Tarihi'nden itiba¬ren her asırda pek çok eser verilmiş olup bunların bir kısmı Neşrî (XV.yy), Solak- zâde (öl. 1657), Peçevî (öl. 1649), Naîmâ (öl. 1716), İzzî (öl. 1755), Vâsıf (öl. 1806), Cevdet Paşa (öl.1895), Lütfî (öl. 1907) gibi yazarların adlarıyla anılmaktadır. Ken¬disi de önemli bir şair olan Gelibolulu Âli'nin Künhü'l-Ahbâr isimli tarihi de şair¬ler hakkında doğrudan bilgi verdiği için edebiyat tarihi araştırmalarında önemli bir kaynaktır.

6. Bibliyografyalar. Taşköprîzâde tarafından yazılan ve oğlu tarafından geniş¬letilerek çevirisi yapılan Mevzû'âtü'l-Ulûm, Kâtip Çelebi tarafından yazılan Keş- fü'z-Zunûn an-Esâmi'l-Kütübi ve'l-Fünûn isimli eserler ve sonuncusuna yapılan zeyiller edebiyat tarihimiz için çok önemli bibliyografik kaynaklardır. Bu eserler-de, eserler ve yazarları hakkında verilmiş olan kısa bilgilerin yanı sıra her ilmin ta¬rifi ve diğer ilimlerle ilişkisi üzerinde de durulmaktadır.

7. Ansiklopedik eserler: Şemseddin Sâmî(öl. 1904)'nin Kamûsü'l-A'lâm'ı, Ah¬med Rıfat (öl.1894)' ın Lugat-ı Târihiyye ve Coğrâfiyye'si bu grubun önemli eser¬lerindendir.

8. Sözlükler: Bu sözlüklerin bir kısmı Mütercim Asım (öl. 1819)'ın Kamus Ter¬cümesi gibi sözlük olmanın ötesinde farklı alanlarda katkı da sunmaktadır. fiem- seddin Sami'nin Kamûs-i Türkî, Ahmed Vefik Paşa (öl. 1891)'nın Lehçe-i Osmânî, Muallim Naci'nin Lügat-i Nâcî adlı sözlükleri de belli kavramların dönemlerine gö¬re nasıl değerlendirilmesi gerektiği hususunda bilgi verir.

9. Edebiyat tarihleri: Abdülhalim Memduh'a, fiehabeddin Süleyman'a ve Faik Reşad'a ait aynı adı taşıyan Târîh-i Edebiyyât-i Osmâniyye isimli eserler, İsmail Ha¬bib Sevük(öl. 1954)'ün Türk Teceddüd Edebiyatı Tarihi bu devirde Osmanlı Türk- çesi ile kaleme alınan edebiyat tarihlerinden bazılarıdır.

10. Klâsik edebiyat bilgisini konu alan eserler: Bunlar belâgat ilmi ile ilgili olup bazıları Fars edebiyatının etkisini taşımakta, büyük kısmı ise Arap belagatini izlemektedir. Bu konuda XVI. yüzyıldan itibaren eser verildiği görülmektedir. Sü- rurî(öl. 1562)'nin Bahrü'l-Ma'ârif, İsmâîl-i Ankaravî (öl. 1631)'nin Miftâhü'l-Belâ- ga veMisbâhü'l-Fesâha, Süleyman Paşa(öl. 1892)'nın Mebâni'l-İnşâ, Ahmed Cev¬det Paşa'nın Belâgat-i Osmâniyye, Recaizade Mahmud EkremCöl. 19l4)'in Taîîm-i Edebiyyât, Mehmed Rif'atCöl. 1907)'in Mecâmiu'1-Edeb adlı eserleri bu dönemde edebî eserlerin ne şekilde değerlendirilmesi gerektiği hususunda bilgi vermekte, ayrıca zaman içinde estetik değerlerde meydana gelen değişiklikleri izleme imkâ¬nı sunmaktadır.

Burada gruplandırılarak verilen eserler edebiyat tarihimizin bütün kaynakları değildir. Bunların dışında o dönemden günümüze kadar ulaşan yazma ya da bas¬kı kitaplar, risaleler ve gazeteler, çeşitli mektuplaşma ve yazışma örneklerini içe¬ren münşe'ât kitapları, belli bir bilim dalma ait terimleri toplayan lügatler, ayrıca başta Ziya PaşaCöl. 1880)'nm Harabatı olmak üzere o devirde çeşitli şairlerin şiir¬lerini toplayan antoloji niteliğindeki matbu eserler, aynı mahiyetteki yazma şiir mecmuaları ve nazire mecmuaları da bu edebiyatın kaynakları arasında yer alır. Eski Türk edebiyatı tarihi ile ilgili olarak Cumhuriyet döneminde ortaya konulan konu ile ilgili eserler, ansiklopediler, tarihler, edebiyat tarihleri, antolojiler, araştır¬malar ve makaleler de bu konuda önemli kaynaklar arasındadır.

Eski Türk edebiyatının kaynakları ile ilgili daha geniş bilgi için Agâh Sırrı Levend'in Türk Edebiyatı Tarihi (Ankara: TTK, 1988, 3- bs.) adlı kitabına başvurabilirsiniz.

Özet

^^^ Eski Türk Edebiyatının Türk Edebiyatı tarihi için¬deki yerini belirleyebilmek.

Türk edebiyatı, "İslâmiyet öncesi Türk edebiya¬tı", "Islâmî dönem Türk edebiyatı" ve "Batı etki-sindeki Türk edebiyatı" olmak üzere başlıca üç ana döneme ayrılmıştır. İslamiyet öncesi Türk edebiyatının bugün elimizde bulunan yazılı ürün-leri VIII-X. yüzyıllara ait Köktürkçe ve Uygurca metinlerdir. İslamî Dönem Türk Edebiyatı ise her bakımdan örnek aldığı İslamî Dönem İran edebiyatının etkisi altında gelişmiş bir edebiyat¬tır. "İslamî Dönem Türk Edebiyatı", bir bütün hâ¬linde Türk edebiyatının XI. yüzyıldan XIX. yüzyıl ortalarına kadar yaklaşık dokuz yüzyıllık bir dö-nemini içine alır. Bu dönem Türk edebiyatına ait edebî eserler "Doğu Türk edebî dili" ve "Batı Türk edebî dili" olmak üzere başlıca iki edebî dille kaleme alınmışlardır. Doğu Türk yazı dili, "Karahanlı" (XI. yüzyıl), "Harezm-Altınorda" (XI- I-XV. yüzyıllar) ve "Çağatay" (XV.-XIX. yüzyıllar) ve Memluk Kıpçakçasıdır. Batı Türk yazı dili ise, Oğuz boylarının konuşma diline dayanan bir ede-bî dildir. "Batı Türkçesi"nin ilk dönemine "Eski Osmanlıca", "Eski Türkiye Türkçesi" ve "Eski Anadolu Türkçesi"; ikinci dönemine de "Osman¬lı Türkçesi" ya da "Osmanlıca" adı verilmiştir. Os- manlıcanın bir kolu da "Doğu Osmanlıcası" adı da verilmiş bir yazı dili olan "Âzerî Oğuzcası"dır. Türk Edebiyatının "Eski Türk Edebiyatı" olarak adlandırılan döneminin kuramsal olarak Kök- türk, Uygur, Karahanlı, Harezm-Altınorda, Çağa-tay, Memluk-Kıpçak, Anadolu Selçuklu, Beylik¬ler Çağı edebiyatlarını ve XIX. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı Türkçesiyle yazılmış bütün edebî ürünleri kapsaması gerekir. Ancak çeşitli neden-lerle bugün "Eski Türk Edebiyatı" adı altında yal-nızca XIII. yüzyıl sonlarında İran edebiyatının et-kisiyle Anadolu Selçukluları döneminde ilk ör-nekleri verilmeye başlanan ve bütün bir Osman¬lı coğrafyasında varlığını kesintisiz olarak XIX. yüzyıl ortalarına kadar sürdürmüş bir edebî dö-nem kastedilmektedir.

P

Eski Türk edebiyatı karşılığı olarak tarihsel süreç içinde kullanılmış olan adlan sıralayabilmek ve bu adlarla ilgili değerlendirmeler yapabilmek. Eski Türk edebiyatı karşılığı olarak tarihsel süreç içerisinde edebiyyât-ı kadîme, şi'r-i kudemâ, havâs edebiyatı, sarây edebiyatı, enderun edebiyatı; edebiyyât-ı Osmâniyye, Osmanlı şiiri, Divan edebiyatı, ümmet edebiyatı, üm¬met çağı Türk edebiyatı, İslamî Türk edebi¬yatı, klâsik edebiyat ve klâsik Türk edebiya¬tı gibi adlar kullanılmıştır. İran edebiyatı etkisin¬de doğan ve gelişen "İslamî dönem Batı Türk edebiyatı", XIX. yüzyılın ikinci yarısından itiba¬ren yerini edebiyyât-ı cedîde adı verilen yeni bir edebî anlayışa bırakmaya başlamış; Batı ede-biyatı etkisinde doğan ve gelişmeye başlayan bu yeni edebiyatı eskisinden ayırmak için de eskisi¬ne edebiyyât-ı kadîme ya da onu yalnızca şiir¬den ibaret bir edebiyatmış gibi kabul ederek şi'r- i kudemâ gibi adlar verilmiştir. Bu edebiyat kar-şılığında kullanılmış olan havâs, sarây ve ende¬run edebiyatı gibi adlar ise onun yalnızca top¬lumun belli kesimlerine hitap eden bir yüksek zümre edebiyatı olduğu ön kabulünden hareket¬le verilmiş; ancak söz konusu edebiyatın yalnız¬ca toplumun belli kesimlerine hitap eden bir ede¬biyat olmadığının bilimsel araştırmalar sonucun¬da kesin olarak kanıtlanmasıyla artık tamamen terk edilmiş adlardır. Ümmet edebiyatı, ümmet çağı Türk edebiyatı, İslamî Türk edebiyatı gibi adlandırmalar ise başlıca amacı sanat olan bu edebiyatı yalnızca dinî birtakım amaçlara hizmet eden bir edebiyatmış gibi gösterdikleri için bi¬limsel bir değer taşımamaktadır. Osmanlı şiiri, Osmanlı edebiyatı, edebiyyât-ı Osmâniyye gibi adlar da aynı kuramsal ve estetik temellere daya¬nan Beylikler çağı Türk edebiyatını göz ardı etti¬ği ve Osmanlı Dönemi Türk edebiyatını Türk edebiyatı tarihinden bağımsız bir edebiyatmış gi¬bi gösterdiği için doğru bir adlandırma olarak kabul edilmemiştir. Yine bu edebiyat için kulla¬nılan "Divan edebiyatı" adıyla başlangıçta Os¬manlı sarayları ve konaklarında düzenlenen mec¬lis ve "divan"lara özgü bir "yüksek zümre (=ha- vâss)" edebiyatı kastedilmiş; ancak zamanla bu adlandırmanın gerçek nedeni unutularak bu adın söz konusu dönem şairlerinin çeşitli formlarda yazdıkları şiirleri "dîvân" adı verilen kitaplarda toplamış olmalarından hareketle verildiği gibi bir yorum ortaya çıkmıştır. Bu edebiyata Divan ede¬biyatı adının verilmesinin asıl gerekçesinin yan¬lışlığı üzerinde daha önce durulmuştu. Bir yo¬rum sonucunda ortaya çıkan ikinci gerekçeyi ka¬bul etmek de altı yüz yıl sürmüş bir edebiyatın mensur eserlerini ve birtakım şiir formlarını yok saymak gibi bir sonucun ortaya çıkmasına yol açmaktadır. "Klâsik edebiyat" ve "klâsik Türk edebiyatı" gibi adlandırmalara bu dönem Türk edebiyatında Batı edebiyatlarındaki klasisizm öl¬çütlerini arayanlarca bu edebiyatta sözkonusu özellikleri göremedikleri için karşı çıkılmıştır. Es¬ki Türk edebiyatı adlandırmasını ise Batı edebi¬yatları etkisinde doğan ve gelişen Türk edebiya¬tını öncekinden ayırmak için önceki edebiyata verilen "edebiyyât-ı kadîme" adının günümüze bir yansıması olarak değerlendirmek mümkün¬dür. Günümüzde popüler yayınlarda "Divan ede¬biyatı", bilimsel yayınlarda da çoğunlukla "klâsik Türk edebiyatı" adı tercih edilmektedir. "Eski Türk edebiyatı" ise daha çok bilimsel bir sınıflan¬dırma gereksinimine cevap veren bir adlandırma olarak değerlendirilmektedir.

P

Divan şiirini gelişim çizgisini ve geçirdiği üslup farklılaşmalarını dikkate alarak dönemlere ayı¬rabilmek ve genel özelliklerini sıralayabilmek. Divan şiirini gelişim çizgisini ve buna bağlı ola¬rak geçirdiği üslup farklılaşmalarını göz önünde bulundurarak 1, oluşum dönemi, 2. I. klâsik dönem ve 3. II. klâsik dönem olmak üzere baş¬lıca üç döneme ayırmak mümkündür. Oluşum Dönemi, XIII. yüzyılın sonlarından başlayarak XIV. yüzyıl sonlarına kadar devam eder. Bu dö¬nemin önemli temsilcileri, Âşık Paşa, Gülşehrî, Şeyhoğlu Mustafa, Ahmedî ve Şeyhî gibi şairler¬dir. I. Klâsik dönem: XV. yüzyılın ilk yıllarından XVII. yüzyıl başlarına kadar devam eder. Ahmed Paşa, Necatî ve Zâtî gibi şairlerle olgunluk ka¬zanmaya başladığı; Fuzulî, Bakî, Nev'î, Hayalî, Taşlıcalı Yahya gibi şairlerle de Türk edebiyatı¬nın îran edebiyatı etkisinden kısmen de olsa kur¬tularak artık kendi iç gelişimini tamamlayıp öz¬gün eserlerini vermeye başladığı bir dönemdir. II. Klâsik Dönem: XVII. yüzyıl başlarından XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam eder. Türk

edebiyatının îran edebiyatında başlayan üslup farklılaşmasının etkisiyle özellikle şiirde yoğun olarak yeniden bu edebiyatın etkisi altına girdiği bir dönemdir. Bu dönemin önemli temsilcileri Fehîm-i Kadîm, Nâ'ilî, Nedîm-i Kadîm, Nef'î ve Şeyh Gâlib'dir.

Divan şiiri, geleneğe dayalı özellikleri olan, belli bir bilgi ve kültür birikimi ile yazılan ya da söy¬lenen bir şiirdir. Bu şiirde bir şairin hem estetik kuralları hem de muhteva(=içerik)yı belirleyen bu geleneğin dışına çıkarak şiir söylemesi müm¬kün değildir. Şair bu edebî anlayışta geleneğin çizdiği genel çerçevenin sınırlarını aşmadan sa-natlı söyleyişi yakalamak zorundadır. Gelenek karşısında bir padişah ile sıradan bir şairin duru¬mu aynıdır. Her ikisi de şiirde aynı kurallara uy¬mak durumundadır. Bu nedenle Divan şiirinde bir padişahın şiirini herhangi bir şairinkinden ya da kadın bir şairin şiirini erkek şairinkinden ayır¬mak çoğu zaman mümkün olamamaktadır. Şair¬lerin aynı malzemeyle farklı şiirler söylemek ya da yazmak zorunda olmaları bu edebiyatta öz¬gün eserlerin ortaya çıkmasının önündeki en en büyük engel olmuş; bu engeli aşarak, aynı konu¬ları aynı unsurlar ve aynı estetik kurallar ile söy¬lerken diğer şairlerden ayrılabilen ve böylece belli bir düzeye yükselebilen şair, sanatkâr kabul edilmiştir. Klâsik edebiyatta şair, etkileyici bir şi¬ir söyleyebilmek için önce sözcükleri seçer, son¬ra bunları, güzel ve etkileyici bir şekilde birleşti¬rir. Seçme ve birleştirme için "belâgat"in koydu¬ğu belli kurallar vardır. Bütün bu kurallar aslın¬da, sözün duruma, bağlama uygunluğu dışında iki amacı sağlamaya yöneliktir: Dil kurallarına uygunluk ve âhenk. Şiirde dil kurallarına uygun¬luk ve âhenk dışında orijinal anlamların ve ha¬yallerin de bulunması gerekir. Çünkü Divan şiiri âhenk ile anlamın ideal düzeyde birleşmesini he¬defler.

Kendimizi Sınayalım

1. Divan şiirinde Tanrı'nın zâtından, sıfatlarından, fiil-lerinden, birliğinden ve yüceliğinden söz eden manzu-melere ne ad verilir?

a. münâcât

b. na't

c. tevhîd

ç. mi'râciyye

d. hilye

2. Şarabı icat ettiğine inanılan efsanevî îran hükümda¬rı aşağıdakilerden hangisidir?

a. Feridun

b. Cemşid

c. Keyhusrev

ç. Minuçihr

d. Dahhak

3. "Kebûter" sözcüğünün karşılığı hangi seçenekte doğ¬ru olarak verilmiştir?

a. sülün

b. keklik

c. güvercin

ç. şahin

d. papağan

4. Divan şiirinde daha çok "haksız yere öldürülme" sembolü olarak geçen mitolojik kahraman aşağıdakiler- den hangisidir?

a. Siyavuş

b. Minuçihr

c. Keyhusrev

ç. Husrev

d. Feridun

5. Asıl anlamı "çokluk" ve bir tasavvuf terimi olarak "tek ve bir olan mutlak varlık dışındaki bütün varlıklar" anlamına gelen sözcük aşağıdakilerden hangisidir?

a. fenâ

b. kesret

c. beka

ç. elest

d. melâmet

6. Bir gezegen adı olarak Müşterî sözünün eş anlamlı¬sı aşağıdakilerden hangisidir?

a. Satürn

b. Merih

c. Venüs

ç. Jüpiter

d. Merkür

7. Divan şiirinde genellikle adı Âsaf, Sabâ, Belkis, hüdhüd, mûr, mühr ve hâtem sözcükleriyle birlikte anılan peygamber aşağıdakilerden hangisidir?

a. Süleyman

b. Yakub

c. Şît

ç. İbrahim

d. Davud

8. Aşağıdakilerden hangisi eski Türk edebiyatı için kul-lanılmış adlardan biri değildir?

a. Enderun edebiyatı

b. Tekke edebiyatı

c. Havâs edebiyatı

ç. Saray edebiyatı

d. Edebiyyât-ı kadîme

9. Divan şiirinde "hüzün" sembolü olarak anılan pey-gamber aşağıdakilerden hangisidir?

a. İbrahim

b. İsmail

c. Davud

ç. Yusuf

d. Yakub

10. Aşağıdakilerden hangisi tasavvufla ilgili bir terim değildir?

a. istiğna

b. na't

c. semâ

ç. riyâzet

d. tecrîd

Kendimizi S>nayal>m Yan>t Anahtar> S>ra Sizde Yan>t Anahtarı

1. c Yanıtınız doğru değilse, "Din" başlıklı bölümü

tekrar okuyunuz.

2. b Yanıtınız doğru değilse, "Tarihî ve mitolojik bil¬

giler" başlıklı bölümü yeniden okuyunuz.

3. c Yanıtınız doğru değilse, "Tabiat ile ilgili unsur¬

lar" başlıklı bölümü yeniden okuyunuz.

4. a Yanıtınız doğru değilse, "Tarihî ve mitolojik bil¬

giler" bölümünü yeniden okuyunuz.

5. b Yanıtınız doğru değilse, "Tasavvuf" başlıklı bö¬

lümü yeniden okuyunuz

6. d Yanıtınız doğru değilse, "Tabiat ile ilgili unsur¬

lar" başlıklı bölümü yeniden okuyunuz.

7. a Yanıtınız doğru değilse, "Din" başlıklı bölümü¬

nü yeniden okuyunuz.

8. b Yanıtınız doğru değilse, "Adlandırma sorunu"

başlıklı bölümü yeniden okuyunuz.

9. e Yanıtınız doğru değilse, "Din" bölümünü yeni¬

den okuyunuz.

10. b Yanıtınız doğru değilse, "Tasavvuf" başlıklı bö¬

lümü yeniden okuyunuz.

Sıra Sizde 1

Türk edebiyatı, "İslâmiyet öncesi Türk edebiyatı", "Islâ- mî dönem Türk edebiyatı" ve "Batı etkisindeki Türk ede-biyatı" olmak üzere başlıca üç ana döneme ayrılır. Eski Türk edebiyatı İslamî Dönem Türk Edebiyatının iki

kolundan biridir. "Islâmî dönem Batı Türk edebiyatı" adını da verebileceğimiz eski Türk edebiyatı İran edebi-yatı etkisiyle XIII. yüzyıl sonlarında Anadolu'da doğmuş ve bütün Osmanlı coğrafyasında varlığını kesintisiz ola-rak XIX. yüzyıl ortalarına sürdürmüş bir edebiyattır.

Sıra Sizde 2

Klâsik dönemin Türk şair ve yazarlarının Arap ve Fars kültürünü ve bu ulusların edebî anlayışlarını bir bütün hâlinde benimsemiş olmalarının tarihsel ve sosyal ne-denlerinden biri ve en önemlisi bu uluslarla olan din birliğidir. Bir diğer önemli neden de Osmanlı devletinin kendine hedef olarak bölgesel bir güç olarak kalmayı değil, bir dünya devleti olmayı seçmiş olması, bunun için de ele geçirilen topraklardaki farklı milletlere ait kültürlere ve uygarlıklara düşmanlık etmemesi, onların kültürlerinden ve bilgi birikimlerinden kendi değerleri¬ni zorlamadığı sürece yararlanabileceği kadar yararlan¬mış olmasıdır. Türk şairlerinin İslamî dönem İran ede-biyatının edebî anlayışını benimsemiş olmalarının bir başka önemli nedeni de İranlıların İslâm dinini Türkler-den yaklaşık iki yüzyıl önce kabul etmiş olmalarıdır. Bu, Türklerin bir çok konuda olduğu gibi eğitim öğre¬tim sisteminde de İranlıları örnek almalarına yol açmış; Türk ve Fars şairlerinin aynı sistemi uygulayan medre¬selerde aynı dersleri görerek ve aynı kitapları okuyarak yetişmeleri sonucunu doğurmuştur.

Sıra Sizde 3

Divan şiirinin gelişim çizgisini ve buna bağlı olarak ge-çirdiği üslup farklılaşmalarını göz önünde bulundura¬rak oluşum dönemi, I. klâsik dönem ve II. klâsik dönem olmak üzere başlıca üç döneme ayırmak müm¬kündür. Oluşum dönemi XIII. yüzyıl sonlarından baş¬layarak XIV. yüzyılın sonlarına kadar; I. klâsik dönem, XV. Yüzyıl başlarından XVII. yüzyıl başlarına kadar; II. klâsik dönem de XVII. yüzyıl başlarından XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam eder. Oluşum döneminin önemli temsilcileri; Âşık Paşa, Gülşehrî, Şeyhoğlu Mus-tafa, Ahmedî ve Şeyhî ; I. klâsik dönemin önemli tem-silcileri; Ahmed Paşa, Necatî, Zâtî, Fuzulî, Bakî, Nev'î, Hayalî, Taşlıcalı Yahya, II. klâsik Dönemin önemli tem-silcileri de Fehîm-i Kadîm, Nâ'ilî, Nedîm-i Kadîm, Nef'î, Nâbî, Nedîm ve Şeyh Gâlib'dir.

Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar

Akün, Ö. F. (1994). "Divan Edebiyatı". DİA. c. IX. îs- tanbul.

Banarlı, N. S. (1987). Resimli Türk Edebiyatı Tarihi.

c. I-II. İstanbul: MEB Yayınları.

Beyatlı, Y. K. (1971). Edebiyata Dair. İstanbul.

Başlangıcından Günümüze Kadar Büyük Türk Klâ-sikleri. (1985-88). c. I-VII. İstanbul.

Ebu Hamid el- Gazali (Tarihsiz). İhyâu Ulûmiddin. c.7. Beyrut

Ebu'l-Alâ Afifî (2004). Tasavvuf, İslam'da Manevi Dev-rim. 2. baskı. İstanbul: Risale Yayınları.

İsen, Mustafa vd. (2002). Eski Türk Edebiyatı El Kita-bı. Ankara: Grafiker Yayınları.

Kurnaz, Cemal (1987). Hayali Bey Divanı Tahlili. An-kara: MEB yayınları.

Levend, A. S. (1984). Divan Edebiyatı. İstanbul: Ende-run Kitabevi.

Levend, A. S. (1984). Türk Edebiyatı Tarihi I. 2. bas¬kı. Ankara: Türk Tarih Kurumu.

Okuyucu, Cihan (2004). Divan Edebiyatı Estetiği. İs-tanbul: L.M.Yayınları.

Mengi, Mine (2000). Eski Türk Edebiyatı Tarihi. An-kara: Akçağ Yayınları.

Özkan, Ömer (2007). Divan Şiirinin Penceresinden Osmanlı Toplum Hayatı. İstanbul: Kitabevi.

Saraç, M. A. Yekta (2010). Klâsik Edebiyat Bilgisi:Be- lâgat. 7. baskı. İstanbul: Gökkubbe Yayınları.

Saraç, M. A. Yekta (2010). Klâsik Edebiyat Bilgisi- Biçim-Ölçü Kafiye. 3. baskı. İstanbul: Gökkubbe Yayınları.

Saraç, M. A. Yekta (2007). Osmanlının Şiiri. İstanbul: 3F Yayınevi.

Sefercioğlu, M. Nejat (1990). Nev'î Divanı'nın Tahlili. Ankara: Kültür Bakanlığı yayınları.

Tökel, Dursun Ali (2000). Divan Şiirinde Mitolojik Unsurlar: Şahıslar Mitolojisi. Ankara: Akçağ Ya-yınları.

Tarlan, Ali Nihat (1964). Şeyhi Divanı'nı Tetkik. ls- tanbul.

Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi. (1977-1998). c. I-VIII. İstanbul: Dergâh Yayınları.

Yıldırım, Nimet (2008). Fars Mitolojisi Sözlüğü. İstan-bul: Kabalcı Yayınevi.

ESKİ TÜRK EDEBİYATINA GİRİŞ: BİÇİM VE ÖLÇÜ

Amaçlarımız

Bu üniteyi tamamladığınızda;

Mısra ve beyit terimlerini açıklayabilecek,

Beyitlerden oluşan nazım biçimlerini tanımlayabilecek,

Beyitlerden oluşan nazım biçimlerinin yapı farklılıklarını ayırt edebilecek,

Dört mısralı nazım biçimlerini tanımlayabilecek ve yapıları arasındaki farkı

belirleyebileceksiniz.

Anahtar Kavramlar

• Beyt

• Gazel

• Kıt'a

• Mesnevî

• Tuyug

• Mısra

• Kasîde

• Müstezâd

• Nazım

• Rübâ'î

İçerik Haritas>

• GİRİŞ

• BEYİTLERDEN OLUŞAN NAZIM BİÇİMLERİ

Nazım Biçimleri: Beyitlerden Oluşan Nazım Biçimleri ve Dört Mısralı Nazım Biçimleri

Eski Türk Edebiyatına Giriş: Biçim ve Ölçü

• DÖRT MISRALI NAZIM BİÇİMLERİ

Nazım Biçimleri: Beyitlerden Oluşan Nazım Biçimleri ve Dört Mısralı Nazım Biçimleri

GİRİŞ

Divan edebiyatında şiirler, biçimde gösterdikleri farklılıklar dikkate alınarak birta¬kım gruplara ayrılmış ve çeşitli adlarla anılmışlardır. Biçimde gösterdikleri bu fark¬lılıklara göre birbirinden ayrılarak çeşitli adlar alan bu grupların hepsine birden na¬zım biçimleri (=eşkâl-i nazm, nazım şekilleri) denir. Bu gruplandırmada şiirlerin yazıldıkları nazım birimleri ve kafiye düzenleri esas alınmış ve divan edebiyatı na¬zım biçimleri, 1. ünitede de belirtildiği gibi "beyitlerden oluşan nazım biçimleri", "dört mısralı nazım biçimleri" ve "bendlerden oluşan nazım biçimleri" olmak üze¬re üçe ayrılmıştır. Farklı araştırmacılar tarafından bu konuda başka gruplandırma- ların yapıldığı da görülmektedir.

Nazım biçimleri aslında şiir metinlerinin bir tür kalıplarıdır. Divan edebiyatının benimsemiş olduğu edebî anlayış, vezin ve kafiyede nasıl birtakım kesin kurallar koymuşsa, biçime yönelik de büyük ölçüde değişmez bir çerçeve çizmiştir. Şiirler diğer birtakım kurallara da uyarak nazım biçimlerinin önceden belirlemiş olduğu bu çerçeve içinde varlık bulurlar. Nazım biçimlerinin önceden belirlediği bu çer¬çeve, ilk bakışta şairleri kısıtlayan, onların anlatımda belli sınırlar içinde kalmasına neden olan ögeler olarak görülebilir. Ancak bu sınırlamanın şiirde belli konuları iş¬lemek için hazır kompozisyon kalıpları sunmak, müzikaliteyi sağlamak ve belli bir düzen içinde düşünceleri ifade etmek gibi olumlu katkılarından da söz etmek mümkündür. Nazım biçimlerini tanımak, klâsik dönem Türk edebiyatına ait metin¬leri anlamak ve yorumlamak açısından oldukça önemlidir. Ancak nazım biçimleri ile ilgili henüz çözülememiş birtakım sorunların varlığını da burada hatırlatmak ge¬rekir. Bir nazım biçimi için yapılmış olan tanım ile divanlarda aynı formda yazılmış şiirlerin adlandırılması arasındaki çelişki bu sorunlara örnek olarak gösterilebilir. Aynı konudaki bir başka sorun da nazım biçimi olarak bilinen bazı formların ger¬çekten bağımsız bir nazım biçimi olup olmadığının henüz kesinlik kazanmamış ol¬masıdır. Bunda Türk edebiyatı araştırmacılarının özellikle son dönemde hemen her farklı özelliği ayrı bir nazım biçimi adı altında değerlendirme eğiliminin de önemli payı vardır.

Bu ünitede beyitlerden oluşan nazım biçimleri ile dört mısralı nazım biçimleri hakkında bilgi verilecektir.

BEYİTLERDEN OLUŞAN NAZIM BİÇİMLERİ

Mısra' ve Beyt

Divan şiirindeki bütün nazım biçimleri mıs¬ra' ya da mısrâ' adı verilen en küçük nazım biriminden doğmuştur. Mısra bir edebiyat terimi olarak aruz vezniyle söylenmiş bey¬tin yarısıdır. Beyit (

Mısralar her ne kadar beytin yarısı olarak tanımlanmış olsalar da divanlarda, şi¬ir mecmualarında ya da edebî olsun veya olmasın çeşitli eserlerde farklı amaçlarla kullanılmış tek mısralara da rastlanmaktadır. Mısra'-ı âzâde ya da âzâde adı veril¬miş olan bu mısralar, ya aslında şairi tarafından tek mısra olarak söylenmiş ya da bir beyitten alınarak meşhur olmuş ve diğer mısraı unutulmuş, anlam bütünlüğü¬ne sahip şiir parçalarıdır (bk. Örnek 3). Beytin anlam bütünlüğüne sahip olması şarttır. Bununla birlikte her mısraı tek başına anlam ifade eden beyitler de vardır. Böyle beyitlerin mısralarına da âzâde adı verilmiş; ancak bunlar, kusurlu beyitler olarak kabul edilmişlerdir. Söylenilmesinde ve anlaşılmasında zorlama olmayan, her bakımdan kusursuz mısralara mısra'-ı berceste denir. Berceste mısralar âzâ¬de olabilecekleri gibi bir şiirden de alınmış olabilirler (bk. Örnek 4).

Beyitlerden oluşan nazım biçimlerinde şairin her ne kadar anlatacağı şeyi tek beyit içinde ifade etmesi şartı varsa da bu kurala uymayan, anlamı ancak başka be¬yitlerle tamamlanabilen örnekler de görülmektedir. Bu tür beyitlere de merhun beyit denir.

Örnek 1

Çeşm-i bâdâmını itdükçe tahayyül uşşâk

Gülşen-i hâtırasında gül-i bâdâm açılur

Bağdatlı Es'ad

XVIII. yüzyıl Divan şairiNedîm'e ait bir beytin Münif Fehim'in fırçasıyla tablolaştmlmış hâli

Görmeden Mecnunların sahrâdaki cem'iyyetin Sevdiğim meşk-i nigâh eylerdin âhûlarla sen

Nedîm

Mısra'ın asıl anlamı "kapı kanadı ya da çadır kapısının iki yanından her biri"dir.

Beytin asıl anlamları "ev, oda, çadır"dır.

Ferd ve müfred

sözcüklerinin asıl anlamı "tek"tir. "Beyt-i müfred" ve "beyt-i ferd (=tek beyit)"den kısalarak terimleşmişlerdir.

Matla'ın sözcük anlamı "güneşin ya da yıldızların doğduğu yer"dir.

Musarra'ın asıl anlamı "kapıyı iki kanatlı yapmak"; mukaffânın asıl anlamı da "en az iki şeyi baş başa getirmek"tir.

Zâtü'l-metâli' ve zü'l- metâli' terimlerinin her ikisi de "çok matlalı" anlamındadır.

Makta'ın asıl anlamı "bir şeyin kesildiği yer, kesme yeri"dir.

Âzâde'nin asıl anlamı "özgür, bağımsız, serbest"tir.

Berceste "sıçramış, seçkin" anlamlarındadır.

Merhun, rehinli anlamındadır.

XVIII. yüzyıl şairlerinden Bağdatlı Es'ad (öl. 1804-5)'ın bu beyti bir müfred ya da ferd örneğidir.

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

Âşıklar o güzelin badem gibi gözlerini hayal ettikçe gönül gülşenlerinde badem çiçekleri açar.

Açıklama: Divan şiirinde güzelin gözleri biçim olarak bademe benzetilmiştir.

Örnek 2

Aradıkça dil-i pür-cûşda ma'nâ bulunur

Ka'r-ı deryâda nice gevher-i yektâ bulunur

Sünbülzâde Vehbî

XVIII. yüzyıl şairlerinden Sünbülzâde Vehbî (öl. 1809-10)'nin bu beyti bir mat¬la örneğidir.

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

Denizin derinliklerinde eşsiz güzellikte birçok inci bulunduğu gibi, coştukça coşan gönülde de aradıkça nice anlamlar bulunur.

Örnek 3

Ne ararsan bulunur derde devâdan gayrı

Koca Ragıb Paşa

Zevki kederde mihneti râhatda görmüşüz

Şeyh Gâlib

Biri II. Mahmud'un hekimbaşısı Abdulhak Molla (öl. 1853)'ya diğeri de XVIII. yüzyıl şairlerinden Şeyh Gâlib (öl. 1799)'e ait bu iki mısra birer mısra'-ı âzâde ör-neğidir. Bunlardan ilki tek mısra olarak söylenmiş; ikincisi ise şairin bir beytinden alınarak tek başına meşhur olmuş ve beytin diğer mısraı unutulmuştur.

Örnek 4

Miyân-ı güft-gûda bed-meniş îhâm ider kubhın

"Şecâ'at arz iderken merd-i kıbtî sirkatin söyler"

YM "ir" "rpr^

Kasidenin asıl anlamı "kastetmek, bir şeye yönelmek, doğru yolda olmak"tır.

Koca Râgıb Paşa

XVIII. yüzyıl şairlerinden Koca Râgıb Paşa (öl. 1763)'nın bir gazelinden alınmış bu beytin her yönüyle kusursuz olan ikinci mısraı bir vecize (=özdeyiş) ya da dar¬bımesel (=atasözü) hâline gelmiş, beytin birinci mısraı unutulmuştur. Bu tür mısra- lara "mısra'-ı berceste" denir.

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

Kıbtinin cesaretini anlatırken yaptığı hırsızlığı ağzından kaçırdığı gibi, kötü huy¬lu insan da sohbet sırasında bütün çirkinliğini ortaya koyar.

Mısra, beyt, müfred, matla, mısra'-ı âzâde terimlerini tanımlayarak müfred ve matla ara¬sındaki en önemli farkı belirtiniz.

Kasîde

Kasîde, bir edebiyat terimi olarak ilk beytinin mısraları birbiriyle, diğer beyit¬lerinin ikinci mısraları ilk beyitle kafiyeli, aynı vezinle söylenmiş, en az 15 beyit uzunluğundaki bir nazım biçiminin adıdır. Bu nazım biçimi Arap edebi¬yatında doğmuş ve oradan Fars ve Türk edebiyatlarına geçmiştir. Kasidenin be-

Nef'î Divanı 'ndan kasîdeler

bölümünün ilk iki sayfası

Y

aaaı nas ft ■

yit sayısının alt sınırı her ne kadar 15 olarak kabul edilmiş olsa da bu manzumelerin uzun-luğu genellikle 31 beyit ile 99 beyit arasında değişmektedir. Ancak bu konuda kesin bir sa¬yı yoktur. Beyit sayısı 31'den az ya da 99'dan fazla olan kasîdeler de vardır. Kasîdenin kafi¬ye düzeni şöyledir: aa xa xa xa xa xa xa

C

DİKKAT

Harflerle sembolleştirilen kafiye düzeninde "a"lar kafiyeli "x"ler de serbest mısraları gös¬termektedir.

Kasîdeler dinî konulu olanlar dışında genellikle bir devlet büyüğünü ya da za-manın ileri gelenlerinden birini çeşitli münasebetlerle övmek ve yapılan övgü kar-şılığında da memdûhtan câ'ize almak amacıyla yazılmış manzumelerdir. Ancak şairlerin kasîdede bu övgüye geçmeden önce ve sonra yerine getirmek zorunda ol-dukları birtakım biçim gereklilikleri vardır. Bu gereklilikler kasîde formunun bö-lümler hâlinde düzenlenmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Tam bir kasîdede 6 bölüm bulunur. Bu bölümler şunlardır:

1. Nesib ya da teşbib: Kasîdenin 15 ile 20 beyit arasında bir uzunlukta olan gi¬riş bölümüdür. Burada aşk konusu işlenmişse bölüm "nesib", başka bir konu işlen¬mişse "teşbib" adını alır. Ancak bu iki terimin birbirinin yerine kullanıldığı da gö-rülmektedir. Nesib ya da teşbib, kasîdenin edebî değeri yüksek bölümlerinden bi¬ridir. Bu bölümün önemi kasidelerin nesib ya da teşbibde işlenen konulara göre adlandırılmış olmasından da anlaşılmaktadır. Bu adlandırmalar üzerinde ayrıca du-rulacaktır (bk. Örnek 5).

2. Girizgâh (Gürizgâh): Şairin övgüye başlayacağını haber verdiği bir ya da iki beyitlik bölümdür. Nesib ile mehdiye arasındaki geçişin şairane bir tarzda ya¬pılması gerekir. Şair bunu bazen ustalıkla yaparken bazen de üslupta bir kırılmay¬la doğrudan ifade eder. Aslında girizgâhı bir bölüm olarak değerlendirmek pek de doğru değildir (bk. Örnek 5).

3. Medhiyye (maksad, maksûd): Bu bölümde kasîdenin sunulduğu kişi övü¬lür. Kasîdenin asıl yazılış amacının ifade edildiği bölüm, şiirin merkezidir. Genel¬likle önemli bir kişinin ya da değerli bir varlığın övüldüğü bu kısımda şair sanatı¬nın bütün inceliklerini kullanarak memduhunu över. Medhiyede asıl amaç övgü olmakla birlikte şairin bölümdeki başarısı, övgüde ne kadar ileri gittiğine değil, sa¬nat gücünü ne oranda gösterdiğine bağlıdır. Bu bölümün dili genellikle nesibden daha ağırdır (bk. Örnek 5).

Kasîdede övülen kişiye memdûh denir; memdûhun sözcük anlamı "övülen"dir.

Câ'ize, bir büyüğün kendisine sunulan şiirler ya da eserler karşılığında verdiği ödüldür.

4. Tegazzül: Kasîde içindeki gazeldir. Kasîdedeki yeri tam olarak belirlenmiş değildir. Nesibden hemen sonra gelebileceği gibi medhiyeden sonra da yer alabi¬lir. Tegazzül her kasîdede görülmez. Bazı kasîdeler doğrudan tegazzülle başlar ve hemen ardından medhiyeye geçilir. Böyle kasîdelerde nesib bölümü bulunmaz. Kasîde uzun bir manzume olduğu için beyit sonlarındaki kafiye ile sağlanan ses tekrarları bu nazım biçimiyle yazılmış manzumelerde bir süre sonra bir tekdüzeli¬ğin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Tegazzül ise musarra bir beyitle başladığı ve bu bölümde genellikle farklı bir konu işlendiği için kasîdede tekdüzeliği kır¬makta ve okuyucunun şiire olan ilgisinin devamını sağlamaktadır (bk. Örnek 5).

5. Fahriyye: Şairlerin şiirdeki yetenekleriyle övündükleri bölümdür. Bu bö¬lümde şairler memduhun erdemleri yanında kendilerinin de sahip oldukları özel¬lik ve yetenekleri ona hatırlatırlar. Fahriyede şairler genellikle kendilerini diğer kasîde şairleriyle karşılaştırarak onlardan daha güçlü ve yetenekli şairler oldukları¬nı iddia etmişlerdir (bk. Örnek 5).

6. Du'â: Şairin memduha dua ettiği bölümdür. Aynı zamanda bu bölümde kasîdenin tamamlanması dolayısıyla Allah'a şükredilir ve memduhun içinde bulun-duğu iyi durumun devamı için dua edilir. İlk kasîde örneklerinde görülmeyen bu bölüm kasîde formuna sonradan eklenmiştir (Bk. Örnek 5).

Kasîdenin bu kompozisyonu kuramsal açıdan klâsik bir kasîdede uyulması ge¬rekli bir düzen olarak kabul edilmiş olsa da her zaman bu düzene uyulmuş oldu¬ğunu söylemek mümkün değildir. Mevcut kasîde örneklerinin pek azında bu 6 bö¬lüm tam olarak bulunmaktadır. Bugün elimizde nesib ve tegazzül bölümleri olma¬yan ya da tegazzül bölümü yukarıdaki sıralamadan farklı bir yerde bulunan çok sa¬yıda kasîde örneği vardır. Ayrıca, doğrudan fahriye ya da medhiye ile başlamış ve¬ya medhiye ile başlamış ve bitmiş kasîdelere de rastlanmaktadır.

Kasîde şairleri mahlaslarını medhiyeden sonraki bölümlerden birinde kullanmış-lardır. Bu nazım biçiminde şairin mahlasını söylendiği beyte tâc beyt, en güzel bey¬te de beytü'l-kasîde denir. Kasîdede matla beytinden sonraki beyte hüsn-i matla, makta beytinden önceki beyte de hüsn-i makta adı verilmiştir. Hüsn-i matlaın sı¬radan bir matladan öte; etkileyici, söz ve anlam ilişkisi sağlam ve güzel olan matla, anlamına geldiğini; aynı şekilde söz ve anlamın titizlikle seçildiği, şiiri okuyanı ya da dinleyeni etkileyecek, onda hoş duygular bırakacak bir biçimde sonlandıran beyte de hüsn-i makta adının verildiğini ileri süren kaynaklar da vardır.

Bazı kasîdelerde şairler, şiirin ahengini artırmak ve tekdüzeliği kırmak için tecdîd-i matla (=matla'ı yenileme) denilen bir yola başvurmuşlardır. Tecdîd-i matla' kasîdede yeni bir matla beyti söylemektir. Şairlerin bu nazım şeklinde ahengi artırmak için zaman zaman başvurmuş oldukları bir başka yol da kasîde- lerini musammat olarak yazmalarıdır. Musammat kasîdeler, 4 mefâ'îlün ya da 4 müstef'ilün gibi tef'ileleri aynen tekrarlanan vezinlerle ve her mısraın ikinci tef'ilesinin sonunda bir iç kafiye kullanılarak yazılmışlardır. Ancak bu manzume¬lerin ilk beytinde genellikle iç kafiye bulunmaz. Bu tür kasîdelerde birinci beyit dışındaki beyitler ortadan ikiye bölünerek dört mısralı nazım biçimleri hâline ge¬tirildiklerinde dörtlüklerin ilk üç mısraı kendi arasında, dördüncü mısraı da mat¬la beytiyle kafiyeli olur (bk. Örnek 6). Kasîdede şairler bazen matlaın bir mısraı¬nı manzumenin herhangi bir yerinde aynen tekrar ederler. Bu tekrara redd-i matla' (=matlaı tekrarlama) denir. Ancak redd-i matla, kafiye tekrarı demek ol¬duğundan pek hoş karşılanmamıştır.

Klâsik tertibe uyularak düzenlenmiş divanlarda kasîdeler, en başta "kasâ'id (=kasîdeler)" başlıklı bölümde yer alırlar. Divanların tertibinde şiirlerin uzunluk ve kısalıklarının dikkate alındığı ve kasîdelerin ilk sırada yer almasında diğer şiirlere göre daha uzun manzumeler olmalarının etkili olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca di-vanların kasaid bölümlerinde kasîdelerin kendi içlerinde de bir sıralamaya tabi tu-tulduğu görülmektedir. Bu sıralamada dinî konulu kasîdeler başta yer almakta, bunları padişahlar, sadrazamlar, vezirler ve şeyhülislamlar için yazılmış olanlar iz-lemektedir. Bu da kasîdelerin sıralanışında beyit sayılarının çokluğu ya da azlığı yanında övgüsü yapılan kişilerin önem sıralarının da göz önünde bulundurulduğu¬nu göstermektedir.

Dinî konular dışındaki kasîdelerin önemli bir kişiyi övmek ve ondan caize al¬mak amacıyla yazılmış manzumeler olduğu daha önce ifade edilmişti. Ancak şair¬ler memduhlarına kasîde yazmak ve bu kasîdeleri onlara sunmak için her zaman uygun fırsatı bulamamışlar; bunun için sürekli en uygun zamanı kollayıp durmuş¬lardır. Padişahların tahta çıkışı, önemli bir kişinin yeni bir göreve gelişi, bayramlar, nevruzlar, düğünler şairlerin kasîdelerini memduhlarına sunmak için bekledikleri bu eşsiz fırsatı ele geçirdikleri günler olmuştur. İşte kasîdeler yazılış nedenleri, bu¬na bağlı olarak "nesib" ya da "teşbib" bölümlerinde işlenen konular göz önünde bulundurularak çeşitli adlarla anılmışlardır. Kasîdelerin "redif"leri ya da "revî" harf¬leri ile adlandırılması da bu konuda izlenilen başka bir yoldur. Kasîdelerin adlan-dırılmasında başvurulan yolları başlıca üç gruba ayırmak mümkündür:

1. Konularına Göre: Tanrı'nın yüceliğini ve birliğini konu alan kasîdelere tev- hîd, içeriği O'na yakarış olanlara münâcât, Hz. Muhammed, Çâr Yâr (=dört halife) ve hatta On İki imam için yazılanlara da na't adı verilmiştir. Padişahların tahta çıkışlarını kutlamak için yazılmış kasîdelere cülûsiyye denir. Yine memduh- ların ramazan, bayram, nevruz gibi özel günlerini kutlamak için yazılmış kasîdeler de sırasıyla ramazâniyye, îdiyye (=ıydiyye) ve nevrûziyye gibi adlarla anılmış¬lardır. Nesib ya da teşbibinde bahar, yaz, sonbahar, kış tasvirlerinin yapıldığı kasîdelere aynı sırayla bahâriyye, temmûziyye, hazâniyye, şitâiyye gibi adlar verilmiştir. Ayrıca sünbüliyye gibi bir çiçeğin, rahşiyye gibi bir atın niteliklerinin uzun uzun anlatıldığı kasîdeler de vardır.

2. Rediflerine Göre: Kasîdelerin bazıları da redifleri dikkate alınarak adlandı-rılmıştır. Ahmed Paşa'nm "Güneş" ve "Kerem" kasîdeleri, Fuzulî'nin "Su" kasîdesi bu adlandırma çeşidinin örneklerindendir. Aynı şekilde "Hançer", "Tîğ", "Gül" gi¬bi redifleriyle adlandırılmış ünlü kasîdeler de vardır.

3. Kafiyelerine Göre: Bazı kasîdelerin kafiyelerinin "revî" (=kafiyeyi meydana getiren asıl harf) harfine göre adlandırıldıkları da görülmektedir. Bir kasîde "r" har¬fiyle bitiyorsa, "kasîde-i râ'iyye"; "mîm" harfiyle bitiyorsa "kasîde-i mîmiyye"; "nûn" harfiyle bitiyorsa "kasîde-i nûniyye" adını almıştır. Ancak kafiye ve redifleriyle ad¬landırılmış kasîdelerin yazıldığı dönemde beğenilmiş ve ün kazanmış bir kasîde ol¬ması lazımdır. Revî harflerine göre adlandırılmış kasîdeler İran ve Türk edebiyatla¬rında da görülmekle birlikte bu adlandırma biçimine Arap edebiyatında daha fazla rastlanmaktadır (bk. Örnek 5).

Klâsik dönem Türk edebiyatında hicv (=hiciv, yergi) ve mersiye (=ağıt) konu¬lu kasîdeler de yazılmıştır. Ancak hiciv ve mersiye, yalnızca kasîdelere özgü konu¬lar değildir. Divan şiirinde bu iki konuda diğer nazım biçimleriyle de yazılmış çok sayıda manzume vardır.

Kasîdeler diğer şiir türlerine göre yazıldıkları döneme ait daha fazla tarihî ve sosyal bilgi içeren manzumelerdir. Padişahların tahta çıkışları, savaşlar, barışlar, düğünler, fetihler, önemli binaların yapılışları vb. münasebetlerle yazılmış kasîde- lerde dönemlerine ışık tutabilecek bazı bilgiler yer alır.

Çâr Yâr, "dört dost" demektir. Hz. Muhammed'in dört halifesi Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'ye "çâr yâr" denilir.

On iki imam, Şi'îlerin "e'imme-i isnâ aşer" denilen on iki önderidir. Bu inançtan meydana gelmiş mezhebe imâmiyye, isnâ aşeriyye ve Caferiyye gibi adlar verilmiştir.

Bir devlet büyüğünü ya da toplumda önde gelen birini övmek için yazılmış kasîdeler ya memduhun huzurunda bizzat şair tarafından okunmuş ya da bir ara¬cı ile o şahsa sunulmuştur. Kasîdelerin sunulduğu padişah ve devlet adamları da kendi konumları, şiir ve sanata olan ilgileri oranında bu şairlere caizeler vermişler¬dir. Caizeyi devletin sanat ve sanatçıya verdiği önemin bir göstergesi olarak da de-ğerlendirmek mümkündür. Şairler, bu tür kasîdelerde övdükleri kişilerin çeşitli er-demlerinden, onların cömertliklerinden, adaletlerinden, cesaretlerinden, iyi huyla-rından söz edip durmuşlardır. Ancak bunları her zaman övülen kişinin sahip oldu¬

ğu erdemler ya da özellikler olarak anlamak ve kabul etmek yerine, şairlerin övü¬len kişinin sahip olması gereken erdemler ya da özellikleri ona hatırlatması olarak değerlendirmek de mümkündür.

Osmanlı döneminde kasîde yazmış şairler arasında birçok devlet adamı da var¬dır. Yazdıkları kasîdelerin onların devlet kademelerindeki yükselişlerinde önemli bir etken olduğu düşünülebilir. Ancak bu etkiyi çoğu şair olan padişahların ya da sadrazam, vezir gibi önde gelen devlet adamlarının birini belli bir konuma getirir¬ken onun zaten sahip olduğu özellikleri yanında şairlik yönüne de dikkat ettikleri şeklinde değerlendirmek daha uygun olur.

Kasîde tarzı -XVII. yüzyılda Nef'î (öl. 1635) gibi büyük bir temsilci yetiştirmiş olması¬na rağmen- Divan şiirinin genel çizgisi içinde XVIII. yüzyıl şairlerinden Nedim (öl. 1730)'e kadar köklü bir değişikliğe uğramadan varlığını sürdürmüştür. Nedîm'den itibaren kasîdelerin özellikle nesib kısımları şairlerin kendilerini rahatça ifade edebil¬dikleri zeminler olmuştur. Zaman zaman karşılıklı konuşma üslubuyla kaleme alın¬mış olan bu bölümler kasîdeye bir canlılık, bir hareketlilik kazandırmıştır. Tanzimat sonrası Türk edebiyatında kasîdenin gerek iç düzeni ve buna bağlı olarak kompozis¬yonu, gerekse içeriği önemli değişikliklere uğramıştır. Bu dönem kasîdelerinde klâsik kompozisyonun bir tarafa bırakılarak yalnızca nazım biçimi ve kafiye düzeninin ko¬runduğu, doğrudan konuya girildiği ve övgüde daha gerçekçi bir zemine yaslanıldı- ğı görülmektedir. "Adem (=yokluk)" ve "hürriyet (=özgürlük)"gibi soyut kavramların övgüsüne ayrılmış olmaları da bu dönem kasîdelerinde görülen bir özelliktir. Namık Kemal'in "Hürriyet Kasîdesi" bu tip kasîdeler için güzel bir örnektir.

Örnek 5

Aşağıdaki beyitler, XVI. yüzyıl şairlerinden Bakî (öl. l600)'nin Sadrazam Semiz Alî Paşa (öl.1565)'ya sunduğu bir kasîdeden seçmeler yapılarak alınmıştır. Burada bölümlerine göre ayrılmış olan kasîde, "nesib" ya da "teşbib"inde bahar tasviri ya-pıldığı için Kasîde-i Bahâriyye, kafiyesi "r" sesiyle bittiği için de Kasîde-i Râ'iy- ye olarak adlandırılmıştır.

Nesib ya da Teşbib

1 Rûh-bahş oldı Mesîhâ sıfat enfâs-ı bahâr Açdılar dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr

2 Tâze cân buldı cihân irdi nebâtâta hayât Ellerinde harekât eyleseler serv ü çenâr

3 Döşedi yine çemen nat'-ı zümürrüd-fâmın Sîm-i hâm olmış iken ferş-i harîm-i gül-zâr

4 Yine ferrâş-ı sabâ sahn-ı ribât-ı çemene Geldi bir kafile kondurdı yüki cümle bahâr

5 Leşker-i ebr çemen mülkine akın saldı Turma yağmâda yine niteki bâğî Tâtâr

22 Dehen-i gonce-i ter dürlü letâ'if söyler Gülüp açılsa aceb mi gül-i rengîn-ruhsâr

23 Güher-i fursatı aldurma sakın devr-i felek Sîm ü zerle gözüni boyamasun nergis vâr

24 Câm-ı mey katreleri sübha-i mercân olsun Gelünüz zerk u riyâdan idelüm istiğfâr

25 Lâle sahrâyı bu gün kân-ı Bedahşân itdi Jâle gül-zâra nisâr eyledi dürr-i şeh-vâr

Girizgâh

26 Dâmenin dürr ü cevâhirle pür itdi gül-i ter Ki ide hâk-i der-i Hazret-i Pâşâ'ya nisâr

Medhiyye

27 Sâhib-i tîg u kalem mâlik-i câm u hâtem Âsaf-ı Cem-azamet dâver-i Cemşîd-vekâr

28 Âsmân-pâye hümâ-sâye Alî Pâşâ kim İremez tâk-i celâline kemend-i efkâr

29 Şâh-ı gül neşv ü nemâ bulsa nem-i lutfından Ola her gonce-i ter bülbül-i şîrîn-güftâr

30 Âb u gil müşk ü gül-âb ola çemen sahnında Bûy-ı hulkıyla güzâr itse nesîm-i eshâr

38 Serverâ cânı mı var devletün eyyâmında Sünbülün turrasına el uzada şâh-ı çenâr

39 Eylemez kimse bu gün kimse elinden nâle Bezm-i işretde meger mutrib elinden evtâr

40 Şer'a uymaz n'idelüm nâle vü zâr eyler ise Gerçi kanûna uyar zemzeme-i mûsîkar

41 Geşt ederken çemen-i medh u senânı hâtır

Lâyih oldı dile nâ-gâh bu şi'r-i hem-vâr Tegazzül

42 Gül gibi gülşene kılsan n'ola arz-ı dîdâr Hayli dökildi saçıldı yoluna fasl-ı bahâr

43 Reşk-i dendânun ile hançere düşdi jâle Berg-i sûsende gören itdi sanur anı karâr

44 Geçemez çenber-i gîsû-yı girih-gîrinden Gerçi kim za'f ile bir kılca kalupdur dil-i zâr

45 Turralar milket-i Çîn nâfe-i müşkîn ol hâl Gözün âhû-yı Hoten gamzeleründür Tâtâr

46 Dil-i mecrûha şifâ-bahş ruh u la'lündür Gül-be-şekkerle bulur kuvveti tab'-ı bîmâr

47 Degme bir gevheri kirpigine salındurmaz Göreli la'l-i revân-bahşunı çeşm-i hûn-bâr

Kasîdenin düz yazıyla dil içi çevirisi

1 Baharın nefesi yine Hz. Isa gibi can bağışladı (da) çiçekler yokluk uykusundan gözlerini açtılar.

Açıklama: Hz. İsa'nın nefesiyle ölüleri dirilttiğine inanılır.

2 Dünya yeniden canlandı, bitkilere hayat geldi; servi ve çınar (insan gibi) ha¬reket etmek isterlerse bu kendi ellerindedir.

Açıklama: Çınarın yaprağı, parmakları açık el biçimindedir.

3 Gül bahçesinin zemini ham gümüşle (karla) kaplıyken çemen yine zümrüt renkli örtüsünü döşedi.

Açıklama: Çemen, içinde ağaçlar, çiçekler ve akarsular bulunan mesire yeri anlamındadır; ham gümüş, işlenmemiş gümüş demektir.

4 Yine sabâ, yükü sadece çiçek olan bir kervanı çemen kervansarayının içine kondurdu.

Açıklama: Sabâ, güneydoğudan esen hafif ve tatlı rüzgâr; ferrâş, saray ve konakların zeminine döşenen halı kilim gibi şeylerle ve bunların temizliğiyle görevli hizmetçidir.

5 Bulut askeri çemen ülkesine akın etti; asi Tatarlar gibi çemeni sürekli yağma etmede.

22 Taze gonca, türlü türlü şakalar yapmakta, hoş hikâyeler anlatmakta; al yanak¬lı gül, gülüp açılsa, bunda şaşılacak ne var?

23 Fırsat incisini sakın elinden kaçırma; zaman, nergis gibi senin de altın ve gü-müşle gözlerini boyayıp aldatmasın.

Tâc Beyt

48 Koma Bâkî kulum cür'a sıfat ayakta Dest-gîr ol ana ey dâver-i âlî-mikdâr

Fahriyye

49 Bâğ-ı medhünde olur cümleye galib tenhâ Bahs içün gelse eger bülbül-i hoş-nagme

hezâr

50 Puhtedür gayrılar eş'ân velî puhte piyâz Hâm anberdür eğer hâm ise de bu eş'âr

51 Hâm var ise eger micmere-i nazmumda Dâmen-i lutfun anı setr ider ey fahr-i kibâr

Du'â

52 Bahr-i eş'âr yeter urdı sütûr emvâcın Demidür k'ide du'â dürlerini zîb-i kenâr

53 Lâlelerle bezene niteki deşt ü sahrâ Nitekim güller ile zeyn ola dest ü destâr

54 Nitekim lâlelere şeb-nem olup üftâde Güllere bülbül-i şeydâ geçine âşık-ı zâr

55 Gül gibi hurrem ü handân ola rûy-ı bahtun Sâger-i îşün ola lâle sıfat cevher-dâr

Bakî

Açıklama: Nergis'in rengi beyaz ve sarı olduğu için altın ve gümüşe ben-zetilmiştir.

24 Gelin şarap kadehindeki damlaları mercan tesbih yapalım da yaptığımız iki yüzlülükten dolayı Tanrı'dan bizi bağışlamasını dileyelim.

25 Lâle, bugün ovayı Bedahşan madenine çevirdi; çiğ taneleri de gül bahçesine iri inciler saçtı.

Açıklama: Bedahşan kırmızı yakut madeniyle ünlü bir yer olduğu için bura¬da çıkan yakuta da Bedahşan adı verilmiştir.

26 Taze gül, Paşa hazretlerinin kapısının önündeki toprağa saçmak için eteğini inci ve mücevherlerle doldurdu.

Açıklama: Burada sözü edilen paşa, Bakî'nin kasîdeyi sunduğu Kanunî'nin veziri Semiz Ali Paşa'dır.

27 Hem kılıç hem kalem hem de kadeh ve mühür sahibi, Cem gibi ulu, Cemşîd gibi ağır başlı vezir,

Açıklama: Âsaf, Hz. Süleyman'ın ünlü veziri Âsaf bin Berhiyâ (=Berhiyâ oğ¬lu Âsaf)'dır. Sonradan övgü sıfatı olarak vezirler için kullanılmış, daha sonra da tamamen vezir anlamını kazanmıştır; Cem, bu beyitte Hz. Süleyman, Cem¬şîd de şarabın mucidi olduğu söylenen efsanevî Iran hükümdarıdır.

28 O, yüceliğine düşünce kemendinin erişemediği; mertebesi gök kadar yüce, gölgesi hüma gibi kutlu Ali Paşa'dır.

Açıklama: Hümâ, Kaf dağı'nda yaşadığına ve gölgesinin bir kimsenin üzeri¬ne düşmesiyle o kişinin zenginlik, makam, mevki ve büyük mutluluğa kavu-şacağına inanılan efsanevî bir kuştur.

29 Gül dalı onun iyiliğinin nemiyle sulanıp yetişse, her taze gonca, bir tatlı söz¬lü bülbüle dönüşür.

30 Seher yeli onun ahlakının kokusunu taşıyarak çemenin üzerinden geçse; su, gülsuyu, toprak da misk hâline gelir.

38 Ey efendim, senin hükmünün yürüdüğü bu zamanlarda çınar dalı sümbülün perçemine el uzatabilir mi?

Açıklama: Şairler saçı sümbüle benzetmişlerdir.

39 (Sayende) meclisteki çalgıcıların çalgılarındaki tellerden başka, bugün kimse kimseden şikâyet edip inlemiyor, kimse kimseden zulüm görmüyor.

40 Musikarın ezgileri her ne kadar kanuna uysa da, bu ezgilerden çıkan feryat ve inilti gibi sesler şeriate uymuyor, ne yapalım?

Açıklama: Musikar, yan yana dizilmiş birkaç kamıştan meydana gelen ve ney gibi üflenen bir tür çalgının adi; kanun, bu beyitte hem "çalgı âleti" hem de "yasa" anlamlarını çağrıştıracak şekilde kullanılmıştır; şer' de dinî yasa an¬lamındadır.

41 Gönül seni övme çemeninde dolaşırken ansızın içine bu her beyti birbirinden güzel şiir doğdu:

42 Bahar sen geleceksin diye yoluna bir hayli dökülüp saçıldı (hazırlık yaptı); gül bahçesine gelip gül gibi yüzünü göstersen ne olur?

43 Çiğ tanesi senin dişlerini kıskandığı için kendini hançerin üzerine atıp öldür¬dü; onu susam yaprağının üzerinde görenler oraya yerleşti kaldı sanırlar. Açıklama: Susen çiceğinin yaprağı hançer biçimindedir.

44 Perişan gönül gerçi zayıflıktan kıl kadar inceldi ama, (yine de) senin kıvrım kıvrım saçının çenberinden geçemez; sana kavuşamaz.

45 Kâküllerin Çin, (yüzündeki) o ben siyah misk; gözün Hoten ceylanı gamzele¬rin de Tatar'dır.

Açıklama: Çin hem bilinen "ülke" hem de "kıvrım büklüm" anlamındadır. Hoten Doğu Türkistan'da göbeğinden misk elde edilen ceylanlarıyla ünlü bir yerin adıdır. Gamze güzelin gizli bakışıdır, bu bakış âşıklara acı verdiği için acımasız Tatarlara benzetilmiştir.

46 Hastanın gülbeşeker yiyerek sağlığını tekrar kazandığı gibi; yaralı gönlün şi¬fası da senin yanağın ve dudağındadır.

Açıklama: Gülbeşeker gül ve şekerden yapılmış bir tür gül reçeli ya da tat¬lıdır; bu tatlı ilaç olarak da kullanılmıştır; şair sevgilisinin yanağını güle, duda¬ğını da şekere benzetmektedir; la'l, kırmızı renkli bir değerli taştır; divan şii¬rinde şairler sevgililerinin dudağını la'le benzetmişlerdir.

47 Kan ağlayan gözüm, senin ölülere can veren lal gibi dudağını gördüğünden beri öyle her inciye dönüp bakmaz bile.

48 Ey yüce ve adaletli vezir, Baki kulunu cür'a gibi yerde ya da kadehte bırak¬ma, ona el uzat.

Açıklama: Cür'a, içki kadehinde kalan son damladır; ayak, hem "kadeh" hem de "ayak" anlamlarındadır; bu sözcük beyitte her iki anlamını da çağrış¬tıracak biçimde kullanılmıştır.

49 Eğer bahse tutuşup binlerce güzel ötüşlü bülbül boy ölçüşmeye gelse; o (Ba¬kî), övgü bahçende (seni övmekte) hepsine tek başına galip gelir. Açıklama: Hezâr, hem "bin" hem de bülbül anlamındadır; beyitte her iki an¬lamı da çağrıştıracak biçimde kullanılmıştır.

50 Diğer şairlerin şiirleri pişkindir, ama pişkin soğandır; eğer bu şiirler (bu kasîde- deki beyitler) hamsa da ham anberdir.

Açıklama: Amber, birtakım işlemlerden geçirildikten sonra kullanılmış; bu işlemlerden geçmeyen ambere ham amber denilmiştir.

51 Ey uluların kendisiyle övündüğü kişi, eğer şiir micmeremde ham (amber) var¬sa, senin iyilik eteğin onu örter.

Açıklama: Micmere buhurdan demektir. Eskiden güzel koku için buhurdan¬larda amber yakılmıştır.

52 Şiir denizi satır dalgalarıyla yeterince dalgalanıp durdu; (şimdi) dua incileriy¬le sahili süslemenin zamanıdır.

Açıklama: Şair bu beyitte şiiri denize, mısraları dalgalara, duaları da bu dal-gaların sedefler içinde sahile getirdiği incilere benzetmektedir.

53 Ovalar ve yaylalar lâlelerle bezendikçe; eller ve sarıklar güllerle süslendikçe (insanlar ellerine gül aldıkça, sarıklarına gül taktıkça),

54 Çiğ taneleri lâle düşkünü (âşığı) oldukça, zavallı bülbüllerin güllere olan çıl¬gın aşkı sürüp gittikçe (dünya var oldukça),

Açıklama: Üftâde, hem düşkün hem de âşık anlamındadır.

55 Bahtının yüzü gül gibi gülüp açılsın, içki kadehin lâle gibi mücevherlerle süs-lensin.

Örnek 6

Aşağıdaki beyitler XVII. yüzyıl Divan şairlerinden Nef'î (öl. 1635)'nin IV. Mu- râd'ı övmek ve baharın gelişini kutlamak için yazdığı, tamamı 39 beyitlik musam- mat bir kasîdesinden alınmıştır. Kasîde müstef'ilün müstef'ilün müstef'ilün müs- tef'ilün vezniyle yazılmıştır. Birinci beyit dışındaki beyitlerin her mısraında ilk iki tef'ileden sonra (tef'ile için 4. üniteye bakınızı) iç kafiye kullanılmıştır. Beyitlerde- ki iç kafiyeler ve tef'ilelerin aynen tekrarlanması, bu kasîdeyi âhenk değeri olduk¬ça yüksek bir şiir hâline getirmiştir. Mısralar ilk iki tef'ilenin sonunda "/" işaretiyle gösterilen yerden ikiye ayrıldığında birinci beyit dışındaki beyitler ilk üç mısraları birbiriyle, dördüncü mısraları da matla beytiyle kafiyeli dörtlükler hâline gelmek¬tedir:

Der-Medh-i Sultân Murâd Hân Aleyhi'r-Rahmetü ve'l-Gufrân

1 Esdi nesîm-i nev-bahâr / açıldı güller subh-dem

Açsun bizüm de gönlümüz / sâkî meded sun câm-ı Cem

2 îrdi yine ürdibihişt / oldı havâ anber-sirişt

Âlem bihişt-ender-bihişt / her gûşe bir Bâğ-ı îrem

3 Gül devri îş eyyâmıdur / zevk u safâ hengâmıdur Âşıklarun bayramıdur / bu mevsim-i ferhunde-dem

4 Dönsün yine peymâneler / olsun tehî hum-hâneler Raks eylesün mestâneler / mutribler itdükçe negam

5 Bu demde kim şâm u seher / mey-hâne bâğa reşk ider Mest olsa dilber sevse ger / ma'zûrdur şeyhü'l-Harem

6 Yâ neylesün bî-çâreler / âlüfteler âvâreler

Sâger suna meh-pâreler / nûş itmemek olur sitem

7 Yâr ola câm-ı Cem ola / böyle dem-i hurrem ola Ârif odur bu dem ola / ayş u tarabla mugtenem

8 Zevki o rind eyler tamâm / kim tuta mest ü şâd-kâm Bir elde câm-ı lâle-fâm / bir elde zülf-i ham-be-ham

9 Lutf eyle sâkî nâzı ko / mey sun ki kalmaz böyle bu Dolsun sürâhî vü sebû / boş durmasun peymâne hem

10 Her nev-resîde şâh-ı gül / aldı eline câm-ı mül Lutf it açıl sen dahi gül / ey serv-kadd ü gonce-fem

Nef'î

Beyitlerin düz yazıyla dil içi çevirisi

Allah Ona Acısın ve Günahlarını Bağışlasın Sultan Murad Han'ın Övgüsü Hakkındadır.

Sabah vakti ilkbahar rüzgârı esti ve güller açıldı. Saki, yetiş, Cem'in kadehini sun (şarap ver) ki bizim de gönlümüz açılsın.

Yine nisan geldi, hava amber kokularıyla doldu; her yer cennet içinde cennet, her köşe bir İrem Bağı oldu.

Açıklama: İrem, efsaneye göre Âd Kavmi'nden Şeddâd'm cenneti yeryüzün¬de kurmak iddiasıyla yaptırdığı bahçelerin ya da şehrin adıdır.

Gül devri (ilkbahar) denilen bu kutlu mevsim, eğlence, zevk ve safa zamanı; âşıkların da bayramıdır.

Yine şarap kadehleri dönsün, meyhaneler boşalsm; şarkıcılar şarkı söyledikçe sarhoşlar raks etsinler.

Gece gündüz meyhanenin bağı kıskandığı bu zamanda şeyhülharem sarhoş olsa, güzel sevse bunu hoş karşılamak gerekir.

Açıklama: Şeyhülharem, Mekke ve Medine'nin yönetimiyle görevli memurdur.

(Hâl böyle olunca), çaresizler, âşıklar, avareler ne yapsın? Ay parçası gibi gü¬zeller kadeh sunarsa onların sunduklarını içmemek haksızlık olur.

(Bir yerde) sevgili varsa, Cem'in kadehi (şarap) varsa, zaman da uygunsa; ârif işte böyle bir anda zevki ve eğlenceyi kendisi için ganimet bilen kimseye denir. Açıklama: Ârif, anlayışlı, bilgili, gördüğünü uzun uzun düşünmeden hemen kavrayabilen kişiler için kullanılmış bir sıfattır.

Zevki tam anlamıyla yaşayan rind, sarhoş bir hâlde ve mutluluk içinde bir elinde lâle renkli şarap kadehini, bir elinde de güzelin kıvrım kıvrım saçlarını tutandır.

Açıklama: Rind, görünüşe ve dünya işlerine değer vermeyen, kurallardan uzak, bütün varlığı kendi iç dünyasına göre değerlendiren, gönül gözü açık, hoş görülü, derbeder görünüşünün aksine bilge, içkiye ve eğlenceye düşkün kişidir.

Saki, lutfet, nazı bırak da şarap sun, surahi ve testi dolsun, kadeh de boş kal¬masın; çünkü, bu dünya böyle kalmaz.

7

8

9

10

Her yeni yetişmiş gül fidanı (gibi güzel), eline şarap kadehi aldı; ey servi boy¬lu, gonca ağızlı! Lutfet, açıl (neş'elen), sen de gül.

Gazel

Gazel, bir edebiyat terimi olarak, ilk beytinin mısraları birbiriyle, diğer beyit¬lerinin ikinci mısraları ilk beyitle kafiyeli, aynı vezinle söylenmiş, genellik¬le beş beyit ile dokuz beyit arasında şiirlerin yazıldığı bir nazım biçiminin

adıdır. Bununla birlikte beyit sayısı 15'e kadar çıkan gazeller de görülür. Dört be- yitli gazellere ise nadir olarak rastlanmaktadır.

Üç veya dört beyitli gazeller aslında eksik gazeller olduğundan bu manzume¬ler gazel-i nâ-tamâm (=eksik gazel) olarak adlandırılmıştır. Gazel genellikle 5 be¬yitle yazılmıştır. Gazelin bir diğer adının penç-beyt (=beş beyit) olması da gazelin daha çok beş beyitli bir nazım biçimi olarak kabul edildiğini göstermektedir. Fu¬zulî gibi bu kurala uymayan bazı şairler de olmakla birlikte, Divan edebiyatında şa¬irler daha çok beş beyitli gazeller yazmışlardır. 15 beyitten uzun gazellere gazel-i mutavvel (=uzun gazel) adı verilir. Gazelde kafiye düzeni kasîdede olduğu gibi¬dir: aa, xa, xa, xa, xa . . .

Gazelin asıl anlamı "kadınlarla aşk sohbeti yapmak"tır.

Gazelin başlıca konusu "aşk"tır. Ancak farklı konularda yazılmış gazeller de vardır. Birer edebiyat terimi olmamakla birlikte çeşitli araştırmalarda ve yazılarda aşkın verdiği mutluluk ya da acıyı dile getiren gazellere âşıkane gazel, dünya zevklerinden söz eden gazellere rindâne gazel, doğrudan sevgilinin güzelliğin¬den ve ona duyulan arzudan bahseden gazellere şûhâne gazel, tasavvufî düşün¬cenin hâkim olduğu gazellere sûfiyâne ya da ârifâne gazel, felsefî gazellere de hikemî veya hakîmâne gazel adlarının verildiği görülmektedir.

Şeyh Gâlib

Divanı'ndan

gazeller

bölümünün ilk iki sayfası

Kasîdede olduğu gibi gazelin mısraları birbiriyle kafiyeli ilk beytine matla, mat- ladan sonra gelen beytine hüsn-i matla, son beytine makta, makta beytinden ön¬ceki beyte de hüsn-i makta adı verilmiştir. Matla beytinin maksada uygun, etkile¬yici ve güzel olması hâlinde böyle beyitlere hüsn-i matla, aynı şekilde etkileyici ve güzel makta beytine de hüsn-i makta adı verildiğini ileri süren kaynaklar da vardır. Bir gazelde birden fazla matla beyti varsa, bu tür gazellere zü'l-metâli ya da zâ- tü'l-metâli; gazelin en güzel beytine de şâh beyt, şeh beyt ya da beytü'l-gazel denir. Fakat bir gazelin en güzel beyti kişiden kişiye değişebileceğinden gazelin bir beytini şâh beyt ya da beytü'l-gazel olarak seçmek oldukça göreceli bir değer¬lendirme olur.

Gazelde şairler mahlaslarını genellikle son beyitte kullanmışlardır. Bununla bir-likte mahlasın son beyitten önce kullanılmış olduğu gazeller de vardır. Gazellerde şairlerin mahlas kullanmaları Divan şiirinde genel bir kural olmakla birlikte Kadı Burhaneddin (öl. 1398) ve Kemal Paşazade (öl. 1534) gibi şiirlerinde hiç mahlas kullanmamış şairler de görülmektedir. Şairlerin mahlaslarını kelimenin gerçek an-lamını da çağrıştıracak biçimde kullanmalarına ise hüsn-i tahallus (=mahlası gü¬zel kullanma) denilir. Bakî'nin şiirlerinde bu kullanımın çok güzel örnekleri vardır.

Şairler kasîdede olduğu gibi gazelde de ahengi artırmak amacıyla birtakım yol¬lara başvurmuşlar; bunu sağlamak için de bazı gazellerde birden fazla matla beyti kullanmışlar ya da şiirlerini musammat olarak yazmışlardır (bk. Örnek 9). Birden fazla matla kullanılmış gazellerin zü'l-metâli' ya da zâtü'l-metâli olarak nitelendiğini daha önce belirtmiştik. Şairlerin bu konuda başvurdukları bir başka yol da gazelin bütün mısralarında aynı kafiyeyi kullanmaktır. Divan şiirinde bütün mısraları kafi¬yeli gazellere müselsel gazel adı verilmiştir. Müselsel gazeller de musammat gazel¬ler gibi âhenk değeri yüksek manzumelerdir. Matla beytindeki mısralardan biri ga¬zel içerisinde tekrarlanmışsa, kasîdede olduğu gibi buna redd-i matla denir.

Gazelde konu bütünlüğü şart değildir; yani gazelin her beytinde farklı bir ko¬nu işlenmiş olabilir. Ancak bütün beyitlerde aynı konunun işlendiği gazeller de vardır. Beyitleri arasında konu bütünlüğü olan gazellere yek-âhenk gazel adı ve¬rilir (bk. Örnek 7). Bir gazelin bütün beyitleri her bakımdan aynı etkileyicilikte söylenilmişse bu tür gazeller de yek-âvâz olarak nitelenir.

Müselsel, "zincirleme" demektir. Bu tür gazellerde aralıksız olarak bütün mısralar kafiyeli olduğu için bu şekilde adlandırılmışlardır.

Müzeyyel, "ekli, ilaveli" anlamındadır.

Mülemma'ın asıl anlamı "alaca, rengârenk"tir.

Mürâca'anın sözcük anlamı "geri dönme"dir.

Mahlas beytinden sonra birkaç beytin daha bulunduğu gazellere gazel-i mü- zeyyel denir. Müzeyyel gazellerde zeyl (=ek) kısımların konusu genellikle övgü¬dür. Bu açıdan bakıldığında bu zeyiller, kısa medhiyeler gibidir. Mahlas beytinden önce medhiyenin bulunduğu gazeller de vardır. Divan şairlerinin çoğu Arapça ve Farsça bilmekte, Arap ve Fars edebiyatına ait eserleri okuyup anlamakta, hatta bir kısmı bu iki dille rahatlıkla şiir de yazabilmekteydi. İşte bu şairlerin, yazdıkları ga¬zellerin beyitleri arasında Türkçe dışında bu iki dilden biri ya da ikisiyle yazılmış mısralar ya da beyitler varsa, bu tür gazellere mülemma' gazel denilmiştir. İki ay¬rı şairin birer mısra veya beyit yazarak, birlikte oluşturdukları gazele gazel-i müş¬terek (=ortak gazel) adı verilir. Bu gazellerde hangi mısraın ya da beytin hangi şa¬ire ait olduğu genellikle bellidir. Karşılıklı konuşmanın nakledilmesi şeklinde, "de¬dim" ve "dedi" yüklemleriyle yazılan gazellere mürâca'a şiiri denir. Konusu aşk olan bu şiirler sade bir dille yazılmışlardır ve konuşma havası taşırlar. En dikkat çe¬kici örnekleri "dedim" ve "dedi" yüklemleri mısra başlarında olanlardır. Bu gazel¬lere divan şiirinin hemen her döneminde rastlanmakla birlikte şairlerin bu tarza olan ilgisinin XVII. yüzyıldan itibaren gittikçe azalan bir seyir izlediği görülmektedir.

Gazel, Divan şairlerinin çok kullandıkları bir nazım biçimidir. Bu şairler arasın¬da gazel yazmamış olanı yoktur. Yalnızca sanat yapmak için yazılan gazel, şairin yeteneğini rahatça gösterebildiği bir nazım biçimidir. Gazelin beyit sayısındaki sı-nırlama şairleri bu kısa nazım biçiminin dar sınırları içinde bütün sanat güçlerini, edebî yetenek ve hünerlerini ortaya koymak gibi oldukça zor bir sınavla karşı kar¬şıya bırakmıştır. Nazım biçiminin şairler için çizdiği bu sınırlar, gazelleri anlam yo-ğunluğu oldukça fazla şiirler hâline getirmiştir.

Halk edebiyatında da fâ'ilâtünfâ'ilâtünfâ'ilâtün,fâ'ilünvezniyle dîvân, fe'ilâ- tün, fe'ilâtün, fe'ilâtün, fe'ilün vezniyle selîs, mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün vezniyle kalenderî, mefâ 'îlün mefâ 'îlün mefâ 'îlün mefâ 'îlün vezniyle de semâ'î adı verilen gazeller yazılmıştır. Bunların musammat olanları da vardır. Halk edebi¬yatında müfte'ilün müfte'ilün müfte'ilün müfte'ilün vezniyle yazılan gazel biçi¬mindeki şiirlere de satranç adı verilmiştir. Bu şiirlerin her beytinden musammat gazelde olduğu gibi dörtlükler çıkar.

Örnek 7

Aşağıdaki gazel XVI. yüzyıl şairlerinden Emrî (öl. 1575)'ye aittir. Emrî, bu gaze¬lin bütün beyitlerinde Mecnûn'un Leylâ'ya olan aşkını dile getirmiştir. Gazelin vez¬ni mef'ûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilün 'dür. Bütün beyitleri arasında anlam ve konu bütünlüğü olan bu gazel, bir yek-âhenk gazel örneğidir.

1 Mecnûn ki mülket-i gam-ı Leylîde şâh idi Âhı duhânı başına çetr-i siyâh idi

2 Mecnûna yolda nâka-i Leylînin izleri Gündüzle âfitâb idi giceyle mâh idi

3 Mecnûn diyâr-ı gamda özin kılmış idi hâk Mûlar degüldi sînesi üzre giyâh idi

4 Mecnûn ki cism-i zerdini ber-bâd kıldı âh Gûyâ ki hırmen-i gam-ı Leylîde kâh idi

5 Mecnûna kamet ü ruh-ı Leylîsüz Emriyâ Bâg-ı cihânda serv ile gül şekl-i âh idi

Emrî

Gazelin düz yazıyla dil içi çevirisi

1 Mecnun Leylâ gamı ülkesinde padişah, (aşk acısı ile çektiği) âhın dumanı da başında siyah çadırdı.

2 Leylâ'nın devesinin izleri Mecnun için gündüz güneş, gece de ay idi.

3 Mecnun gam ülkesinde kendisini toprak etmişti; göğsünün üzerinde kıl değil (bu topraktan biten) otlardı.

4 Ah, Leylâ gamı harmanındaki bir saman çöpü gibi olan Mecnun'un sararmış bedenini, rüzgârının önüne katıp aldı götürdü.

Açıklama: Beyitte Mecnun'un bedeni Leyla'nın aşkının gamından sararmış bir saman çöpüne; onun hasretiyle çektiği âh da bu saman çöpünü önüne katıp götüren rüzgâra benzetilmektedir.

5 Ey Emrî! Leylâ'nın boyu ve yanağı olmayınca dünya bahçesindeki servi ve gül Mecnun için âh şekli gibidir.

Açıklama: Âh, eski yazıda "elif" ve "he" harfleriyle yazılır. Şair burada elif harfini biçim olarak serviye, he harfini de güle benzetmektedir.

Örnek 8

Aşağıdaki beş beyitlik gazel Bakî'ye aittir. Gazelin vezni fe'ilâtün (fâ'ilâtün), fe'ilâtünfe'ilâtün, fe'ilün(fa'lün)'dür. Gazelin ilk iki beytinde aşk, diğer beyitlerin¬de de bahar konusunu işlemiştir.

1 Serv ile ka-metüne kimse dimez hem-serdür Müntehâ ka-metün andan dahi bâlâ-terdür

2 Gül derin gülmez açılmaz bana ol gonce-dehen Ga-libâ hep yüzine gül didügüme terdür

3 Seyr-i deryâya ne hâcet dem-i sahrâ geldi Gûyiyâ sahn-ı çemen şimdi yem-i ahdardur

4 N'ola gül şevkine çalup çağırursa bülbül Mutribâ ol dahi başka başına mehterdür

5 Söyle şol kan olacağı bize sunsun Bâkî Nev-bahâr irdi gedâlar içecek demlerdür

Bakî

Gazelin düz yazıyla dil içi çevirisi

1 Kimse senin boyun serviyle aynıdır demez; (çünkü) son derece uzun boyun ondan da yüksektir.

2 Gül derim, ama o gonca ağızlı bana gülüp açılmaz; galiba yüzüne her zaman gül dediğim için gücenmiştir.

3 (Artık) ovalarda kırlarda gezip dolaşma vakti geldi; mesire yerleri yeşil bir de¬niz gibi; deniz gezintisine ne gerek var?

4 Ey mutrib, bülbülün gül aşkıyla ötmesinde şaşılacak bir şey yok; o da (senin gibi) tek başına bir çalgı takımıdır.

5 Bakî, sakiye söyle de kan olası şarabı bize sunsun; ilkbahar geldi, (bu mev¬sim) fakirlerin (âşıkların) içeceği zamanlardır.

Açıklama: Mutrib, meclislerde çalgı çalan ve şarkı okuyan kişi.

Örnek 9

Aşağıdaki şiir XVI. yüzyıl şairlerinden Fuzulî (öl. 1555-56)'nin yedi beyitlik mu- sammat bir gazelidir. Bu gazelin vezni 4 mefâ îlün'dür. Gazelin matla dışındaki be-yitleri mısralarının "/" ile bölünmüş yerlerinden eşit olarak ikiye ayrıldığında ilk üç mısra kendi arasında, dördüncü mısraı da matla beytiyle kafiyeli dörtlükler hâline dönüşürler.

1 Meni cândan usandurdı / cefâdan yâr usanmaz mı Felekler yandı âhumdan / murâdum şem'i yanmaz mı

2 Kamu bîmârına cânân / devâ-yı derd ider ihsân Niçün kılmaz mana dermân / meni bîmâr sanmaz mı

3 Gamum pinhân dutardum men / didiler yâre kıl rûşen Disem ol bî-vefâ bilmen / inanur mı inanmaz mı

4 Şeb-i hicrân yanar cânum / töker kan çeşm-i giryânum Uyarur halkı efganum / kara bahtum uyanmaz mı

5 Gül-i ruhsârına karşu / gözümden kanlu akar su Habîbüm fasl-ı güldür bu / akar sular bulanmaz mı

6 Degüldüm men sana mâ'il / sen itdün aklumı zâ'il Mana ta'n eyleyen gafil / seni görgeç utanmaz mı

7 Fuzûlî rind-i şeydâdur / hemîşe halka rüsvâdur

Sorun kim bu ne sevdâdur / bu sevdâdan usanmaz mı

Gazelin düz yazıyla dil içi çevirisi

1 Beni canımdan usandıran sevgili, cefa etmekten usanmaz mı? Âhımdan felek¬ler yandı, hâlâ murat mumum yanmaz mı (arzuma kavuşamayacak mıyım)?

2 Sevgili bütün hastalarının (âşıklarının) dertlerine çare bulur (da) benim derdi¬me niçin çare bulmaz, yoksa benim hasta (âşık) olmadığımı mı sanır.

3 Ben gamımı (aşkımı) gizli tutuyordum; git bunu sevgiline söyle dediler; ama söylediğim zaman, bilmem o vefasız inanır mı, inanmaz mı?

4 Ayrılık gecesinde canım yanar, gözlerimden kanlı yaşlar akar, feryadım halkı uyandırır da kara bahtımı bir türlü uyandıramaz mı?

5 Gül yanağına karşı gözümden kanlı yaş akar; sevgilim, bu gül mevsimidir, bu mevsimde sular bulanık akmaz mı?

Açıklama: Şair bu beyitte sevgilisine, onun gül gibi yanağına karşı gözünden kanlı yaşlar akmasını doğal karşılamasını; çünkü, onun gül gibi yanağının kendisi için ilkbahar olduğunu, ilkbaharda da suların bulanık akmasının do¬ğal karşılanması gerektiğini söyleyerek bu durum için şairce bir neden yarat-maktadır.

6 Benim sana ilgim yoktu; aklımı başımdan sen aldın; beni kınayan gafil kişi, senin bu güzelliğini görünce beni kınadığı için utanmaz mı?

7 Fuzulî çılgın bir âşıktır; bu yüzden herkesin diline düşmüştür; sorun ona, bu ne biçim sevgidir; bu sevdadan usanmaz mı?

Kasîde ve gazel terimlerini tanımlayarak, bu iki nazım şekli arasında önemli olduğunu dü¬şündüğünüz farkları belirtiniz.

Müstezâd

Müstezâd, bir edebiyat terimi olarak gazelden türemiş ve mısralarının biri uzun biri kısa olmak üzere belli vezinlerde yazılmış bir nazım biçiminin

adıdır. Genellikle mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün vezniyle yazılmış olan gazel¬lerden türetilmiş ve beyitlerin mısra aralarına mefûlü fe'ûlün cüzleriyle yazılan kı¬sa mısralar eklenmiştir. Sayıları az da olsa başka vezinlerle yazılmış müstezâdlar da vardır. Bu vezinler şunlardır:

mef ûlü mefâ llü mefâ llü mefâ llü mef ûlü mefâ llü

müfte ılıiıı müfte ıhın müfte 'ilıtnfâ' müfte 'ilıtnfâ'

mefâ ılıiıı mefâ İlim mefâ ılıiıı mefâ İllin mefâ llıtn mefâ İhın

Son vezinle yazılmış olan müstezadlar mefâ'iliin vezni altı defa tekrarlanmış olduğu için miistezâd-t siidâsiyye (=altılı müstezâd) olarak adlandırılmıştır.

^SIRA SİZDE J^^jf

^ DİKKAT

Eklenen kısa mısralar ziyâde (=fazla) adını alırlar. Bu kısa mısralarm vezinleri uzun mısralarm vezinlerinin ilk ve son tef'ilelerinin bir araya getirilmesiyle elde edilmiştir (bk. Örnek 10). Müstezâdlar dört ayrı kafiye düzeninde yazılmışlardır:

1. a(a) a(a); b(b) a(a); c(c) a(a) 3. a<» a

2. a(a) a(a); x(x) a(a); x(x) a(a) . 4. a(b) a(b); x(x) a(b); x(x) a(b).

DİKKAT

Harflerle sembolleştirilen kafiye düzeninde ilk harfler uzun mısraları, ayni içine alınan FAjJ ikinci harfler de kısa mısraları göstermektedir.

Ziyâdeleri ya da uzun mısraları tekrarlanan müstezâdlara mütekerrir müste- zâd, ziyâde mısraı uzun mısraların başında tekrarlanan müstezâdlara da müdev- ver müstezâd denilir.

Müstezâdlar en fazla gazelden türetilmiş olmakla birlikte, az sayıda da olsa; rü- bâ'î, kıt'a ve kasideden türetilmiş olanları da vardır. Müstezâdların konuları gazel ile benzerlik gösterir. Aşk, şarap, ayrılık, tabiat gibi konular bu şiirlerde sıkça işlen-miştir. Bunların dışında dinî, tasavvuf! konularda yazılmış olanlarına da rastlanır. Müstezâdlar, anlam bütünlüğü bakımından diğer nazım şekillerinden farklı bir özelliğe sahiptir. Bir müstezâdda ziyade mısralar çıkarıldığı zaman şiirde anlamın bozulmaması gerekir.

Bilindiği kadarıyla Anadolu'da yazılmış ilk müstezâd örnekleri XIV. yüzyıl şair-lerinden Seyyid Nesîmî (öl. 1404 ?)'ye aittir. Yeni edebiyat anlayışı çerçevesinde de müstezada önem verilmiş, Servet-i Fünûn şairleri bu nazım biçiminin bilinen vezin ve kafiye sisteminde birtakım değişiklikler yaparak serbest müstezâd adı verilen yeni bir şekil denemişlerdir. Müstezâd halk edebiyatında yedekli, ayaklı adlarıy¬la çok kullanılmış bir nazım biçimidir.

Örnek 10

Aşağıdaki müstezâd XVIII. yüzyıl Divan şairlerinden Nedîm (öl. 1730)'e aittir. Müs- tezâdın uzun mısralarının vezni mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün, ziyadelerinin vez-ni de mefûlüfe'ûlün'dür. Kafiye düzeni şöyledir: a(b) a(b), x(x) a(b), x(x) a(b). . .

1 Ey şûh-ı kerem-pîşe dil-i zâr senindir Yok minnetin aslâ

V'ey kân-ı güher anda ne kim var senindir Pinhân ü hüveydâ

2 Sen kim gelesin meclise bir yer mi bulunmaz Baş üzre yerin var

Gül goncesisin gûşe-i destâr senindir Gel ey gül-i ra'nâ

3 N'eylersen edip bir iki gün bâr-ı cefâya Sabreyle de sonra

Peymâne senin hâne senin yâr senindir Ey dil tek ü tenhâ

4 Bir bûse-i can-bahşına ver nakd-i hayâtı Ger ka'il olursa

Senden yanadır söz yine bâzâr senindir Ey âşık-ı şeydâ

5 Çeşmânı siyeh-mest-i sitem kâkülü pür-ham Ebrûları pür-çîn

Benzer ki bu dildâr-ı cefakâr senindir Bî-şübhe Nedîmâ

Nedîm

Müstezâdın düz yazıyla dil içi çevirisi

Mütekerrir "tekrarlanan", müdevver de "yuvarlak" anlamındadır.

Yedek ve ayak, "ziyâde"nin karşılığıdır.

1 Ey âlicenap şuh, zavallı gönlüm senindir; hiç minnet etme ve ey mücevher madeni, bu gönüldeki gizli açık ne varsa, hepsi senindir.

2 Sen meclise gelirsin de bir yer mi bulunmaz; yerin baş üzerindedir; çünkü, gül goncasısın, senin yerin sarığın köşesidir, gel ey ra'nâ gül!

Açıklama: Gül-i ra'nâ yaprakları sarı ve kırmızı olan iki renkli güldür.

3 Ey gönül, ne yaparsan yap, bir iki gün cefa yüküne sabret; sonra kadeh de ev de sevgili de senindir; hem de yalnız senin!

4 Ey çılgın âşık, eğer o güzel razı olursa, ölülere can veren bir öpücüğü karşılı¬ğında bütün ömrünü ver; bu sözüm sana, ama yine de sen bilirsin.

5 Ey Nedîm, gözleri zilzurna zulüm sarhoşu, kâkülü kıvrım kıvrım, kaşları çatık bu güzelin senin zalim sevgilin olduğu anlaşılıyor; bunda hiç şüphe yok.

K>t'a

Kıt'amıı asıl anlamı Kıt'a bir edebiyat terimi olarak genellikle iki veya iki beyitten uzun, matla ve

"Parça"dır. mahlas beyti olmayan bir nazım biçiminin adıdır. Bir başka ifadeyle kıt'alar

kasîde ve gazel gibi musarra bir beyitle başlamayan ve mahlas kullanılmamış man-zumelerdir (bk. Örnek 11, 12). Kıt'ada beyitlerin ilk mısra'ları serbest, ikinci mıs¬raları birbiriyle kafiyelidir. Kafiye düzeni şöyledir: xa, xa, xa, xa . . .

Divan şiirinde daha çok iki beyitli kıt'alar yazılmışsa da bu nazım biçimiyle ya-zılmış manzumelerin beyit sayısının otuza kadar çıktığı görülür. İki beyitten uzun olan böyle kıt'alara kıt'a-i kebîre (=büyük kıt'a) denilir. Uzun kıt'aları kasîdeden ayıran en önemli özellik, bu manzumelerde matla ve mahlas beyitlerinin bulunma¬masıdır. Kıt'alarda her türlü konunun işlendiği görülmektedir. Çeşitli olaylara eb- Ebced, hakkında 9. Ünitede cedle tarih düşürmede en fazla bu nazım biçimi kullanılmıştır. Beyitleri arasında bügi verilecektir. konu birliğinin ve anlam bütünlüğünün bulunması bu nazım şeklinin başka bir

özelliğidir.

Nazım: Kıt'aya benzer bir nazım biçimidir. Nazım, bir edebiyat terimi olarak ve-zinli kafiyeli söz, şiir anlamındadır. Yine bir edebiyat terimi olarak musarra bir be-yitle başlayan kıt'aya da nazım denilmektedir. Dolayısıyla nazmın kıt'adan ayrıldığı tek yön ilk beytin musarra olmasıdır. Bu nedenle nazım, kıt'anın bir türü olarak da değerlendirilebilir. Kafiye düzeni şu şekildedir: aa, xa . . .

Nazımı mahlas beyti olmayan bir gazele benzetmek de mümkündür. Uzunluk¬ları iki ile on beş beyit arasındadır (bk. Örnek 13). Ancak uzun nazımlar kıt'a-i ke¬bîre gibi farklı bir adla anılmamıştır. İki beyitli nazımlar beyit sayısı ikiden fazla olan nazımlara oranla daha azdır. İkiden fazla beyitle yazılan nazımların daha çok çeşitli olaylara tarih düşürmede, övgü ve yergide kullanıldığı görülmektedir. Kıt'a ve nazımı birbirinden ayıran tek özellik, nazımın ilk beytinin kıt'anın aksine mu¬sarra olmasıdır. Bu nedenle nazım ve kıt'a-i kebîreyi, ayrı birer nazım biçimi ola¬rak değerlendirmek yerine kıt'anın iki ayrı türü olarak kabul etmek daha doğru olur.

Örnek 11

Aşağıdaki iki beyitli felsefî şiir Fuzulî'nin ünlü bir kıt'asıdır. Kıt'anın vezni fe'ilâ- tün (fâ'ilâtün), mefâ'ilün, fe'ilün (fa'lün); kafiye düzeni de "xa xa"dır.

îlm kesbiyle pâye-i rif'at

Ârzû-yı muhâl imiş ancak

Aşk imiş her ne var âlemde îlm bir kîl ü kâl imiş ancak

Fuzulî

Kıt'anın düz yazıyla dil içi çevirisi

İlim yoluyla yücelmek, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir arzuymuş; bu dün¬yada her ne var ise aşk; ilim de yalnızca boş bir lafmış.

Örnek 12

Aşağıdaki felsefî şiir Fuzulî'ye ait dört beyitlik bir kıt'adır. Kıt'anın vezni fe'ilâ- tün (fâ'ilâtün), fe'ilâtün , fe'ilâtün, fe'ilün (fa'lün), kafiyesi düzeni de "xa xa xa xa"dır. Kıt'a, matla ve mahlassız bir gazel gibidir.

1 Her kimün var ise zâtında şerâret küfri Istılâhât-ı ulûm ile müselmân olmaz

2 Ger kara taşı kızıl kan ile rengîn itsen Tab'a tağyîr virüp la'l-i Bedahşân olmaz

3 Eylesen tûtîye ta'lîm-i edâ-yı kelimât Nutkı insân olur ammâ özi insân olmaz

4 Her uzun boylu şecâ'at idebilmez da'vî Her ağaç kim boy atar serv-i hırâmân olmaz

Fuzulî

Kıt'anın düz yazıyla dil içi çevirisi

Karakterinde kötülük küfrü bulunan kişi birtakım dinî terimleri kullanmakla Müslüman olmaz.

Kara taşı kızıl kanla boyasan; bu, doğasını değiştirip onu Bedahşan yakutu yapmaz.

Papağana konuşmayı öğretsen, sözü insan sözü olur ama, özü insan olmaz.

Her uzun ağacın salınan servi olmadığı gibi, her uzun boylu da cesaret dava¬sına kalkışamaz.

Örnek 13

Aşağıdaki nazım XVIII. yüzyıl Divan şairlerinden Şeyh Gâlib'e aittir. Konusu aşk olan bu nazmın vezni fe'ilâtün (fâ'ilâtün), fe'ilâtün, fe'ilâtün, fe'ilün (fa'lün), kafiye düzeni de " aa xa "dır,

Ey felek maksadun ülfet mi adâvet mi nedür Yoksa ol mâh ile uşşâka felâket mi nedür

İrmeden vuslata hicrâna irişdük ammâ Anlasam bari bidâyet mi nihâyet mi nedür

Şeyh Gâlib

Nazımın düz yazıyla dil içi çevirisi

Ey felek, senin maksadın dostluk mudur, düşmanlık mıdır? Yoksa o ay parçası gibi güzel ile âşıklara felâket getirmek midir? Sevgiliye kavuşamadan, ondan ayrıl¬dık; bari, şu kadarını anlasam, bu işin başlangıcı mi; yoksa sonu mudur?

Kıt'a ve nazımı tanımlayarak bu iki nazım biçimi arasındaki farkı belirtiniz.

Mesnevî

Mesnevî bir edebiyat terimi olarak aynı vezinde ve her beyti diğer beyitlerden bağımsız olarak kendi arasında kafiyeli bir nazım biçiminin adıdır. Bu nazım biçimine mesnevî adının veriliş nedeni, her beytin mısralarının diğer beyitlerden bağımsız olarak kendi içinde ikişer ikişer kafiyelenmiş olmasıdır. Diğer nazım bi¬çimleri için konulmuş olan beyit sayısı sınırlaması bu nazım biçiminde yoktur (bk. Örnek 14, 15). Mesnevîde beyitlerin diğer beyitlerden bağımsız olarak kendi için¬de kafiyelenmesi ve beyit sayısı için bir sınırlama konulmamış olması, diğer nazım şekillerinde olduğu gibi şairleri kafiye bulma ve sayısı önceden belli birkaç beyit ile düşüncelerini ifade etme sıkıntısından kurtarmış; bu nedenle de uzun, bazen binlerce beyit tutan manzumeler bu nazım biçimiyle yazılmıştır. Mesnevîlerde ge¬nellikle mefâ'îlün mefâ'îlünfe'ûlün; mef'ûlü mefâ'ilünfe'ûlün; fâ'ilâtünfâ'ilatün fâ'ilün; fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün gibi kısa vezinler kullanılmış; bu da şairler için anlatımı kolaylaştıran başka bir etken olmuştur. Divanlarda beyit sayısı en fazla otuza kadar çıkmış kısa mesnevîlere de rastlanmakla birlikte bu nazım biçimiyle genellikle "Leylâ ve Mecnun", "Husrev ve Şîrîn", Yûsuf ve Zelîhâ" gibi edebî değer taşıyan uzun aşk hikâyeleri, destânî konular ile öğretici yönü ağır basan dinî, ta- savvufî, ahlakî eserler ve manzum sözlükler yazılmıştır.

Türk edebiyatında yazılmış mesnevîler üzerinde konuyla ilgili derslerde krono¬lojik sırayla ayrıntılı olarak durulacaktır.

Aynı şair tarafından yazılmış beş mesnevîye hamse denir. Iran edebiyatında ilk hamse sahibi şair Genceli Nizâmî (öl. 1214 ?)'dir. Genceli Nizamî, mesnevîde Iran edebiyatının en büyük şairidir. Hamse'sindeki mesnevîler Mahzenü'l-Esrâr, Leylî vü Mecnûn, Husrev ü Şîrîn, Heft-peyker ve İskender-nâmddir. Nizâmî'nin gerek Iran gerekse Türk mesnevî şairleri üzerinde etkisi sürekli olmuş; bu şairler Niza- mî'yi örnek alarak birçok hamse yazmışlardır.

Mesnevînin asıl anlamı "ikili" ya da "ikişer ikişer"dir.

Nizâmî'nin Leylâ vü Mecnûn ile Husrev ü Şîrîn 'inin ilk yaprakları

Mesnevînin bölümler hâlinde düzenlenmiş kendine özgü bir kompozisyonu vardır. İlk dönem Türkçe mesnevîlerde her şairin uyduğu bir mesnevî formundan söz etmek mümkün değildir. Ancak bu edebiyatın tarihî gelişimi içinde mesnevî formu da bir düzen kazanmış ve mesnevîler bu düzene uyularak yazılır olmuşlar¬dır. Yaygın olarak uyulan bu düzene göre genellikle bir mesnevîde bulunması ge¬reken bölümleri şu üç başlık altında toplamak mümkündür:

1. Giriş: Mesnevî şairinin biçim gerekliliklerini yerine getirdiği kısımdır. Bu başlık altında sırasıyla tevhîd, münâcât ve na't gibi bölümler vardır. Bu üç bö¬lümden sonra bazı mesnevîlerde mi'râciyye, mu'cizât-ı nebevî ve medh-i çe- hâr-yâr adlı kısımlar da yer alır. Mesnevî eğer bir devlet büyüğü ya da toplumda ileri gelen bir kişi adına yazılmış ve ona sunulmuşsa, bu kişi için yazılmış olan; onun cömertliği, cesareti ve erdemlerinden söz edilen bir övgü kısmı yer alır. Bu¬nu sebeb-i te'lîf, sebeb-i nazm-ı kitâb gibi bir başlığın bulunduğu, eserin yazılış nedeninin anlatıldığı bir bölüm izler. Bu bölümde şairler genellikle eseri rüyaların-da duydukları ya da sahibini görmedikleri bir sesle (=hâtif); yani, manevi bir işa¬retle ya da samimi bir dostlarının isteği üzerine kaleme aldıklarını söylerler. Bu kı¬sımda aynı konuda daha önce eser yazmış mesnevî şairleri ve eserleri hakkında edebiyat tarihimiz açısından önemli olabilecek bilgiler de bulunabilir.

2. Konunun İşlendiği Bölüm: Âğâz-ı dâstân, âğâz-ı kitâb, âğâz-ı kıssa gibi bir başlıkla başlayan bu bölüm, asıl konunun işlendiği bölümdür. Mesnevîlerde bu ana başlığa bağlı olarak çok sayıda alt başlık kullanılmıştır. Bu bölüm mesnevîle- rin konusuna göre farklılık gösterir. Mesnevîlerde ana konu işlenirken bazen bir münasebetle ana konuyla bir şekilde bağlantılı başka konular da kısaca anlatılır; sonra tekrar asıl konuya dönülür. Mesnevînin tekdüzeliğini kırmak için bu bölüm¬de şairler kahramanların ağzından gazel, musammat vb. nazım şekilleriyle şiirler de söylemişlerdir. Şairler bu manzumelerde çoğunlukla mahlas kullanmamışlardır. Bu, mesnevî içindeki diğer nazım şekilleriyle yazılmış manzumelerin bağımsız bir şiir olmaktan çok, o eserin bir parçası olarak değerlendirilmiş olmasından kaynak¬lanmaktadır. Mesnevîlerde arasöz olarak kullanılmış olan bu manzumelerin bir kıs¬mının bir mesnevînin parçası oldukları unutularak tek başlarına meşhur oldukları da görülür. Fuzulî'nin Leylâ vü Mecnun'undaki bazı gazeller bu nitelikteki şiirler-dendir.

3. Bitiş Bölümü: Mesnevîlerin sonuna doğru ayrı bir başlık altında eser için bir bitiş bölümü yazılmıştır. Genellikle hâtime başlığını taşıyan bu bölümün başında tevhîd, münâcât ve fahriyye içerikli beyitlerin bulunduğu da görülür. Mesnevînin adı, bazen şairi, kaç beyit olduğu, nerede ve ne zaman yazıldığı gibi bizzat şairi ta¬rafından verilmiş edebiyat tarihimiz açısından son derece önemli bilgiler de genel¬likle bu bölümlerde yer alır. Bu kısımlar, bazen şairlerin eser hakkındaki değerlen¬dirmelerini de içerdiği için ayrı bir değer taşırlar.

Örnek 14

Aşağıdaki 39 beyit, XIV-XV. yüzyıllarda Anadolu'da yaşamış şairlerden Şeyhî (öl 1431)'nin tamamı 126 beyit olan Har-nâme adlı mesnevîsinden seçmeler ya¬pılarak alınmıştır. Şeyhî sosyal dengesizlikleri mizahî bir üslupla anlattığı bu sembolik eserinde öküzlere özenerek boynuz sahibi olmayı isteyen bir eşeğin başına gelenleri anlatır. Har-nâme fe'ilatün (fâ'ilâtün), mefâ'ilünfe'ilün (fa'lün) vezniyle yazılmıştır.

Har-nâme

1 Bir eşek var idi za'îf ü nizâr

Yük elinden katı şikeste vü zâr 2 Gâh odunda vü gâh suda idi

Dün ü gün kahr ile kısuda idi 3 Ol kadar çeker idi yükler ağır

Ki teninde tü komamışdı yağır

4 Arkasından alınsa pâlânı Sanki it artuğıydı kalanı

5 Bir gün issi ider himâyet ana Ya'ni kim gösterür inâyet ana

6 Aldı pâlânını vü saldı ota Otlayarak biraz yüridi öte

7 Gördi otlakda yürür öküzler Odlu gözler ü gerlü gögüzler

8 Boynuzı ba'zısının ay gibi Kiminün halka halka yay gibi

9 Hâr-ı miskîn ider iken seyrân Kaldı görüp sığırları hayrân

10 Ne yular derdi ne gam-ı pâlân Ne yük altında haste vü nâlân

11 Acebe kalur ü tefekkür ider Kendü ahvâlini tasavvur ider

12 Bunlarun başında tâc neden Bize bu fakr u ihtiyâc neden

13 Didi bu müşkilümüz'itmez hal Meger ol bir fülan har-ı a'kel

14 Ol ulu katına bu miskîn har Vardı yüz sürdi didi ey server

15 Sen eşekler içinde kâmilsin Âkil ü şeyh ü ehl ü fâzılsın

16 Bugün otlakda gördüm öküzler Gerüben yürür idi gögüzler

17 Her birisi semiz ü kuvvetlü içi vü taşı yağlı vü etlü

18 N'içün oldı bulara erzânî Bize bildür şu tâc-ı sultânî

19 Yok mıdur gökte bizüm ılduzumuz K'olmadı yeryüzinde boynuzumuz

20 Bâr-keşlikte çün bizüz fâyık Boynuza niçün olmaduk lâyık

21 Böyle virdi cevâb pîr eşşek K'iy belâ bendine esîr eşşek

22 Bu işin aslına işit illet Anla aklında yok ise kıllet

23 Ki öküzi yaradıcak Hallâk Sebeb-i rızk kıldı ol Rezzâk

24 Dün ü gün arpa buğday işlerler Anı otlayup anı dişlerler

25 Çü bular oldı ol azîze sebeb Virdi ol izzeti bulara Çalab

26 Tâc-ı devlet konıldı başlarına Et ü yağ toldı iç ü taşlarına

27 Döndi yüz derd ile za'îf eşşek Zâr u dil-haste vü nahîf eşşek

28 Didi sehl ola bu işün aslı Çünki şerh oldı bâbı vü faslı

29 Varayın ben de buğday işleyeyin Anda yaylayup anda kışlayayın

30 Gezerek gördi bir gögermiş ekin Sanki dutardı ol ekin ile kîn

31 Işk ile degdi girdi işlemege Gâh ayaklayu gâh dişlemege

32 Yiyerek toydı karnı çağnadı Yuvalandı vü biraz ağnadı

33 Başladı ırlayup çağırmağa Anup ağır yüki ağırmağa

34 Çıkarur har çün enkerü'l-esvât Ekin issine arz olur arasât

35 Ağaç elinde azm-i râh itdi Tarlasını göricek âh itdi

36 Yüregi sovumadı sögmek ile Olumadı eşegi dögmek ile

37 Bıçağın çekdi kodı ayruğını Kesdi kulağını vü kuyruğını

38 Kaçar eşşek acıyarak cânı Dökilüp yaşı yirine kanı

39 Bâtıl isteyü hakdan ayrıldum Boynuz umdum kulaktan ayrıldum

Mesnevinin düz yazıyla dil içi çevirisi

1 Yük çekmekten beli bükülmüş, inim inim inleyen zayıf bir eşek vardı.

2 Bazen odun, bazen de su taşırdı; gece ve gündüz eziyet ve sıkıntıda idi.

3 O kadar ağır yükler taşırdı ki yaralar teninde tüy bırakmamıştı.

4 Sırtındaki semeri alınınca sanki kalanı köpek artığı gibiydi.

5 Bir gün sahibi onu gözetti, yani iyilik etti.

6 Sırtındaki semeri aldı ve çayıra saldı; eşek otlaya otlaya biraz öteye gitti.

7 Otlakta yürüyen öküzleri gördü; gözleri ateş gibi parlak, göğüsleri de dolgundu.

8 Bazılarının boynuzu ay gibi, bazısınınki de halka halka yay gibiydi.

9 Zavallı eşek çayırda dolaşırken bu sığırları görüp hayran kaldı.

10 Ne yular derdi ne semer ne de yük altında hasta olup inlemek vardı.

11 Şaşırdı ve düşünceye daldı, kendi durumunu gözünün önüne getirdi.

12 Bunların başındaki taç neden, bizdeki bu yoksulluk ve ihtiyaç neden?

13 Kendi kendine dedi ki, bu sorunumuzu ancak falan bilge eşek çözer.

14 Bu zavallı eşek o yüce bilge eşeğin huzuruna vardı, yere yüz sürdü ve dedi ki, ey önderimiz:

15 Sen eşekler içinde çok olgun, akıllı, bilge, işini bilen ve erdemli birisisin.

16 Bugün otlakta göğüslerini gererek yürüyen öküzler gördüm.

17 Her biri semiz ve kuvvetli, içi dışı yağlı ve etli.

18 Bize söyler misin, şu padişah tacı neden bunlara lâyık görüldü?

19 Bizim gökte talih yıldızımız yok mu ki yeryüzünde boynuzumuz olmadı?

20 Yük çekmekte madem ki biz üstünüz, boynuza neden layık görülmedik?

21 Yaşlı eşek şöyle cevap verdi: Ey bela bağına tutsak eşek!

22 Eğer aklında noksanlık yoksa, iyi dinle de bu işin aslını anla!

23 Tanrı, öküzü yarattığı zaman, o rızık verici onu insanlara rızık sebebi yaptı.

24 Gece gündüz arpa buğdayla uğraşırlar, onu otlayıp onu dişlerler.

25 Bunlar o kutsal ekmeğin meydana gelmesine sebep oldukları için Tanrı o yü¬celiği, o şerefi bunlara verdi.

26 Başlarına mutluluk tacı konuldu, içleri dışları et ve yağ ile doldu.

27 Zayıf, inim inim inleyen, mutsuz, sıska eşek, yüz dert ile döndü.

28 "Bu iş kolay" diye düşündü, çünkü her şey açıklığa kavuşmuştu.

29 (Öyleyse) gidip ben de buğdayla uğraşayım, yazımı kışımı, bütün vaktimi onunla geçireyim.

30 Eşek gezerken yeşermiş bir ekin gördü; sanki o ekin ile düşmanlığı vardı.

31 Aşk ile gitti, o ekinle uğraşmaya başladı; bazen çiğnedi bazen de dişledi...

32 Ekini yiyip karnı doyunca, anırmaya başladı, yerlerde yuvarlandı, debelendi.

33 Bağırıp şarkı söylemeye, taşıdığı ağır yükleri hatırlayıp anırmaya başladı.

34 Eşek o çirkin sesini çıkarınca ekin sahibi bunu duydu,

35 Elinde sopayla koştu, tarlasının hâlini görünce bir âh çekti.

36 Yüreğinin ateşi sövmek ile soğumadı, eşeği dövmek ile de yetinmedi,

37 Sövmeyi dövmeyi bırakıp bıçağını çekerek eşeğin kulağını ve kuyruğunu kesti.

38 Eşek canı yanarak ve gözyaşı yerine kan dökerek kaçtı [ve şöyle dedi:]

39 "Yanlış isteyerek doğru yoldan ayrıldım; boynuz umdum, kulaktan oldum".

Örnek 15

Aşağıdaki 10 beyit XVII. yüzyıl şairlerinden Nabî (öl. 1712)'nin oğluna öğüt için yazdığı bir "nasîhat-nâme" olan Hayriyye adlı mesnevînin "Matlab-ı Dâniş-i Envâ'-ı Ulûm (=îlimleri Öğrenme İsteği)" başlıklı 43 beyitlik bölümünden seç¬meler yapılarak alınmıştır. Hayriyye fe'ilâtün (fâ'ilâtün), fe'ilâtün fe'ilün (fa'lün) vezniyle yazılmıştır.

1 îlme sa'y eylememekden hazer it îlm ü sa'y ikisi birdür nazar it

2 Bulamaz ilm bilâ-sa'y vücûd Biri gitse biri olur nâbûd

3 Dahi emr eyledi ol sâhib-i ilm Mehdden lahde dek ol tâlib-i ilm

4 îlm bir lücce-i bî-sâhildir Anda âlim geçinen câhildir

5 Cehle Hak mevt didi ilme hayât Olma hem-hâl-i gürûh-ı emvât

6 Bilmek elbette degül mi ahsen Sorsalar ben onu bilmem dimeden

7 Etme âr öğren okı ehlinden Her şeyin ilmi güzel cehlinden

8 Cehldür âdeme zindân-ı belâ Ki düşenler göremez rûy-ı rehâ

9 Olmaya ilm kadar emr-i bülend îlmden görmedi hiç kimse gezend

10 Ger re'âyâ vü gerek sâhib-i tâc Lâ-büd olur ulemâya muhtâc

Beyitlerin düz yazıyla dil içi çevirisi

1 Öğrenmeye çalışmamaktan sakın; ilim ve çalışmak, dikkat et, bunların ikisi birdir.

2 Çalışma yoksa, ilim de ortaya çıkmaz; biri olmazsa diğeri de olmaz.

3 İlim sahibi o zat (Hz. Muhammed) emretti: "Beşikten mezara kadar ilim iste, bunun için çalış."

4 İlim, kıyısı olmayan bir büyük denizdir; onda âlim geçinen, ben bilirim diyen cahildir.

5 Tanrı, cehalete ölüm, ilme de hayattır dedi; öyleyse, ölüler güruhuyla birlikte olma.

6 Sordukları bir şeyi "bilmiyorum" demektense, "biliyorum" demek daha iyi değil mi?

7 Utanma, bilenlerden oku, öğren; bir şeyi bilmek, bilmemekten güzeldir.

8 Bilgisizlik, insan için belâ zindanıdır; o zindana düşenler artık rahat yüzü görmezler.

9 İlim kadar yüce bir iş yoktur; ilimden hiç kimse zarar görmedi.

10 Gerek sıradan halk olsun, gerekse tac sahibi (hükümdar) olsun, mutlaka bil¬ginlere muhtaç olurlar.

Rübâ'înin asıl anlamı "dörtlü", "dört harfli" demektir.

DÖRT MISRALI NAZIM BİÇİMLERİ

Rüba'î

Rübâ'î bir edebiyat terimi olarak özel vezinlerle yazılmış dört mısralı bir na¬zım biçiminin adıdır. Bu nazım biçimi İran edebiyatında doğmuş; Türk edebiya¬tına da bu edebiyattan geçmiştir. Rübâ'înin kafiye düzeni iki beyitlik nazımlarda ol¬duğu gibi genellikle "dır. Bunun yanında kıt'a gibi "x a x a" şeklinde kafi- yelenmiş ve dört mısraı da birbiriyle kafiyeli rübâ'îler de vardır. Dört mısraı birbi¬riyle kafiyeli rübâ'îlere rubâ'-i musarra veya terâne adı verilmiştir (bk. Örnek 16).

Rüba'î, bu nazım biçimine özgü ahreb ve ahrem adları verilmiş iki grup ve¬zinle yazılır. Aslında rübâ'îyi nazım ve kıt'adan ayıran da budur. Rübâ'î vezinleri¬nin sayısı 24'e kadar ulaşır. Bunlardan mef'ûlü ile başlayan 12 vezin kalıbına ah¬reb, mef'ûlün ile başlayan 12 vezin kalıbına da ahrem adı verilmiştir. Türk şairle¬rinin Fars şiirinde diğer nazım biçimleri için kullanılmış olan bütün vezinleri kul¬lanmadıkları ve bunlar arasında bir seçme yaptıkları bilinmektedir. Bu şairler rü¬bâ'î vezinlerinde de aynı yola başvurmuşlar ve Fars şiirinde kullanılmış rübâ'î ve¬zinleri arasında da bir seçme yapmışlardır. Ahrem kalıplarında açık hece sayısı da¬ha az olduğu; dolayısıyla bu gruptaki vezinler Türkçenin ses sistemine uygun ol¬madığı için Türk şairler rübâ'îde daha âhenkli olan ahreb kalıplarını kullanmayı tercih etmişlerdir. Rübâ'înin kendine özgü vezinlerle yazılmak dışında bir başka

özelliği de bu nazım biçiminde her mısrada farklı bir veznin kullanılabilmesidir. Ancak bir rübâ'îde kullanılan farklı vezinler aynı gruptan olmak zorundadır. Bu zo¬runluluktan dolayı bir rübâ'îde ahrem grubundan bir vezin kullanılmışsa, dört mıs¬rada da ahrem, ahreb grubundan bir vezin kullanılmışsa dört mısrada da ahreb grubundan vezinler kullanılmıştır (bk. Örnek 16). Türk edebiyatında en çok kul¬lanılmış rübâ'î vezinleri şunlardır:

Ahreb

1. mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlün fa'

2. mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlüfe'ûl

3. mefûlü mefâ'ilün mefâ'îlünfâ'

4. mefûlü mefâ'ilün mefâ'îlü fe'ûl

5. mefûlü mefâ'îlün mef'ûlünfâ'

6. mefûlü mefâ'îlün mef'ûlüfe'ûl

Ahrem

1. mef'ûlün fâ'îlün mefâ'îlün fâ'

2. mef'ûlün fâ'îlün mefâ'îlü fe'ûl

Rüba'î dört kısa mısradan ibaret bir nazım biçimi olduğu için şair, söyleyeceği sözü bu dört kısa mısra içinde söyleyip bitirmek zorundadır. Bu nedenle de rübâ'î nazım biçimiyle daha çok felsefî düşünceler ifade edilmiştir. Rübâ'îlerde farklı ko¬nular da işlenmiş olmakla birlikte gazelde olduğu gibi, sanat ve üslup kaygısı bu nazım biçiminde ifade edilmek istenen düşüncenin önüne geçemez. Bu dörtlük¬lerde genellikle ilk üç mısrada okuyucu söylenmek istenen düşünceye hazırlan¬mış; son mısrada da bu düşünce etkileyici bir şekilde ifade edilmiştir.

Divan edebiyatının yetiştirdiği en ünlü rübâ'î şairi Azmîzâde Hâletî (öl. l631)'dir. Türk edebiyatı Batı edebiyatının etkisi altına girdikten sonra Türk şairleri ünlü îranlı rübâ'î şairi Ömer Hayyam (öl. 1123)'ın rübâ'îlerini manzum olarak Türkçeye aktarmak dışında bu tarza fazla ilgi göstermemişlerdir. Bu dönem Türk şairleri için¬de rübâ'î tarzının en önemli şairi Yahya Kemal (öl. 1958)'dir.

Rübâ'îlerde genellikle mahlas kullanılmamıştır. Bir şairin yazmış olduğu rübâ'î sayısı fazla ise, bunlar divanların sonunda kafiyelerinin son harflerine göre sıralan-mıştır.

Örnek 16

Aşağıdaki dört mısraı da birbiriyle kafiyeli rübâ'î, rubâ'î-i musarra' ya da terâne olarak adlandırılmış olan rubailerdendir. Ayrıca bu rübâ'înin her mısra'ı ahreb gru-bundan farklı bir vezinle yazılmıştır. Mısraların vezinleri sırasıyla mefûlü mefâ 'ilün mefâ'îlün fâ' / mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlün fâ' / mef'ûlü mefâ'ilü mefâ'îlün fâ' / mefûlü mefâ 'ilün mefâ 'îlün fâ dır.

Gördüm seni elden ihtiyârum gitdi

Bakdum kadüne sabr u karârum gitdi

Hâk oldum ü her yana gubârum gitdi

El-kıssa kapunda i'tibârum gitdi

Fuzulî

Rubâ'înin düz yazıyla dil içi çevirisi

Seni görünce elimden iradem; boyuna bakınca da sabrım kararım gitti. Sonun¬da toprak oldum ve zerrelerim her yana dağıldı; kısacası kapında itibarım gitti.

Örnek 17

Aşağıdaki rübâ'î Azmîzâde Hâletî'ye aittir. Bu rübâ'înin kafiye düzeni bir önce¬ki rübâ'îden farklıdır. Rübâ'îde üçüncü mısra dışındaki mısralar kendi aralarında kafiyeli, üçüncü mısra' ise serbesttir. Birinci, ikinci ve dördüncü mısralar mef'ûlü mefâ'ilün mefâ'îlü fe'ûl, üçüncü mısraı ise mef'ûlü mefâ'ilün mefâ'îlün fâ'vezin- lerindedir.

Esrârını dil zamân zamân söyler imiş Hengâme-i gamda dâstân söyler imiş Aşk ehli olup da mihnet-i hicrâna Ben sabr iderin diyen yalan söyler imiş

Tuyuğ, "şarkı söyleme", "övme", "kapalı söz" anlamlarında Türkçe bir sözcüktür.

Azmîzâde Hâletî

Rubâ'înin düz yazıyla dil içi çevirisi

Gönül sakladığı sırları zaman zaman söylermiş; üzgün zamanlarında ise destan gibi söylermiş; âşık olup da ayrılık çilesine "sabrederim" diyen yalan söyler imiş.

Tuyuğ

Tuyuğ, edebiyat terimi olarak dört mısralı bir nazım biçiminin adıdır. Eski Türk şiirinin dörtlüklerinden doğmuştur. Tuyuğun Oğuz Türklerinin Azerbaycan, Doğu Anadolu ve Irak'a yerleşmeleriyle kendi edebiyatlarında kullandıkları dört mısralık halk şiirlerinin bu bölgede aruzla yazılan ve Fehleviyyât denilen bestelenmiş rü- bâ'îlerden etkilenmesiyle ortaya çıktığını ileri sürenler de vardır.

Kafiyelenişi rübâ'îde yaygın olarak görülen "a a x a 18). Bunun dışında "x a x a" şeklinde; yani, kıt'a biçiminde kafiyelenmiş olanları ve bütün mısraları birbiriyle kafiyeli tuyuğlar da vardır. Tuyuğlar cinaslı kafiyelerin çok kullanıldığı bir nazım biçimidir (bk. Örnek 20). Ancak çok sayıda cinassız tu- yuğlara da rastlanmakta; bu örnekler de tuyuğda cinaslı kafiye kullanmanın genel bir kural olmadığını göstermektedir. Dolayısıyla cinaslı olma özelliğinin tuyuğun tanımına eklenmesi doğru değildir.

Tuyuğ, genellikle fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün vezniyle yazılır. Az sayıda da olsa bu vezin dışındaki vezinlerle de yazılmış tuyuğ örnekleri vardır.

Tuyuğ daha çok Çağatay ve Azerî edebiyatlarında görülür. Anadolu'da ilk tu¬yuğ örneklerini Kadı Burhaneddin (öl. 1399) ve Seyyid Nesimî (öl. 1404)'de görü¬yoruz. Kadı Burhaneddin'in Divan'ında 100'den, Hurûfî bir şair olan Nesimî'nin Di- van'ında da 350'den fazla tuyuğ vardır. Kadı Burhaneddin tuyuğlarında dikkati çe¬kecek kadar çok cinaslı kafiye kullanmıştır. Bu iki şair Azerî edebiyatının Anado¬lu'da yetişmiş iki temsilcisi olduğu için tuyuğa oldukça fazla ilgi gösterdikleri anla¬şılmaktadır. Divan şairleri ise, bu nazım biçimine pek ilgi göstermemişlerdir.

Örnek 18

Aşağıdaki tuyuğ Kadı Burhaneddin'e aittir. Tuyuğun vezni fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilündüx; kafiye düzeni de " a a x a "dır, Dilberün işi itâb u nâz olur Çeşmi câdû gamzesi gammâz olur Ey gönül sabr it tahammül kıl ona Yâra irişmek işi az az olur

Kadı Burhaneddin

Tuyuğun düz yazıyla dil içi çevirisi

Güzelin işi azarlama ve nazdır; gözü cadı, gamzesi fitne çıkarıcıdır; ey gönül, sabret, onun yaptıklarına tahammül et; sevgiliye kavuşma yavaş yavaş, zamanla olur.

Örnek 19

Aşağıdaki tuyuğ Seyyid Nesimî'ye aittir. Tuyuğun vezni fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilündür, kafiye düzeni de "a a a a "dır.

Dalmışam şol bahre kim pâyânı yok

Batmışam şol gence kim hüsrânı yok

Bulmuşam şol bedri kim noksânı yok

Girmişem ol şehre kim vîrânı yok

Seyyid Nesimî

Tuyuğun düz yazıyla dil içi çevirisi

Uçsuz bucaksız bir denize dalmış; tükenmeyecek bir hazineye gömülmüş; hiç¬bir zaman eksilmeyecek bir dolunay bulmuş; asla viran olmayacak bir şehre girmi¬şim.

Açıklama: Ay yalnızca bir gün dolunay hâlinde kalır; diğer günler eksiktir.

Örnek 20

Aşağıdaki tuyuğ XIV. yüzyıl şairlerinden Nesimî'ye aittir. Tuyuğun vezni fâ 'ilâ- tünfâ'ilâtünfâ'ilün'dür. Nesimî bu tuyuğunda cinaslı kafiye kullanmıştır. Cinaslar 1 ve 2. mısralardaki "pervânedür" ile "pervâ nedür" ve 3 ve 4. mısralardaki "yana- dur" ile "ya nedür" arasında yapılmıştır.

Işkın odına gönül pervânedür

Tâkatüm yoh bilmezem pervâ nedür

Fursat olınca gönül sen yanadur

Âşıkun âyîni budur ya nedür

Seyyid Nesimî

Tuyuğun düz yazıyla dil içi çevirisi

Gönül senin aşk ateşinin pervanesidir; gücüm kalmadı, bilmiyorum çekinecek ne var? Gönül sen fırsat buldukça yanıp yakılmaya devam et; âşıkm âdeti bundan başka ne olabilir?

Açıklama: Pervâne geceleri mumun etrafında dönerek uçan küçük kelebek¬tir. Divan şiirinde pervane âşığın, şem' (=mum) de ma'şûk (=sevgili)un sembolü olarak kullanılmıştır.

Rübâ'î ve tuyuğu tanımlayarak bu iki nazım şekli arasındaki en önemli farkı belirtiniz.

Özet

^^^ Mısra ve beyit terimlerinin anlamlarını açıklaya-

T^ bilmek.

Divan şiirinde nazım biçimleri beyitlerden olu-şanlar, bendlerden oluşanlar ve dört mısradan meydana gelenler olmak üzere üçe ayrılır. Bu üç gruptaki nazım biçimlerinin tamamı mısra adı ve-rilen nazım biriminden doğmuştur. Mısra, aruz vezniyle yazılmış ya da söylenmiş en küçük na¬zım birimidir. Mısralar her ne kadar şiirin en kü¬çük birimi olsa da şairi tarafından tek olarak söy-lenmiş ya da bir manzumeden alınarak vecize ya da atasözü hâline gelmiş mısralar da vardır. Böy¬le mısralara "mısra'-ı âzâde" ya da "âzâde" denir. Her yönüyle kusursuz mısralara ise, "mısra'-ı ber- ceste" denir. Beyit ise aynı vezinle yazılmış, ge-nellikle anlam bütünlüğüne sahip iki mısradan meydana gelen nazım birimidir. Beytin iki mıs- raının birbiriyle kafiyeli olması şart değildir. Ba-ğımsız şiirler hâlindeki yazılmış beyitlere ferd ya da müfred denilir. Beytin mısraları musarra ise bu beyitler matla adını almıştır. Matla aynı za¬manda kasîdenin ve gazelin ilk beytinin adıdır. Şiirin son beytine ise makta denir.

^^^ Beyitlerden oluşan nazım biçimlerini tanımla-

If^V yabilmek.

Beyitlerden oluşan nazım biçimleri kasîde, gazel, müstezâd, kıt'a, nazım ve mesnevîdir. Kasîde, ilk beyti musarra, diğer beyitlerinin ilk mısraları serbest, ikinci mısraları ilk beyitle kafiyeli en az 15, en çok 99 beyitten oluşan, bütün mısraları aynı vezinle yazılmış bir nazım biçimidir. Kasîde¬nin beyit sayısının alt sınırı her ne kadar 15 ola¬rak kabul edilmiş olsa da bu manzumeler genel¬likle 31 beyit ile 99 beyit arasında yazılmışlardır. Dinî içerikli olanlar dışında kasîdeler genellikle övgü amaçlıdır. "Nesib" ya da "teşbib", "giriz¬gâh", "medhiyye", "tegazzül", "fahriye" ve "du'â" olmak üzere altı bölümden oluşurlar. Ancak her kasîdede bu bölümleri tam olarak bulmak müm¬kün değildir. Gazel ilk beyti musarra, diğer be¬yitlerinin ilk mısraları serbest, ikinci mısraları ilk beyitle kafiyeli, genellikle beş beyit ile dokuz be¬yit arasında şiirlerin yazıldığı nazım biçiminin adıdır. Bir gazelin bütün mısraları aynı vezinle yazılmıştır. Gazelin başlıca konusu aşk olmakla birlikte farklı konularda yazılmış gazeller de var-dır. Müstezâd, gazelden türemiş ve mısralarının biri uzun biri kısa olmak üzere belli vezinlerle şi-irlerin yazılmış olduğu bir nazım biçimidir. Az sayıda da olsa rübâ'î, kıt'a ve kasîdeden türetil¬miş müstezâdlar da vardır. Müstezâdların konu¬ları gazel ile benzerlik gösterir. Kıt'a, iki veya iki beyitten uzun, matla ve mahlas beyti olmayan şi-irlerin yazıldığı bir nazım biçimidir. Kıt'ada beyit-lerin ilk mısraları serbest, ikinci mısraları birbiriy¬le kafiyelidir. Bu nazım şekliyle daha çok iki be- yitli kıt'alar yazılmışsa da kıt'aların beyit sayısının otuza kadar çıktığı görülür. İki beyitten uzun olan kıt'alara kıt'a-i kebîre denilir. Kıt'alarda her tür¬lü konunun işlendiği görülmektedir. Çeşitli olay¬lara tarih düşürmede en çok bu nazım biçimi kul-lanılmıştır. Nazım kıt'aya benzer bir nazım biçi-midir. Kıt'adan farkı musarra bir beyitle başlama-sıdır. Uzunluğu iki ile on beş beyit arasındadır. Mesnevî, aynı vezinde ve her beyti diğer beyit-lerden bağımsız olarak kendi içinde kafiyeli şiir-lerin yazıldığı nazım biçiminin adıdır. Diğer na¬zım biçimleri için konulmuş olan beyit sayısı sı-nırlaması bu nazım biçiminde yoktur. Divanlarda beyit sayısı en fazla otuza kadar çıkmış kısa mes- nevîlere de rastlanmakla birlikte bu nazım biçi-miyle genellikle binlerce beyit tutarındaki aşk hi-kâyeleri, dinî, tasavvufî, ahlakî eserler ve man¬zum sözlükler yazılmıştır.

BS^SI Beyitlerden oluşmuş nazım biçimlerinin yapı farklılıklarını ayırt edebilmek. Kasîde uzunluğu genellikle 15 beyitle 99 beyit arasında olan bir nazım biçimidir. Musarra bir beyitle başlar ve diğer beyitlerin ikinci mısraları ilk beyitle kafiyelidir. En önemli özelliği bölüm¬ler hâlinde düzenlenmiş olmasıdır. Gazel, uzun¬luğu 5 beyitle 9 beyit arasında değişen bir nazım biçimidir. Bu yönüyle kasîdeden ayrılır. Kafiye düzeni kasîde ile aynıdır. Gazel de musarra bir beyitle başlar ve diğer beyitlerin ikinci mısraları bu ilk beyitle kafiyelidir. Her iki nazım biçimin¬de de matla, makta ve mahlas beyitleri vardır. Müstezâd genellikle gazelden türemiş bir nazım biçimidir. Az sayıda da olsa kasîdeden ve rü- bâ'îden türemiş müstezadlar da vardır. Gazelden

farkı mısra aralarına kısa mısraların yerleştirilme¬si ve ancak belli vezinlerle yazılabilmesidir. Ayrı¬ca aralara yerleştirilen kısa mısralar nedeniyle müstezadlar kasîde ve gazelden farklı bir kafiye düzenine sahiptir. Kıt'a iki veya iki beyitten uzun, matla ve mahlas beyti olmayan 2 ile 30 be¬yit uzunluğundaki şiirlerin yazıldığı bir nazım bi-çimidir. Beyitlerin ilk mısraları serbest, ikinci mıs¬raları birbiriyle kafiyelidir. Kıt'ada matla ve mah¬las beyitlerinin bulunmaması ve iki beyitli kıt'ala- rın da yazılabilmesi, bu nazım şeklini gazel ve kasîdeden ayıran en önemli özelliklerdir. Nazım, kıt'aya benzer bir nazım biçimidir. Kıt'adan farkı musarra bir beyitle başlamasıdır. Mesnevî, aynı vezinde ve her beyti diğer beyitlerden bağımsız olarak kendi içinde kafiyeli şiirlerin yazıldığı na¬zım biçiminin adıdır. Diğer nazım biçimleri için konulmuş olan beyit sayısı sınırlaması bu nazım biçiminde yoktur. Kısa mesnevîlere de rastlan¬makla birlikte bu nazım biçimiyle genellikle bin¬lerce beyit tutarındaki manzumeler yazılmıştır. Diğer nazım şekillerinden ayrılan en önemli iki özelliği farklı bir kafiye düzenine sahip olması ve beyit sayısında bir sınırlama olmamasıdır.

nekleri vardır. Kafiyelenişi "a a x a" biçiminde¬dir. Bunun dışında kıt'a gibi kafiyelenmiş olan tuyuğlar da vardır. Rübâ'î ile tuyuğu birbirinden ayıran temel fark, rübâ'îde özel vezinlerin kulla¬nılmış olmasıdır.

Dört mısralı nazım biçimlerini tanımlayabilmek ve yapıları arasındaki farkı belirleyebilmek. Dört mısralı nazım biçimleri rübâ'î ve tuyuğdur. Rübâ'î kendine özgü vezinlerle dört mısralık şi¬irlerin yazıldığı bir nazım biçiminin adıdır. Rü- bâ'înin kafiye düzeni genellikle "a a x a"dır. Bu¬nunla birlikte farklı kafiye düzenleriyle yazılmış rubâîler de vardır. Rüba'îler, ahreb ve ahrem ad¬ları verilen iki grup vezinle yazılmıştır. Rübâ'îyi iki beyitli nazım ve kıt'alardan ayıran da bu özel¬liğidir. Rübâ'înin kendine özgü vezinlerle yazıl¬mak dışında bir başka özelliği de bu nazım biçi¬minde her mısrada farklı bir veznin kullanılabil- mesidir. Ancak bir rübâ'îde kullanılan farklı ve¬zinler aynı gruptan olmak zorundadır. Bu zorun¬luluktan dolayı bir rübâ'îde ahrem grubundan bir vezin kullanılmışsa, dört mısrada da ahrem, ahreb grubundan bir vezin kullanılmışsa, dört mısrada da ahreb grubundan vezinler kullanıl¬mıştır. Rübâ'îlerde genellikle mahlas kullanılma¬mıştır. Tuyuğ, dört mısralı şiirlerin yazıldığı bir nazım biçiminin adıdır. Tuyuğlar genellikle fâ'ilâ- tünfâ'ilâtün fâ'ilün vezniyle yazılmıştır. Az sayı¬da da olsa başka vezinlerle de yazılmış tuyuğ ör-

Kendimizi S>nayal>m

1. Divan şiirinde birden fazla matla beyti olan şiirlere ne ad verilir?

a. müfred

b. matla'

c. mısra'

ç. zü'l-metâli'

d. makta'

2. Söylenilmesinde ve anlaşılmasında zorlama olma¬yan, akıcı ve güzel mısralara ne ad verilir?

a. mısra'-ı âzâde

b. mısra'-ı berceste

c. hüsn-i matla'

ç. ferd

d. müfred

3. Aşağıdakilerden hangisi kasîdenin bölümlerinden biri değildir?

a. nesib

b. du'â

c. teşbib

ç. terâne

d. tegazzül

4. Bir rütbede aldı beni aşk-ı dîdâr Mahv oldı hayâl ü nazarımdan ağyâr Bir yerde bu efkâr ile kendim bulamam Âyîneye baksam görürüm sûret-i yâr

Şeyh Gâlib

Yukarıdaki şiirin nazım biçimi aşağıdakilerden hangisidir?

a. tuyuğ

b. kıt'a

c. rübâ'î

ç. nazım

d. müstezâd

5. Yüz sürer dâmânuna bir gün Züleyhâ-yı ümîd Sen hemân ey Yûsuf-ı Mısr-ı melâhat ağır ol

Yukarıdaki beyit için aşağıdakilerden hangisi söyle-nemez?

a. Bir gazelin ilk beytidir.

b. Müfreddir.

c. Bir kasîdenin "tegazzül" bölümünden alınmıştır.

ç. Makta' beytidir.

d. Beytü'l-gazeldir.

6. Aşağıdakilerden hangisi gazelin özelliklerinden biri değildir?

a. İlk beytinin mısraları musarradır.

b. Beyit sayısı beş ile dokuz arasındadır.

c. Konusu genellikle aşktır.

ç. En güzel beytine "beytü'l-gazel" denir.

d. Dört mısra'dan oluşan bir nazım biçimidir.

7. Bâdenin te'sîrini meclisde yâr olsun da gör Gülsitânın revnakın subh-ı bahâr olsun da gör Bak ne çenberlerden eylermiş güzer cân-bâz-ı aşk Halka halka bend-i zülfi târ u mâr olsun da gör

Şeyh Gâlib

Yukarıdaki şiirin nazım biçimi için aşağıdakilerden han-gisi söylenebilir?

a. Gazeldir.

b. Tuyuğdur.

c. Nazımdır.

ç. Rübâ'îdir.

d. Kıt'a-i kebîredir.

8. Aşağıdakikilerden hangi ikisi dört mısralı nazım biçimlerindendir?

a. rübâ'î-gazel

b. tuyuğ-mesnevî

c. nazım-kasîde

ç. kıt'a-rübâ'î

d. tuyuğ-rübâ'î

9. Padişahların tahta çıkışını kutlamak için yazılmış kasîdelere ne ad verilir?

a. hazâniyye

b. nevrûziyye

c. cülûsiyye

ç. şitâ'iyye

d. rahşiyye

10. Aynı şair tarafından yazılmış beş mesnevîye ne ad verilir?

a. müstezâd

b. hamse

c. terâne

ç. pençbeyt

d. ziyâde

1. d Yanıtınız doğru değilse, "Mısra ve Beyit" başlık¬

lı bölümü yeniden okuyunuz.

2. b Yanıtınız doğru değilse, "Mısra ve Beyit" başlık¬

lı bölümü yeniden okuyunuz.

3. d Yanıtınız doğru değilse, "Kasîde" başlıklı bölü¬

mü yeniden okuyunuz.

4. c Yanıtınız doğru değilse, "Rübâ'î" başlıklı bölü¬

mü yeniden okuyunuz.

5. a Yanıtınız doğru değilse, "Mısra ve Beyit" başlık¬

lı bölümü yeniden okuyunuz.

6. e Yanıtınız doğru değilse, "Gazel" başlıklı bölü¬

mü yeniden okuyunuz.

7. c Yanıtınız doğru değilse, "Kıt'a" başlıklı bölümü

yeniden okuyunuz.

8. e Yanıtınız doğru değilse, "Dört Mısralı Nazım Bi¬

çimleri" başlıklı bölümü yeniden okuyunuz.

9. c Yanıtınız doğru değilse, "Kasîde" başlıklı bölü¬

mü yeniden okuyunuz.

10. b Yanıtınız doğru değilse, "Mesnevî" başlıklı bö¬

lümü yeniden okuyunuz.

S>ra Sizde Yan>t Anahtarı

Sıra Sizde 1

Mısra aruz vezniyle söylenmiş beytin yarısıdır. Beyit ise aruz vezniyle yazılmış iki mısradan meydana gelen şiirlerin yazıldığı nazım birimidir. Müfred, bağımsız şiir-ler hâlindeki, mısraları musarra olmayan beyitlerdir. Matla, gazel ve kasîdenin musarra olan ilk beytidir. İki mısraı birbiriyle kafiyeli olan tek beyitlere de matla de¬nir. Mısra'-ı âzâde ise ya şairi tarafından tek mısra ola¬rak söylenmiş ya da bir beyitten alınarak meşhur olmuş ve diğer mısraı unutulmuş, anlam bütünlüğüne sahip şiir parçalarıdır. Müfred ve matla arasındaki fark müfre- din kafiyesiz, matlaın ise musarra olmasıdır.

Sıra Sizde 2

Kendimizi S>nayal>m Yan>t Anahtarı

Kasîde ilk beytinin mısraları kendi içinde, diğer beyitle-rinin ilk mısraları serbest, ikinci mısraları ilk beyitle ka-fiyeli, bütün mısraları aynı vezinle söylenmiş, en az 15 beyit uzunluğundaki şiirlerin yazıldığı bir nazım biçimi-nin adıdır. Kasîdenin beyit sayısının alt sınırı her ne ka¬dar 15 beyit olarak kabul edilmiş olsa da bu manzume¬lerin uzunluğu genellikle 31 ile 99 beyit arasındadır. Ga¬zel ise ilk beyti kendi içinde, diğer beyitlerin ilk mısra¬ları serbest, ikinci mısraı ilk beyitle kafiyeli ve bütün be¬yitleri aynı vezinde olmak üzere genellikle beş beyit ile dokuz beyit arasında şiirlerin yazıldığı nazım biçimidir.

Kasîde ile gazel arasındaki önemli farklardan biri kasîde-nin uzun, gazelin ise kısa bir nazım biçimi olmasıdır. Kasîdenin bölümler hâlinde düzenlenmiş olması da bu iki nazım biçimi arasındaki önemli farklardandır. Ayrıca kasîdeler dinî konularda yazılmış olanlar dışında genel-likle bir devlet büyüğünü veya zamanın ileri gelenlerin-den birini övmek, bu övgü karşılığında da memdûhtan caize almak amacıyla yazılmış manzumelerdir. Gazelin ise başlıca amacı sanattır.

Sıra Sizde 3

Kıt'a genellikle iki veya iki beyitten uzun, matla ve mahlas beyti olmayan şiirlerin yazıldığı bir nazım biçi-midir. Nazım ise musarra bir beyitle başlayan ve mah¬las bulunmayan kıt'adır. Kıt'a ile nazımı birbirinden ayı¬ran tek özellik, nazımın ilk beytinin kıt'anın aksine ken¬di içinde kafiyeli olmasıdır.

Sıra Sizde 4

Rübâ'î özel vezinlerle yazılmış dört mısralı bir nazım biçimidir. Tuyuğ da dört mısralı şiirlerin yazıldığı bir nazım biçiminin adıdır. Bu iki nazım biçimi arasındaki en önemli fark rübâ'înin ahreb ve ahrem adları verilen yalnızca bu nazım biçimine özgü vezinlerle yazılmış ol-ması; tuyuğun ise genellikle fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün vezniyle yazılmakla birlikte bu konuda kesin bir sınırla-ma bulunmamasıdır.

Yararlan>lan ve Başvurulabilecek Kaynak

Saraç, M.A.Yekta (2010). Klâsik Edebiyat Bilgisi, Bi- çim-Ölçü-Kafiye. İstanbul: Gökkubbe Yayınları.

ESKİ TÜRK EDEBİYATINA GİRİŞ: BİÇİM VE ÖLÇÜ

Amaçlarımız

Bu üniteyi tamamladıktan sonra; Bend ve musammat terimlerini açıklayabilecek, Bendlerden oluşan nazım biçimlerini tanımlayabilecek, Bendlerden oluşan nazım biçimlerinin yapı farklılıklarını belirleyebilecek¬siniz.

Anahtar Kavramlar

• Müselles • Tesbî'

• Murabba' • Müsemmen

• Terbî' • Tesmîn

• Muhammes • Mütessa'

• Tahmis • Ta'şîr

• Müseddes • Mu'aşşer

• Tesdis • Terkîb-i Bend

• Müsebba' • Tercî-i Bend

İçerik Haritas>

Bendlerden Oluşan Nazım Biçimleri: Musammatlar

GİRİŞ

Bir önceki ünitede divan şiirinde kullanılan nazım biçimlerini "beyitlerden oluşan nazım biçimleri", "dört mısralı nazım biçimleri" ve "bendlerden oluşan nazım bi-çimleri" olmak üzere üçe ayırmış; "beyitlerden oluşan nazım biçimleri"yle "dört mısralı nazım biçimleri"ni tanıtmış ve bu nazım biçimleriyle yazılmış şiirlerden ör-nekler vermiştik. Bu ünitede de bendlerden oluşan ve genel bir adlandırmayla musammatlar başlığı altında toplanan nazım biçimlerini tanıtacak ve bu nazım biçimleriyle yazılmış şiirlerden örnekler vereceğiz.

Bend, edebiyat terimi olarak en az üç mısradan oluşan bir nazım biriminin adıdır. Divan şiirinde bendlerden oluşan nazım biçimleri müselles, murabba', terbî', muhammes, tahmîs, müseddes, tesdîs, müsebba', tesbî', müsemmen, tesmîn, mütessa', mu'aşşer, ta'şîr, terkîb-i bend (=terkîb-bend) ve tercî'-i bend (=tercî'-bend)dir. Bu nazım biçimlerinin ortak özellikleri birden fazla bend- den meydana gelmeleri ve bütün bendlerinin aynı vezinle yazılmış olmasıdır. Ter¬kîb-i bend ve tercî'-i bend dışındaki musammatlar bendlerindeki mısra sayısının değişkenliği dışında benzer özelliklere sahiptir. Bu nazım biçimlerinin bir bendin¬deki mısra sayısı en az "üç", en fazla "on" olabilir ve her bendindeki mısra sayısı birbirine eşittir; yani, bir musammatın ilk bendinde üç mısra varsa, diğer bendle- rinde de üç; beş mısra varsa, diğer bendlerinde de beş mısra vardır. Aynı gruptaki musammatların nazım biçimini belirleyen de bu musammatların bendlerindeki bir¬birine eşit olan mısra sayılarıdır. Buna bağlı olarak söz konusu nazım şekillerinin adlandırılmasında da Arapça sayılardan türemiş sözler kullanılmıştır: Müselles "üçlü", murabba' "dörtlü", terbî' "dörtlü yapma"; muhammes "beşli", tahmîs "beşli yapma"; müseddes "altılı", tesdîs "altılı yapma"; müsebba' "yedili", tesbî' "yedili yapma"; müsemmen "sekizli", tesmîn "sekizli yapma"; mütessa' "dokuz¬lu"; mu'aşşer "onlu", ta'şîr "onlu yapma" demektir.

Bend kelimesinin "bağ, boğum, rabıta" gibi sözlük anlamları vardır.

Musammat sözcüğünün asıl anlamı "ipliğe dizilmiş inci"dir.

"Mütekerrir"in asıl anlamı "tekrar eden"; "müzdevic"in asıl anlamı da "evlenen (=izdivac eden)"dir.

Musammatlarda genellikle ilk bend kendi içinde, diğer bendlerin son ya da son iki mısra dışında kalan mısraları yine kendi içinde, son ya da son iki mısra ise ilk bendle kafiyelidir. Ancak, az sayıda da olsa bu genellemeden farklı kafiye düzenle- riyle yazılmış musammatlara da rastlanmaktadır. Bazı musammatlarda ilk bendin son ya da son iki mısraı her bendin sonunda aynen tekrarlanmıştır. Eğer bir musam¬matın ilk bendinin son ya da son iki mısraı her bendin sonunda aynen tekrarlan- mışsa, bu musammat mütekerrir; tekrarlanmamışsa, müzdevic olarak nitelenir.

Terkîb-i bend ve tercî'-i bend ise, kafiye düzeninde ve bu düzene bağlı olarak bendleri oluşturan nazım biriminde gösterdikleri farklılık nedeniyle diğer musam- matlardan ayrılırlar. Bu iki nazım biçiminde her bend son beyitler dışında diğer musammatlar gibi değil, kaside ya da gazel gibi kafiyelenmiştir. Dolayısıyla bu gruptaki musammatlarda bendler; mısralardan değil, beyitlerden oluşur. Terkîb-i bend ve tercî'-i bendlerde her bendin sonunda birbirinden farklı vâsıta ya da ben- diyye denilen kendi içinde kafiyeli bir beyit bulunur. Bu beytin kafiyesinin genel¬likle ilk bend de dahil olmak üzere terkîb-i bendin ya da tercî'-i bendin kafiyesiy- le bir ilgisi yoktur. Terkîb-i bend ve tercî'-i bend arasındaki en önemli fark ise vâ¬sıta beytinin terkîb-i bendlerde her bendin sonunda değişmesi; tercî'-i bendlerde ise aynen tekrarlanmasıdır.

Musammatlar hemen her konudaki şiirlerin yazıldığı nazım biçimleridir. Ancak bu nazım biçimlerinde bendlerde anlam bütünlüğü, şiirin tamamında da konu bir¬liği bulunmasına büyük özen gösterilmiştir.

Şairler musammatlarda mahlaslarını genellikle son bendde kullanmışlardır.

Divan şiirinde 4 mefâ'îliin ya da 4 müstefilün gibi tef ileleri aynen tekrarlanan vezinler¬le yazılan ve genellikle birinci beyit dışındaki beyitlerin her mısraında bir iç kafiye bulu-nan gazel ve kasideler de musammat olarak nitelenmiştir. Bu tür gazel ve kasideler üze¬rinde 1. ünitede durulmuş ve birer örnek verilmişti.

I. GRUP MUSAMMATLAR

Müselles

Müsellesin asıl anlamı "üç- Edebiyat terimi olarak her bendi üçer mısradan oluşan nazım biçiminin adı- leme, üç köşeli yapma dır. ¿y. Müselleslerde ilk bendin mısraları kendi içinde; diğer bendlerin ilk iki mısraı birbiriyle, son mısraı ise ilk bendle kafiyelidir (bk. Örnek 1). Bir müselleste ilk bendin son mısraı bütün bendlerin sonunda aynen tekrarlanıyorsa, bu müselles müselles-i mütekerrir; tekrarlanmıyorsa müselles-i müzdevic adını alır.

Müzdevic ve mütekerrir müselleslerde kullanılmış olan kafiye düzenleri şun¬lardır:

1. Mütekerrir: aaA, bbA, ccA, . . .

^ DİKKAT ^^

2. Müzdevic: aaa, bba, cca, . . . Edebiyatımızda az kullanılmış bir nazım biçimidir.

Müsellesin harflerle sembolleştirilen kafiye düzeninde büyük harfler bend sonlarında tek¬rarlanan mısraları göstermektedir. Bu ünitede verilecek diğer kafiye düzenlerinde de aynı yol izlenecekka.

Örnek 1

^ DİKKAT ^^

Aşağıdaki iki bend XIX. yüzyıl divan şairlerinden Leylâ Hanım (öl. 1848)'m 5 bendlik bir müsellesinin ilk ve son bendleridir. Müsellesin vezni müstef ilün müs-tefilün müstef ilün müstef ilün; kafiye düzeni de "aaA, bbA, ccA, ..."dır. Her mıs¬raın "/" ile gösterilen yerlerinde bir iç kafiye kullanılmıştır. İlk bendinin son mısraı, her bendin sonunda aynen tekrarlanan ve her iki musammat tanımına da uyan bu müselles, bir mütekerrir müselles örneğidir:

1 Ey fâtih-i Hayber Alî / ve'y melce'-i ahkar Alî Kerrâr hem Hayder Alî / Mevlâ-yı her Kanber Alî Ey sâkî-i Kevser Alî / dâmâd-ı Peygamber Alî

5 Oldum yine nefse esîr / ahvâlime sensin habîr Âsîlere lutfun kesîr / Leylâ'ya sen ol dest-gîr Ey sâkî-i Kevser Alî / dâmâd-ı Peygamber Alî

Leylâ Hanım Bendlerin düz yazıyla dil içi çevirisi 1 Ey Hayber Kalesi'nin fatihi ve ey zavallıların sığınağı Ali, hem Kerrâr hem de Haydar Alî, her Kanber'in efendisi Ali, Ey Kevser sakisi Ali ve ey Peygamber damadı Alî!

Açıklama: Hayber, Hz. Ali'nin fethettiği bir kalenin adi; Kerrâr: Hz. Ali'nin la¬kabı, bu sözün asıl anlamı "savaşta döne döne saldıran"dır; Hayder: Hz. Ali'nin bir başka lakabı, sözün asıl anlamı "arslan"dır; Kanber: Hazret-i Ali'nin kölesidir ve O'na olan bağlılığı ve sevgisiyle ünlüdür; Kevser: Cennette bir ırmak ya da havu¬zun adıdır.

Murabbaın asıl anlamı "dörtlü, dört köşeli"dir.

Koşma, murabba gibi dörtlüklerden oluşan bir halk şiiri nazım biçimidir.

5 Ey Kevser sakisi ve ey Peygamber damadı Alî, ben yine nefsime tutsak oldum, her hâlimi sen biliyorsun, günahkârlara lutfun çok, Leylâ'nın da elinden tut.

Murabba'

Edebiyat terimi olarak her bendi dört mısradan oluşan bir nazım biçiminin

adıdır. Murabbalarda genellikle ilk bend kendi içinde, diğer bendlerin ilk üç mıs¬raı yine kendi içinde, son mısraı ise ilk bendle kafiyelidir. Bir murabbada ilk ben¬din son mısraı diğer bendlerin sonunda aynen tekrarlanıyorsa, bu murabba mu- rabba'-ı mütekerrir; tekrarlanmıyorsa, murabba'-ı müzdevic adını alır. Divan şairleri murabbaları daha çok mütekerrir olarak yazmayı tercih etmişlerdir (bk. Ör¬nek 2).

Murabbalarda bend sayısı, genellikle 5 ile 7 arasındadır; fakat 4 bendlik ve 21 bendlik murabba örneklerine de rastlanmıştır. Farklı kafiyelenmiş murabbalar da olmakla birlikte bu nazım şeklinde en çok kullanılmış olan kafiye düzenleri şun¬lardır:

1. Müzdevic: aaaa, bbba, ccca, ...

2. Mütekerrir: aaaA, bbbA, cccA, ...

Murabba, edebiyatımızda çok kullanılmış bir nazım biçimidir. Bunun nedeni halk edebiyatının yaygın ve sevilen nazım biçimlerinden biri olan koşmaya ben¬zemesine bağlanmaktadır.

Örnek 2

Aşağıdaki 2 bend, Fuzulî'nin 7 bendlik bir murabbaının ilk ve son bendleridir. Murabbaın vezni mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün, kafiye düzeni de "aaa- A, bbbA, cccA . . ."dır. İlk bendinin son mısraı her bendin sonunda aynen tekrar¬lanan bu murabba, bir mütekerrir murabba örneğidir.

1 Perîşân-hâlün oldum sormadun hâl-i perîşânum

Gamundan derde düşdüm kılmadun tedbîr-i dermânum Ne dirsen rûzgârum beyle mi geçsün güzel hânum Gözüm cânum efendim sevdüğüm devletlü sultânum

7 Fuzûlî şîve-i ihsânun ister bir gedâyundur Dirildükçe seg-i kûyun ölende hâk-i pâyundur Gerek öldür gerek ko hükm hükmün rây râyundur Gözüm cânum efendim sevdüğüm devletlü sultânum

Fuzulî

Murabbaın düz yazıyla dil içi çevirisi

1 Senin yüzünden hâlim perişan oldu; ama sen, bu perişanlığın nedendir, diye sormadın; gamından derde düştüm, sen bu derde çare bulmadın; güzel sulta¬nım, ne dersin, bütün ömrüm böyle mi geçip gitsin? Gözüm, cânım, efendim, sevdiğim, devletli sultanım.

Terbi'in asıl anlamı "dörtleme, dört köşeli yapma"dır.

Zamîmenin asıl anlamı şeye eklenen"dir.

"bir

"Taştîr" veya "teştîr" "ortadan ikiye bölme, yarma" anlamındadır.

7 Fuzulî senden iyi davranıştan başka bir şey istemeyen bir fakirin; yaşadıkça kapında bir köpek, öldüğünde de ayağının toprağıdır; ister öldür, ister bırak, istediğini yap; gözüm, canım, efendim, sevdiğim devletli sultanım.

Terbî'

Edebiyat terimi olarak bir gazelin her beytinin önüne aynı vezinde ve ilk mısra ile kafiyeli ikişer mısra eklenerek meydana getirilmiş dört mısralı bendlerden oluşan bir nazım biçiminin adıdır. Terbîlerde her bendin son iki mısraı beyitlerinin üzerine ikişer mısra eklenen gazele; ilk iki mısraı da terbîi ya¬pan şaire aittir. Bendlerdeki ekleme mısralara zamîme denir.

Kafiye düzeni şöyledir: aa (aa), bb (ba), cc (ca), ...

Terbî'in bir de terbî' edilen gazelin her beytinin iki mısraı arasına aynı vezin ve kafiyede ikişer mısra' eklenerek yapılan bir biçimi vardır. Bu yöntemle yapılan ter- bî'lerde ilk ve son mısra terbî' edilen gazele, aradaki iki mısra da terbî'i yapan şa¬ire aittir. Böyle terbî'lere terbî'-i mutarraf, yapılan işleme de taştîr (=teştîr) denir.

Kafiye düzeni şöyledir: (a)aa(a), (b)bb(a), (c)cc(a), ...

Bu nazım biçiminde hem terbî' edilen gazelin şairinin hem de terbî'i yapan şa¬irin mahlası manzumenin son bendinde olur.

c

DİKKAT

WKafiye düzeninde ayraç içindeki harfler terbî' edilen gazelin, yani asıl şiirin kafiyelerini ■■ göstermektedir. Bu ünitede verilecek benzer kafiye düzenlerinde de aynı yol izlenecektir.

Murabba ile terbîi tanımlayarak bu iki nazım şekli arasındaki benzer ve farklı yönleri be¬lirtiniz.

Şarkı

Bestelenmeye uygun olarak yazılmış murabbalardır. Şarkı olarak değerlendi-rilebilecek muhammes ve müseddesler de olmakla birlikte şarkılar genellikle mu-rabba nazım biçimiyle yazılmışlardır. Murabba şarkılarda üçüncü mısraa miyân, her bendin sonunda tekrarlanan mısraa da nakarât denir (bk. Örnek 3). Murab¬ba şarkılarda kullanılan kafiye düzenleri şunlardır:

1. Müzdevic: a) aaaa,

b) abab, cccb, dddb,...

2. Mütekerrir: a) aAaA, bbbA, cccA,...

b) aBaB, cccB, dddB,...

c) aaaA, bbbA, cccA,... Şarkılarda dil sade, bend sayısı azdır.

Miyânın asıl anlamı "orta, ara"dır.

Nakarât "ud ya da defe bir kez vurma" anlamındaki "nakre" sözünün çoğuludur.

Şarkı yakın zamana kadar halk edebiyatındaki türkünün Divan şiirindeki karşı¬lığı ve Türk edebiyatına özgü bir nazım biçimi olarak kabul edilmekteydi. Ancak

belli bir formu olmadığı için şarkıyı ayrı bir nazım biçimi olarak değil, bestelen¬mek üzere yazılmış şiirlerin genel adı olarak kabul etmek daha doğru bir yol gibi görünmektedir.

Türk edebiyatında şarkı adı verilen ilk murabba örneklerine XVII. yüzyıl şairlerinden Na'ilî-i Kadîm (öl. 1666)'in Divan'mda rastlanmaktadır. XVIII. yüzyıl başlarında hayatta olan ve daha çok Hz. Muhammed için yazdığı na'tlerle tanınan Yahyâ Nazîm (öl. 1726-2 7) de bu yüzyılda şarkı yazmış şairlerdendir. Ancak edebiyatımızda bu tarzın en büyük şairi tartışmasız Nedim (öl. 1730)'dir. Nedim, yazdığı şarkılarla hem çağdaşlarını hem de kendisinden sonra gelen şairleri etkilemiştir. Bir Mevlevîşair olan Şeyh Gâlib'in bile 12 şarkı yazmış olması bu etkinin derecesini göstermek için yeterlidir. XIX. yüzyıl Türk edebiyatında şarkı yazmak bir moda hâline gelmiştir. Enderunlu Fâzıl (öl. 1810), Enderunlu Vâsıf (öl. 1824), Leylâ Hanım (öl.?) ve Osman Nevres (öl. 1876), bu yüzyılda şarkı yazmış şairlerin önde gelenlerindendir. Lki bendli şarkılarıyla bu tarzın son dönemdeki temsilcisi ise Yahya Kemal (öl. 1958) olmuştur.

Örnek 3

Aşağıdaki 2 bend, Nedîm'in 5 bendlik bir şarkısının ilk ve son bendleridir. Şar¬kının vezni fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün, kafiye düzeni de "aAaA, bbbA, cccA"dır.

1 Sevdigim cânım yolında hâke yeksân olduğum Îddir çık nâz ile seyrâna kurbân olduğum Ey benim aşkında bülbül gibi nâlân olduğum Îddir çık nâz ile seyrâna kurbân olduğum

5 Sen açıl gül gibi zâr ile hezâr olsun Nedîm

Bend bend olsun ham-ı zülfün şikâr olsun Nedîm Sen salın cânâ yolunda hâksâr olsun Nedîm Îddir çık nâz ile seyrâna kurbân olduğum

Nedîm

Şarkının düz yazıyla dil içi çevirisi

1 Sevdiğim, canım, yolunda toprak olduğum; kurbanın olayım, bayram geldi çık nazlı nazlı gez, dolaş; ey aşkıyla bülbül gibi ağlayıp inlediğim, kurbanın olayım bayram geldi çık nazlı nazlı gez, dolaş. 5 Sen gül gibi açıl, Nedim de karşında feryat eden bülbül olsun; saçının kıv¬rımları bağ bağ tuzak, Nedim de o tuzağa av olsun; ey sevgili, sen salınarak gez, Nedim de yolunda toprak olsun; kurbanın olayım bayram geldi çık nazlı nazlı gez, dolaş.

Muhammes

Edebiyat terimi olarak beş mısralı bendlerden oluşan bir nazım biçiminin adı¬dır. Muhammeslerde ilk bend kendi içinde, diğer bendlerin ilk üç ya da dört mıs¬raı yine kendi içinde, son ya da son iki mısraı ise ilk bendle kafiyelidir. Bir mu¬hammeste ilk bendin son ya da son iki mısraı bütün bendlerin sonunda aynen tek- Muhammesin asıl anlamı rarlanıyorsa bu muhammes muhammes-i mütekerrir; tekrarlanmıyorsa, mu- beflli' befl köfleli olan d" hammes-i müzdevic adını alır. Muhammeslerin bend sayısı genellikle 2 ile 7 ara¬sında değişmektedir (bk. Örnek 4).

Bu nazım biçimiyle yazılmış şiirlerdeki kafiye düzenleri kullanım sıklıkları göz önünde bulundurularak aşağıda gösterilmiştir:

1. Müzdevic: a) aaaaa, bbbba, cccca, . . .

b) bbbba, cccca, dddda, . . .

2. Mütekerrir: a) aaaaA, bbbbA, ccccA, ...

b) aaaAA, bbbAA, cccAA, . . . Son sırada verilen kafiye düzeniyle yazılmış muhammeslere daha çok XVIII. ve XIX. yüzyıl şairlerinin divanlarında rastlanmaktadır. Bu muhammeslerin bend son¬larında tekrar edilen mısralar çoğunlukla başka şairlerin şiirlerinden tazmin edil¬miş matlalardır.

Muhammeslerin konusu genellikle "aşk"tır; ancak farklı konularda yazılmış mu¬hammesler de görülmektedir.

TARDİYYE

Divan şiiri nazım biçimleri arasında muhammesin bir de tardiyye ya da tard u rekb adı verilen mef'ûlü mefâ'ilün fe'ûlün vezni ve "bbbba, cccca, dddda, . . ." kafiye düzeniyle yazılmış özel bir biçimi olduğu ileri sürülmektedir. Ancak, "tardiyye " ya da "tard u rekb" bir edebî terim olarak "mesnevîlerde ara söz olarak kullanılmış kaside, gazel, musammat vb. şiirler" anlamındadır ve bir nazım biçimi değildir. Yanlış olarak bu şekilde adlandırılmış olan muhammeslerin kafiye düzenlerinin ilk bend dışında "aaaaa, bbbba, cccca, dddda..." kafiye düzeniyle yazılmış birmüzdevic muhammesten hiçbir farkı yoktur. Dolayısıyla tard u rekb ya da tardiyye adı verilen muhammesleri farklı kafiye düzeniyle yazılmış müzdevic muhammesler, bu iki terimi de "mesnevîlerde ara söz olarak kullanılmış manzumeler" anlamında kullanmak gerekir (bk. Örnek 5).

Örnek 4

Aşağıdaki 2 bend Diyarbakırlı Sa'îd Paşa (öl. 1844)'nın 9 bendlik bir mütekerrir muhammesinin ilk ve son bendleridir. Muhammesin vezni fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün; kafiye düzeni de "aaaaA, bbbbA, ..."dır.

1 Sen usandırma eli el de usandırmaz seni Hîlekârlık eyleme kimse dolandırmaz seni Dest-i a'dâdan soğuk su içme kandırmaz seni Korkma düşmandan ki âteş olsa yandırmaz seni Müstakîm ol Hazret-i Allâh utandırmaz seni

9 Zâmin ü kâfil olan erzâka Hâlık'dır sana Mâsivâya ser-fürû itmek ne lâyıkdır sana Iztırâbı celb iden meyl-i alâyıkdır sana Gayr içün düşme lisân-ı nâsa yazıkdır sana Müstakîm ol Hazret-i Allâh utandırmaz seni

Tazmin hakkında 9. Ünitede bilgi verilecektir.

Diyarbakırlı Sa'îd Paşa Muhammesin düz yazıyla dil içi çevirisi 1 Sen başkalarını usandırma, onlar da seni usandırmaz; sen hile yapma, kimse seni dolandırmaz; düşman elinden soğuk su içme, bu senin susuzluğunu gi- dermez; düşmandan korkma, ateş olsa seni yakamaz; sen dosdoğru olursan, Hazret-i Allah seni utandırmaz.

9 Rızkına kefil olan yaratıcındır; mâsivâya baş eğmek sana yakışmaz; seni ıstırap içinde bırakan, dünya işlerine olan ilgindir; O'ndan başkası için insanların dili¬ne düşme sana yazıktır; sen dosdoğru olursan, Hazret-i Allah seni utandırmaz. Açıklama: Mâsivâ, burada "Tanrı dışındaki varlıklar" anlamında kullanılmıştır.

Örnek 5

Aşağıdaki iki bend Şeyh Gâlib'in Hüsn ü Aşk'ındaki 5 bendlik bir muhamme¬sin ilk ve son bendleridir. Bu şiir "tardiyye" ya da "tard u rekb" olarak adlandırıl¬mış olan muhammeslerdendir.

1 Hoş geldin eyâ berîd-i cânân Bahş it bana bir nüvîd-i cânân Cân ola fedâ-yı îd-i cânân Bî-sûd ola mı ümîd-i cânân Yârin bize bir selâmı yok mu

5 Dil hayret-i gamla lâl kaldı Gâlib gibi bî-mecâl kaldı Gönderdiğim arz-ı hâl kaldı El-ân bir ihtimâl kaldı însâfın o yerde nâmı yok mu

Şeyh Gâlib

Muhammesin düz yazıyla dil içi çevirisi

1 Hoş geldin ey sevgilinin habercisi, bana ondan bir haber ver; canım sevgili¬nin bayramına kurban olsun; ona kavuşma ümidi yoksa boş bir ümit mi, ya¬rin bize bir selâmı yok mu? 5 Gönül, gamın verdiği hayretle konuşamaz hâlde; Galib gibi onda da güç kuv¬vet kalmadı; gönderdiğim mektup da cevapsız kaldı; öyleyse tek bir ihtimal var; o yerde insafın adı bile yok. Açıklama: "Şaşkınlık, şaşa kalmak" anlamında bir söz olan hayret, aynı zaman¬da ruhsal (=tasavvufî) yolculuğun makam (=aşama)larmdan biridir.

Tahmîs

Edebiyat terimi olarak bir gazelin ya da kasidenin her beytinin önüne aynı Tahmisin asıl anlamı, vezinde ve ilk mısraları ile kafiyeli üçer mısra eklenerek meydana getiril- "beflleme, be§ kö§eli miş bendlerden oluşan bir nazım biçiminin adıdır. Bir şair tarafından başka bir yapma ^ şairin, nadir olarak da kendi kasidesi ya da gazelinin her beytinin üzerine üçer be¬yit eklenerek yapılır (bk. Örnek 6).

Kafiye düzeni şöyledir: aaa(aa), bbb(ba), ccc(ca), . . .

Tahmîsin bir de tahmîs edilen gazelin her beytinin iki mısraı arasına aynı vezin ve kafiyede üçer mısra eklenerek yapılan bir biçimi vardır. Bu yöntemle yapılan tahmîslerde her bendin ilk ve son mısraı tahmis edilen gazele, aradaki üç mısra da tahmisi yapan şaire aittir. Bu tahmislere tahmîs-i mutarraf , yapılan işleme de taştır (= teştîr) denir (bk. Örnek 7).

Kafiye düzeni şöyledir: (a)aaa(a), (b)bbb(a), (c)ccc(a), . . .

Örnek 6

Aşağıdaki 2 bend Bakî'nin 5 bendlik bir tahmîsinin ilk ve son bendleridir. Tah¬mis, şiirlerinde Muhibbî (öl.1566) mahlasını kullanmış olan Kanunî Sultan Süley¬man'ın ünlü bir gazeli üzerinde yapılmıştır. Tahmîsin vezni fâ'ilâtünfâ'ilâtün fâ'ilâ- tün fâ'ilün'dür. Metinde koyu dizilmiş olan beyitler Muhibbî'nin gazeline aittir.

1 Câme-i sıhhat Hudâ'dan halka bir hil'at gibi Bir libâs-ı fâhir olmaz cisme ol kisvet gibi Var iken baht u sa'âdet kuvvet ü kudret gibi Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi

5 Menzil-i âsâyiş-i ukbâya istersen vusûl

Hubb-ı dünyâdan ferâgat gibi olmaz doğru yol Şâdmân erbâb-ı uzletdür hemân Bâkî melûl Ger huzûr itmek dilersen ey Muhibbî fârig ol Olmaya devlet makamı gûşe-i uzlet gibi

Bâkî

Tahmisin düz yazıyla dil içi çevirisi

1 Sağlık, Tanrı'nın insanlara giydirdiği güzel bir giysi gibidir; beden için o elbi¬seden daha güzel ve değerli bir kıyafet bulmak mümkün değildir; güç ve kud¬ret gibi bir talih ve mutluluk varken, yine de "insanlar arasında devlet maka¬mı kadar değer verilen bir şey yoktur; oysa, bu dünyada bir anlık sağlıktan daha değerli bir şey bulmak mümkün değildir. 5 Ahiretin huzur dolu konağına erişmek istersen dünya sevgisinden vazgeçmekten daha doğru bir yol yoktur; bu dünyada bir köşeye çekilip ibadetle meşgul olan¬lar mutlu, diğerleri ya da Bakî ise sıkıntı ve keder içindedir; "ey Muhibbî, eğer huzur ve mutluluk içinde yaşamak istiyorsan, dünya işlerinden vaz geç; çünkü, bir köşeye çekilip ibadetle meşgul olmak, devlet makamından yeğdir."

Açıklama: Son bendde geçen "bâkî" sözü şairin mahlası olmakla birlikte asıl anlamını da çağrıştıracak biçimde kullanılmıştır. Divan şiirinde mahlası bu şekilde kullanmaya hüsn-i tahallus denir.

Örnek 7

Aşağıdaki iki bend Nedîm'in 5 bendlik bir mutarraf tahmîsinin ilk ve son bend- leridir. Nedîm bu tahmisinde XVII. yüzyıl şairlerinden Nedîm-i Kadîm (öl. l670)'in 5 beyitlik bir gazelini alarak bu gazelin her beytinin iki mısraı arasına aynı vezin ve kafiyede üçer beyit eklemiş ve gazeli beş bendli bir mutarraf tahmîs hâline ge¬tirmiştir. Tahmisin vezni mefûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilündür. Metinde koyu dizil¬miş beyitler Nedîm-i Kadîm'in gazeline aittir.

1. Derdin nedir gönül sana bir hâlet olmasın

Bîmâr iden bu gûne seni râhat olmasın Bizden tesettür itme abes külfet olmasın Bî-câ tabîbe varmağa hiç hâcet olmasın Sad el-hazer ki sevdiğin ol âfet olmasın

5. Şâyed eser ide nefes-i âteşîni hayf

Olmaz enîn-i âşıka zîrâ metâ' ü keyf Hem-mahlasım ki nazm ile itmişdi sell-i seyf Bu mısra'ı benim'çün okurmuş şitâ vü sayf Söylen Nedîm-i zâr ile germ-ülfet olmasın

Nedîm

Mutarraf tahmîsin düz yazıyla dil içi çevirisi

1 "Gönül, derdin nedir? Başına bir şey gelmiş olmasın"; seni böyle hasta eden rahatlık olmasın; derdini bizden gizleme, boşuna zahmet olmasın; boş yere tabibe gitmeye gerek kalmasın; "sakın, sakın, sevdiğin o âfet olmasın."

5 Şiir kılıcını çekmiş olan mahlastaşım (Nedîm-i Kadîm) bu mısraı yaz kış benim için okurmuş: "O güzele söyleyin ağlayıp inleyen Nedim ile samimi olmasın"; çünkü, "ateşli nefesi kendisini yakabilir, ondan sakınsın"; âşığın ne zaman ve nasıl ah edeceği, inleyeceği belli olmaz.

Terbî ile terbf-i mutarraf ve tahmîs ile tahmîs-i mutarraf arasındaki farkı açıklayınız.

Müseddes

Edebiyat terimi olarak altı mısralı bendlerden oluşan bir nazım biçiminin adı- Müseddesin asıl aÜam1 dır. Müseddeslerin bend sayısı genellikle 5 ile 7 arasında değişmektedir. Bir müsed- altl11, altl kö5eli dir- deste ilk bendin son ya da son iki mısraı diğer bendlerin sonunda aynen tekrarla¬nıyorsa, bu müseddes müseddes-i mütekerrir, tekrarlanmıyorsa müseddes-i müzdevic adını alır (bk. Örnek 8).

Müseddeslerde kullanılmış olan kafiye düzenleri şunlardır:

1. Mütekerrir:

a) aaaaaA, bbbbbA, cccccA, . . .

b) aaaaAA, bbbbAA, ccccAA, . . .

2. Müzdevic:

a) aaaaaa, bbbbba, ccccca,...

b) aaaaaa, bbbbcc, ddddee, ...

c) aaaass, bbbbşş, cccctt, ..

Müseddes, bendlerden oluşan nazım biçimleri içinde murabba ve muhammes¬ten sonra çok kullanılmış bir nazım biçimidir.

Örnek 8

Aşağıdaki 2 bend, Fuzulî'nin tamamı 9 bend olan bir müseddesinin ilk ve son bendleridir. Bu müseddesin vezni mefâ'ilün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün, kafiye dü¬zeni de " bbbbşş, cccctt, ..."dir.

1 Menem ki kafile-sâlâr-ı kârbân-ı gamem Müsâfir-i reh-i sahrâ-yı mihnet ü elemem Hakîr bahma mana kimseden sağınma kemem Fakîr-i pâdişeh âsâ gedâ-yı muhteşemem Sirişk taht-ı revândur mana vü âh alem Cefâ vü cevr mülâzım belâ vü derd haşem

9 Fuzûlî eyledügün ahdüne vefâ kılgıl Yeter şikâyet idüp şerh-i mâcerâ kılgıl Vücûdunu hedef-i nâvek-i belâ kılgıl Kamu ezâlara sabr eyleyüp du'â kılgıl Kim ola dost rızâsı hemîn sana hâsıl Rızâ-yı dosttur asl-ı temettu' ey gâfil

Fuzulî

Müseddesin düz yazıyla dil içi çevirisi

Fİ "ir şjzrr^

Ben gam ülkesine giden kervanın kafile başı ve mihnet ve elem sahrası yolu¬nun yolcusuyum; beni başkalarından aşağı sanıp da hor görme; ben padişah

gibi bir fakir, muhteşem bir dilenciyim; gözümden akan yaşlar bana tahtıre¬van; ah sancak; cevr ü cefa yardımcı, dert ve belâ da teb'amdır. 9 Fuzulî, verdiğin sözde dur; şikâyet edip maceranı anlattığın yeter; varlığını be¬lâ okuna hedef et; o dostun hoşnutluğunu elde edebilmek için her türlü ezi¬yete sabredip dua et; ey gafil, hayatın amacı, dostu hoşnut etmektir.

Tesdîs

Edebiyat terimi olarak bir gazelin her beytinin önüne aynı vezinde ve ilk mısraları ile kafiyeli dörder mısra eklenerek meydana getirilmiş bendler- den oluşan bir nazım biçiminin adıdır (bk. Örnek 9).

Kafiye düzeni şöyledir: aaaa(aa), bbbb(ba), cccc(ca), . . .

Örnek 9

Aşağıdaki üç bend XVI. yüzyıl şairlerinden Fevrî (öl. 1571-2)'nin 5 bendlik bir tesdîsinin ilk ve son bendleridir. Tesdîsin vezni mef'ûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilün; kafiye düzeni de "aaaa(aa), bbbb(ba), cccc(ca), . . ."dır. Fevrî'nin tesdîs ettiği ga¬zel, yine XVI. yüzyıl şairlerinden Şemsî (öl. 1580)'ye aittir. Koyu dizilmiş beyitler Şemsî'nin gazeline aittir.

1 Güller açıldı sahn-ı çemen sebze-zârdur Devrân-ı lâle mevsim-i zülf-i nigârdur Hengâm-ı şevk u zevk u kenâr u bahârdur Vakt-i cünûn u şevk-i mey-i hoş-güvârdur Bülbül terâne başladı evvel bahârdur Şeydâlığum benüm yine bî-ihtiyârdur

5 Ey sûretile Yûsuf u sîretde Mustafâ

Nâmı Muhammed ü kamu evzâ'ı murtezâ Yazukdur itme Fevrî-i miskînüne cefâ Gûş it ne didi mâlik-i tab'-ı sühan-serâ Tut Şemsî'nün nasihatini olma bî-vefâ Geçer güzelligün demi bu rûzgârdur

Fevrî

Tesdîsin düz yazıyla dil içi çevirisi

1 Güller açıldı; bağlar, bahçeler yemyeşil oldu; lale zamanı, güzelin zülfünü ele alma mevsimi; neş'e ve zevk sürme, güzeli kucağa alma ve çiçek vaktidir; lez¬zetli şarap içme isteğinin ve çılgınlığın arttığı vakittir; "bülbül nağmeye başla¬dı, ilkbahardır; yine elimde olmadan kendimi duygularımın coşkunluğuna bı¬raktım"

5 Ey yüzü Yusuf, ahlakı da Mustafa gibi olan; adı Muhammed, her hâli ve her tavrı beğenilmiş ya da Murtaza gibi olan; zavallı Fevrî'ne cefa etme, yazıktır; bak o büyük şair (Şemsî) ne diyor: "Şemsî'nin öğüdünü tut, vefasız olma; bu zamandır, güzellik çağı geçip gider."

Tesdîsin asıl anlamı "altılama, altı köşeli kılma"dır.

Açıklama: Hz. Yusuf, güzelliğiyle ünlüdür ve Divan şiirinde birçok özelliği ya¬nında bu yönüyle de bir sembol olarak kullanılmıştır; Mustafâ, Hz. Muhammed'in adlarındandır; "beğenilmiş, seçilmiş, hoşnut ve razı olunmuş" anlamlarına gelen Murtezâ, aynı zamanda Hz. Alî'nin lakabıdır.

Müsebba'

Edebiyat terimi olarak yedi mısralı bendlerden oluşan bir nazım biçiminin Müsebbaın asıl anlamı adıdır. Bir müsebba'da ilk bendin son ya da son iki mısraı diğer bendlerin sonun- yedili' yedi köfleli dir da aynen tekrarlanıyorsa, bu müsebba' müsebba'-i mütekerrir; tekrarlanmıyor¬sa, müsebba'-i müzdevic adını alır (bk. Örnek 10).

Müsebbalarda kullanılmış olan kafiye düzenleri şunlardır:

1. Mütekerrir: a) aaaaaaA, bbbbbbA, ccccccA, ...

b) aaaaaAA, bbbbbAA, cccccAA. . .

2. Müzdevic: aaaaaaa,

Müsebba' az kullanılmış nazım biçimlerindendir.

Örnek 10

Aşağıdaki 2 bend, Fevrî'nin 7 bendlik bir müsebba'ından alınmıştır. Müsebbaın vezni mef'ûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilün, kafiye düzeni de "aaaaaaA, bbbbbbA, ccccccA, . . ."dır.

1 Bir dem ki ben fakîr idüm ol yâr-ı cân idi Sâkî idi vü nâzük idi nükte-dân idi Yârân idi ki her biri rind-i cihân idi Devrân-ı lâle idi dem-i gülsitân idi Hengâm-ı îş ü vakt-i mey-i ergavân idi Şevk-i cüvân ile bu gönül kâm-rân idi Demler o demler idi zamân ol zamân idi

7 Ey Fevrî gibi mihnet-i eyyâma mübtelâ Devr-i şebâbı eyleme zâyi' satup riyâ Âlâm-ı pîrî eylemeden kaddüni dü-tâ İşretler eyle dehrden al kâm ü sür safâ Şâyed müsâ'id olmaya bu devr-i bî-vefâ Anup o demleri diyesin bir zamân ola Demler o demler idi zamân ol zamân idi

Fevrî

Müsebbaın düz yazıyla dil içi çevirisi

1 Bir zamanlar ben fakirdim, o da benim can dostum idi; şarap sunardı, nazik idi, nüktedandi; her biri birer dünya rindi olan dostlar vardı; lâle, gül bahçe¬si, eğlence, erguvan renkli şarap zamanı idi; genç güzellerin arzusuyla bu gö¬nül mutlu idi; demler o demler, zaman o zaman idi.

Açıklama: Asıl anlamı "nefes, soluk" olan dem "zaman, an, çağ" anlamlarında da kullanılmaktadır.

7 Ey Fevrî gibi zamanın dertlerine, sıkıntılarına düşmüş kişi, iki yüzlülük edip de gençlik çağını boşa geçirme; yaşlılığın sıkıntıları boyunu iki kat etmeden ye, iç, eğlen, yaşadığın zamandan tat al, safa sür; belki bu vefasız zaman da¬ha sonra uygun olmayacak; bir zaman gelir, o günleri anıp "demler o demler, zaman o zaman idi" dersin.

Tesbî'

Edebiyat terimi olarak bir gazelin her beytinin önüne aynı vezinde ve ilk Tesbîin asıl anlamı "yedili

mısraları ile kafiyeli beşer mısra eklenerek elde edilen bendlerden oluşan ya da yedi köşeli yapma"dr. bir nazım biçiminin adıdır.

Kafiye düzeni şöyledir: aaaaa(aa), bbbbb(ba), ...

Edebiyatımızda az kullanılmış bir nazım biçimidir.

Müsemmen

Edebiyat terimi olarak sekiz mısralı bendlerden oluşan bir nazım biçiminin

adıdır. Bir müsemmenin ilk bendinin son ya da son iki mısraı diğer bendlerin so¬nunda aynen tekrarlanıyorsa, bu müsemmen müsemmen-i mütekerrir; tekrar¬lanmıyorsa, müsemmen-i müzdevic adını alır (bk. Örnek 11).

Mütekerrir ve müzdevic müsemmenlerde kullanılmış olan kafiye düzenleri şun¬lardır:

1. Mütekerrir:

a) aaaaaaaA, bbbbbbbA, cccccccA, ...

b) aaaaaaAA, bbbbbbAA, ccccccAA, ...

2. Müzdevic:

a) aaaaaaaa, bbbbbbba, ccccccca, ...

b) aaaaaaaa, bbbbbbaa, cccccccaa, ...

Az kullanılmış nazım biçimlerindendir.

Örnek 11

Aşağıdaki 2 bend, XVI. yüzyıl şairlerinden Nev'î (öl. 1599)'nin 5 bendlik bir mü¬tekerrir müsemmeninin ilk ve son bendleridir. Vezni mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün olan müsemmenin kafiye düzeni "aaaaaaAA, bbbbbbAA, . . ."dır.

1 Bu aşk-ı mecâzun gam-ı hicrânına la'net Dünyâda vü ukbâdaki husrânına la'net Erbâb-ı gamun nâliş ü efganına la'net Dilberlerinün va'de-i ihsânına la'net Yok yerlere itdükleri peymânına la'net Ol tâ'ifenün gerçek ü yalanına la'net Bu san'atı îcâd idenün cânına la'net Ecdâdına vü aslına erkânına la'net

5 Yüz hayf bizüm çekdügümüz renc ü anâya Hep sa'y-i belîğ itdügümüz gitdi hebâya Nev'îden irişsün bu nasîhat zurefâya Dil virmeyeler her sanem-i mâh-likaya Tuş olmayalar gaflet ile tîğ-i belâya Âmin diyeler hâzır olanlar bu du'âya Bu san'atı îcâd idenün cânına la'net Ecdâdına vü aslına erkânına la'net

Nev'î

Müsemmenin düz yazıyla dil içi çevirisi

1 Bu mecazî aşkın ayrılık gamına; dünya ve ahiretteki husranına; âşıkların fer¬yat ve inleyişine; güzellerinin "bir gün sana aşkımı bağışlayacağım" diye ver¬dikleri söze; bunun için boş yere ettikleri yemine; onların verdiği sözün ger¬çeğine de yalanına da lanet olsun; bu mecâzî aşkı icat edenin canına; soyuna sopuna, âdet ve usulüne lanet olsun.

Açıklama: Mecâzî aşk, tasavvufî aşk anlayışına göre insana karşı duyulan aşırı sevgidir.

5 Çektiğimiz eziyetlere, sıkıntılara yazıklar olsun, hem de yüzlerce; o güzel ça-balarımız hep boşa gitti; bu öğüt Nev'î'den zarif, kibar kişilerin kulağına eriş¬sin: Her ay yüzlü güzele gönül vermesinler, kendilerini yanılıp da bela kılıcı¬nın (aşkın) önüne atmasınlar. Burada hazır bulunanlar bu duaya amin desin¬ler: "Bu sanatı (mecâzî aşkı) icat edenin canına; soyuna sopuna, âdet ve usu¬lüne lanet olsun.

Tesmîn

Edebiyat terimi olarak bir gazelin her beytinin önüne aynı vezinde ve ilk Tesminin asıl anlamı "bir mısraları ile kafiyeli altı mısra ilâvesiyle elde edilen bendlerden oluşan bir Jaesmeak'StekiZli' SekZ kÖ§ei nazım biçiminin adıdır.

Kafiye düzeni şöyledir: aaaaaa(aa), bbbbbb(ba), ... Çok az kullanılmış bir nazım biçimidir.

Mütessa'

Edebiyat terimi olarak her bendi dokuz mısradan oluşan bir nazım biçimi- Mütessaın asıl anlamı

nin adıdır. Bilindiği kadarıyla bu nazım biçimini hiçbir ünlü Divan şairi kullan- odu0şk|UZ|lfll''td|0rkUZ fleyden mamıştır.

Mu'aşşer

Edebiyat terimi olarak on mısralı bendlerden oluşan bir nazım biçiminin adı¬dır. Elimizde sadece mütekerrir örnekleri bulunan muaşşerin henüz müzdevic şek¬line rastlanmamıştır (bk. Örnek 12).

Mütekerrir mu'aşşerlerin kafiye düzeni iki şekildedir:

1. aaaaaaaaaA, bbbbbbbbbA

2. aaaaaaaaAA, bbbbbbbbAA

Mütekerrir muaşşerlerde sadece son mısraın tekrarlandığı örnekler daha azdır. Mu'aşşerin asıl anlamı, Mu'aşşer, edebiyatımızda müsemmen ve mütessa'a göre daha fazla kullanılmış onlu' on köfleli dir' bir nazım biçimidir.

Örnek 12

Aşağıdaki iki bend XVI. yüzyıl şairlerinden Hayâlî (öl. 1557)'nin 5 bendlik bir muaşşerinden alınmıştır. Vezni fâ'ilâtünfâ'ilâtünfâ'ilâtünfâ'ilün olan muaşşerin kafiye düzeni de "aaaaaaaaAA, bbbbbbbbAA . . ."dır.

1 Bir güzel gördüm ki reşk-i sûret-i büt-hânedür Kendüsinden gayrıya âteş gibi bîgânedür Kim zebânından gelen efsûn ile efsânedür Mü'min ü küffâr ile hem-sohbet ü hem-hânedür Câm-ı zerrîn nûş ider bir bî-vefâ mestânedür Nûş iden bir cür'asın bin yıl yeri mey-hânedür Tuğ çekmiş bir dilâverdür ki kasdı cânedür Nûr-ı tab'umdan çerâğın yakmamışdur yâ nedür Râstı ben şem'-i dil-sûzam adû pervânedür Kim dolaşsa âteşe pervâne yâ dîvânedür

Ey Hayâlî tâ ki gördüm ol kamer-ruhsârumı Mihr-i âlem-tâbdan germ eyledüm bâzârumı Vuslatı hicrâna satdum aldılar ikrârumı

Deyr-i aşkun râhibiydüm kesdiler zünnârumı Hâsılı asnâmdan pâk itdiler Ferhâr'umı Aldı bir şâh-ı cihân gönlüm ile esrârumı Nâr-ı aşkıyla yanup yakılma itdüm kârumı Mâh-rûlar şevkine nûr eyledüm destârumı Râstı ben şem'-i dil-sûzam adû pervânedür Kim dolaşsa âteşe pervâne yâ dîvânedir

Hayalî

Muaşşerin düz yazıyla dil içi çevirisi

1 Öyle bir güzel gördüm ki, bu güzelin güzelliği puthanedeki resimleri, heykel¬leri kıskandırır; ateş gibi kendisinden başka herkese ilgisizdir; söylediği her şey ya büyü ya da efsanedir; hem inanmışlar hem de inançsızlar ile birlikte yatar, kalkar sohbet eder; o, altın kadehten şarap içen vefasız bir sarhoştur; o kadehten bir yudum içenin yeri bin yıl meyhanedir; canımı almak maksadıy¬la bayrak açmış bir yiğittir; çırasını benim nurumdan yakmamıştır da nedir? Doğrusu ben gönüller yakan bir mum, düşman da o mumun etrafındaki per¬vanedir; ateşin etrafında dolaşan da ya pervane ya da deli divanedir. 5 Ey Hayalî, o ay yüzlümü görünce pazarlığım öyle kızıştı ki güneşten de kız¬gın bir hâle geldi; sonunda vuslatı (=kavuşma) hicrana (=ayrılık) sattım, ikra¬rımı aldılar; aşk manastırının rahibiydim, zünnarımı kestiler; kısacası Fer- har'ımı (gönlümü) putlardan temizlediler; bir dünya şahı gönlümü de sırları¬mı da aldı; işim onun aşkının ateşiyle yanıp yakılma oldu; ay yüzlü güzeller arzusuyla başımdaki sarığı nur ettim, yaktım; doğrusu ben gönüller yakan bir mum, düşman da o mumun etrafında dönen pervanedir; ateşin etrafında do¬laşan da ya pervane ya da deli divanedir.

Ta'şîrin asıl anlamı "onlama, ona çıkarma"dır.

(SIRA SİZDE Jl^jf

—-w5"

Terkîb-i bend "bend(ler)i bir araya getirmek" anlamındadır.

Açıklama: İkrar almak, bir tarikate girmek için tarikat büyüğünün müritten söz alması; zünnâr, Hristiyan rahiplerinin veya papazların bellerine bağladıkları örme kuşak; Ferhar, Türkistan'da güzelleriyle ve putlarıyla ünlü bir şehirdir.

Ta'şîr

Edebiyat terimi olarak bir gazelin her beytinin önüne aynı vezinde ve ilk mısraları ile kafiyeli sekiz mısra eklenerek elde edilmiş bendlerden oluşan bir nazım biçiminin adıdır.

Kafiye düzeni şöyledir: aaaaaaaa(aa), bbbbbbbb(ba) . . . Edebiyatımızda az kullanılmış nazım biçimlerindendir.

Terbî', tahmis, tesdîs, tesbî', tesmîn ve ta'şîrin benzer yönleri nelerdir; bu nazım biçimle¬ri birbirinden nasıl ayrılır?

II. GRUP M US AMMATLAR

Terkîb-î Bend (= terkîb-bend)

Edebiyat terimi olarak her bendindeki beyit sayısı genellikle 6 ile 10 arasın¬da olan ve en az üç bendden meydana gelen bir nazım biçiminin adıdır. Ter¬kîb-i bendlerde her bende hâne ya da terkîb-hâne; bendleri birleştiren beyitlere ise vâsıta veya bendiyye denir. Bu iki terimin yerine sadece bendin kullanıldığı da görülmektedir (bk. Örnek 13). Terkîb-i bendlerde her bend vasıta beyti dışın¬da kaside ve gazel gibi kafiyelidir. Vasıta beyti ise hem ait olduğu bendden hem de diğer bendlerden ve bendlerin vasıta beyitlerinden bağımsız olarak kendi için¬

de kafiyelidir. Bazı terkîb-i bendlerde vasıta beyitlerinin birinci bendle aynı kafiye¬de olmak üzere kendi içinde kafiyelenmiş olduğu da görülür. Kafiye düzeni terkîb- i bendi diğer musammatlardan ayıran en önemli özelliktir:

1. aa xa xa xa xa... yy; bb xb xb xb xb... zz, . . .

2. aa xa xa xa xa... aa; bb xb xb xb xb... aa, . . .

Terkîb-i bendlerde bu iki kafiye düzeninden en çok kullanılmış olanı ilkidir. İkinci kafi¬ye düzeni bu nazım biçiminde nadir olarak kullanılmıştır. Terkîb-i bendlerde en çok kul¬lanılmış vezinler mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün ve mefûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilündür.

Bendlerin beyit sayıları hakkında bir genelleme yapmak zordur. Ayrıca eşit sa¬yıda beyitten oluşanlar çoğunlukta olmakla birlikte birbirine göre eksik ya da faz¬la beyitli bendlerden oluşmuş terkîb-i bendler de vardır.

Terkîb-i bendler mersiye, övgü, yergi, sosyal eleştiri gibi çok farklı konularda yazılmış manzumelerdir. Sakinâmeler gibi bazı edebî türlerde de bu nazım biçimi¬nin kullanıldığı görülmektedir. Mersiye (=ağıt) türünün en güzel örnekleri de bu nazım biçimiyle yazılmıştır.

Terkîb-i bend, edebiyatımızda çok kullanılmış nazım biçimlerindendir. Türk edebiyatında en ünlü terkîb-i bend, Ruhî-i Bağdadî (öl. 1605)'nin her bendi 8 be¬yitten oluşan 17 bendlik manzumesidir. Ruhî'nin bu terkîb-i bendi çok beğenilmiş; birçok şair tarafından da tanzîr edilmiştir (aynı vezin ve kafiye kullanılarak onu andıran bir şiir yazılmıştır). Ancak bu nazîreler içinde en beğenileni Ziya Paşa (öl. 1880)'nın yazdığı nazîre olmuştur.

Örnek 13

Aşağıdaki iki bend Bağdatlı Rûhî'nin aslı 17 bend olan ünlü terkîb-i bendinin ilk ve son bendleridir. Vezni mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün olan terkîb-i ben¬din kafiye düzeni "aa xa xa xa xa xa xa yy, bb xb xb xb xb xb xb zz. . ." dur.

I. BEND

1 Sanman bizi kim şîre-i engûr ile mestüz Biz ehl-i harâbâtdanuz mest-i elestüz

2 Ter-dâmen olanlar bizi âlûde sanur lîk Biz mâ'il-i bûs-ı leb-i câm u kef-i destüz

3 Sadrın gözedüp n'eyleyelüm bezm-i cihânun Pây-ı hum-ı meydür yerümüz bâde-perestüz

4 Mâ'il degülüz kimsenün âzârına ammâ Hâtır-şiken-i zâhid-i peymâne-şikestüz

5 Erbâb-ı garaz bizden ırağ olduğı yegdür Düşmez yere zîrâ okumuz sâhib-i şestüz

6 Bu âlem-i fânîde ne mîr ü ne gedâyuz A'lâlara a'lâlanuruz pest ile pestüz

7 Hem-kâse-i erbâb-ı dilüz arbedemüz yok Mey-hânedeyüz gerçi velî ışk ile mestüz

Biz mest-i mey-i mey-kede-i âlem-i cânuz Ser-halka-i cem'iyyet-i peymâne-keşânuz

XVII. BEND

1 Virdük dil ü cân ile rızâ hükm-i kazâya Gam çekmezüz uğrarsak eger derd ü belâya

2 Koyduk vatanı gurbete bu fikr ile çıkduk Kim renc-i sefer bâ'is olur izz ü alâya

3 Devr eylemedük yer komaduk bir nice yıldur Uyduk dil-i dîvâneye dil uydı hevâya

4 Olduk nereye varduk ise ışka giriftâr Alındı gönül bir sanem-i mâh-likaya

5 Bağdâd'a yolun düşse ger ey bâd-ı seher-hîz Âdâb ile var hidmet-i yârân-ı safâya

6 Rûhî'yi eger bir sorar ister bulınursa Derlerse buluşdun mı o bî-berg ü nevâya

7 Bu matla'-ı garrâyı oku epsem ol anda Ma'lûm olur ahvâlümüz erbâb-ı vefâya

Hâlâ ki biz üftâde-i hûbân-ı Dımışkuz Ser-halka-i rindân-ı melâmet-keş-i ışkuz

Rûhî

Terkîb-i bendin düz yazıyla dil içi çevirisi I. BEND

Bizi üzüm suyu (=şarap) ile sarhoş olmuş sanmayın; biz harabat sakinleriyiz ve "elest meclisi"nin sarhoşlarıyız.

Açıklama: Harâbât, mecazen meyhane demektir; elest, Allah tealâ Âdem'i ya¬rattıktan sonra onun soyundan gelecek olanların ruhlarını da yaratmış ve onlara "elestü bi-rabbiküm (=ben sizin rabbiniz değil miyim?) demiş; onlar da "belâ (=elbette)" demişlerdir. Doğu İslam edebiyatlarında ruhların toplandığı bu âleme "ezel meclisi", "ruhlar meclisi", "elest meclisi", "can meclisi" gibi adlar verilmiştir.

Namussuzlar ve ahlaksızlar bizi de namussuz sanırlar; ama, bizim kadehin du¬dağını ve şeyhin elinin ayasını öpmekten başka amacımız yok.

Dünya meclisinin baş köşesini umup da ne yapalım; biz şaraba tapanlardanız; yerimiz de şarap küpünün dibidir.

Kimseyi incitmek istemeyiz ama, kadehi kıran sofunun hatırını kırarız.

Kötü niyetlilerin bizden uzak olmaları daha iyidir; çünkü onlara attığımız ok yere düşmez; parmağımızda yay kirişini çekmek için takılmış yüksüğümüz var.

Şu yokluk âleminde ne zengin ne de yoksuluz; ululara ululanır; alçak gönül¬lülere karşı da alçak gönüllü davranırız.

Gönül ehli ile kadeh arkadaşlığı ederiz; kavgamız, gürültümüz yok; meyhane¬deyiz ama, aşk sarhoşuyuz.

Biz can âlemi (=elest meclisi) meyhanesinin şarabı (=ilâhî aşk şarabı)yla sar¬hoşuz ve kadeh çekenler meclisinin başındayız.

Açıklama: Şair bir daire biçiminde oturup elden ele kadeh dolaştırıp şarap içenleri bir halkaya benzetiyor, kendisinin de bu halkanın baş köşesinde oturdu¬ğunu söylüyor.

XVII. BEND

1 Biz Tanrı'nın takdirine canla başla razı olduk; artık derde, belaya uğrasak da gam çekmeyiz.

2 Yolculukta çekilen çile, yüceliğe ve ululuğa sebep olur düşüncesiyle vatanı bırakıp gurbete çıktık.

Yıllardır gezip dolaşmadığımız yer kalmadı; deli gönle uyduk, gönül de ken¬di arzu ve isteğine uydu.

Nereye gittiysek aşka tutulduk, gönül bir ay yüzlü güzele kendini kaptırdı. Ey sabah rüzgârı, yolun Bağdat'a düşerse, saygıyla git ve güzel günler geçir¬diğimiz dostların hizmetinde bulun.

İçlerinden Ruhî'yi bir soran, bir arayan olur da o zavallıyla görüştün mü diyen olursa,

3

6

Orada bu güzel matlaı oku ve sus, vefalı dostlar hâlimi anlarlar: "Biz hâlâ Şam güzellerine düşkünüz ve hâlâ aşk yüzünden kınanan rintler hal¬kasının en başındayız."

Tercî'-i Bend (= tercî'-bend)

Her bendindeki beyit sayısı genellikle 4 ile 10 arasında olan ve en az üç bendden meydana gelen bir nazım biçimidir. Tercî'-i bendde de terkîb-i bend¬de olduğu gibi bendlere hâne ya da tercî'-hâne, bendleri birleştiren beyitlere de vâsıta yahut bendiyye denir. Bu terimlerin yerine yalnızca bendin kullanıldığı da görülmektedir (bk. Örnek 14).

Bu nazım biçiminde vasıta beyitleri dışında her bend kendi içinde diğer bend¬lerden bağımsız olarak kaside ya da gazel gibi kafiyelenmiştir. Vasıta beyti ise bendlerden bağımsız olarak kendi içinde kafiyelidir ve her bendin sonunda aynen tekrarlanır. Kafiye düzeni şöyledir:

aa, xa, xa, xa, xa... ZZ; bb, xb, xb, xb, xb... ZZ, . . .

Tercî-i bendde bendlerdeki beyit sayıları genellikle birbirine eşittir. Ancak be¬yit sayıları birbirinden farklı bendlerden oluşmuş tercî'-i bendlere de rastlanmakta¬dır. Terkîb-i benden tek farkı vasıta beytinin bend sonlarında aynen tekrarlanma- sıdır. Tercî'-i bendler mersiye, övgü, yergi, sosyal eleştiri gibi çok farklı konularda yazılmıştır.

Tercî-i bend, Türk edebiyatında XIV. yüzyıldan itibaren görülen bir nazım biçi¬midir. Ziya Paşa'nm tercî'-i bendi bu nazım şeklinin edebiyatımızdaki en başarılı örneklerindendir.

Örnek 14

Aşağıdaki üç bend XVI. yüzyıl şairlerinden Kemal Paşazâde'nin Sultan Selim'in ölümü üzerine yazdığı tamamı 7 bend olan bir tercî'-i bendinden alınmıştır. Tercî'- i bendin vezni fe'ilâtün (fâ'ilâtün) mefâ'ilün fe'ilün (fa'lün); kafiye düzeni "aa xa xa xa xa xa xa xa xa xa ZZ. . ."dir.

I. BEND

Tercî'-i bend tamlaması "bend(ler)i döndürmek, çevirmek" anlamındadır.

Çözdi saç açdı baş tûğ u alem Bükdi bil dökdi yaş tîğ u kalem Kana boyandı bayrağun yüzi Beli bükildi yayun oldı ham Urdı gögsini gök gök eyledi mâh Oldı yıldızlarun gözi pür-nem Şafak ol denlü dökdi kanlu yaşı Dâmen-i çerhi eyledi pür-dem Subh-dem derd ile bir âh itdi Kim söyindürdi mâh şem'in o dem

6. Giceden dehr geydi kara pelâs Tutdı şâh-ı cihân içün mâtem

7. Nice şeh mihr-i âsmân-dergâh Nice sultân meh-i nücûm-haşem

8. Azmde mihr idi hazmde sipihr Rezmde Rüstem idi bezmde Cem

9. Çerh-i bî-rahm ana bir zahm ur dı ki bulmadı kimseler merhem

10. Gör ne acıyla eyledi teslîm Cân-ı şîrîni husrev-i âlem

Öldi Sultân Selîm hayf u dirîğ Hem kalem ağlasun anı hem tîğ

VII. BEND

1 Gül-i gülzâr-ı mülk soldı he mi Cûybâr-ı kerem soğuldı he mi

2 Zulmet-i mâtem içre kaldı cihân Mihr-i bürc-i şeref tutıldı he mi

3 İnledi derd ile zemîn ü zamân Gam-ı mâtem cihâna toldı he mi

4 Lâle yüzin ciger kanıyla yuyup Saçlarını benefşe yoldı he mi

5 Seyl-i tûfân-ı merg irüp nâ-gâh Sedd-i Iskenderî bozıldı he mi

6 Cân-ı âlem cihânı terk itdi Cism-i dünyâ zübûl buldı he mi

7 Âkibet hilkat-i latifinden Hil'at-i âfiyet soldı he mi

8 Nûş yerine îşinün câmı

Nîş-i pür-zehr-i kahr toldı he mi

9 Âh u zâr ile doldı şehr ü diyâr Şehryâr-ı zamâne öldi he mi

10 Rûm u Şâm u Arab Acem şâhı Öldi emri tamâm oldı he mi

Öldi Sultân Selîm hayf u dirîg Hem kalem ağlasun anı hem tîg

Tercî'-i Bendin Dil İçi Çevirisi I. BEND

1 Tuğ saçını çözdü; sancak başını açtı; kılıç belini büktü; kalem de yaşlar döktü.

2 Bayrağın yüzü kana boyandi; yayın beli büküldü; iki kat oldu.

3 Ay göğsünü döverek morarttı; yıldızların gözü yaşlarla doldu.

4 Şafak o kadar kanlı göz yaşı döktü ki, gökyüzünün eteği kanla doldu, kızardı.

5 Sabah vakti, öyle bir ah çekti ki bir anda ay mumunu söndürdü.

6 Dünya, bir siyah çul gibi olan geceyi giydi ve cihan padişahı için yas tuttu.

7 O, bir padişah değil, kapısının önü gökyüzü olan güneş; sultan değil, halkı yıldızlar olan bir ay gibidir.

8 Güneş gibi azimli; felek gibi dirençliydi; savaşta Rüstem, içki meclisinde de Cem gibiydi.

9 Acımasız felek ona öyle bir yara açtı ki bu yaraya kimse çare bulamadı.

10 Gör, cihan padişahı (husrev), tatlı (şirin) canını nasıl bir acıyla teslim etti.

Açıklama: Husrev hem "padişah" anlamında bir söz, hem de Doğu edebiyat-larında bir aşk hikâyesinin erkek kahramanının; şirin de hem "tatlı" anlamında bir

söz, hem de bu hikâyedeki kadın kahramanın adıdır.

11 Yazıklar olsun, eyvahlar olsun Sultan Selim öldü; ona hem kalem hem de kı¬lıç ağlasın.

Açıklama: Kalem bilimin, kılıç da savaşçılığın sembolüdür.

VH. BEND

1 Bir gül bahçesi gibi olan ülkenin gülü soldu, öyle mi; cömertlik ve asalet ır¬mağı kurudu, öyle mi?

2 Şeref burcunun güneşi tutuldu da dünya matem karanlığı içinde kaldı, öyle mi?

3 Yeryüzü de zaman da dert ile inledi; matem gamı dünyaya doldu, öyle mi?

4 Lâle yüzünü kendi ciğer kanıyla yıkadı; menekşe de saçlarını yoldu, öyle mi?

5 Ölüm tufanının seli ansızın geldi de İskender'in Şeddi (Sultan Selim) yıkıldı, öyle mi?

6 Evrenin ruhu bu cihanı terk etti de dünyanın bedeni sararıp soldu, öyle mi?

7 Sonunda o güzel vücuttan sağlık elbisesi sıyrıldı, öyle mi?

8 Hayat kadehi tatlı içecek yerine kahredici zehirle doldu, öyle mi?

9 Şehir ve diyar ahlarla ve inlemelerle doldu; zamanın hükümdarı öldü, öyle mi?

10 Rum, Şam, Arap, Acem hükümdarı öldü gitti, öyle mi?

11 Yazıklar olsun, eyvahlar olsun Sultan Selim öldü; ona hem kalem hem de kı¬lıç ağlasın.

Özet

^^^ Bend ve musammat terimlerinin anlamlarını açıklayabilmek.

Kaside, gazel, kıt'a, mesnevî, nasıl beyitlerden meydana gelen nazım biçimleriyse; müselles, murabba', terbî', muhammes, tahmîs, müseddes, tesdîs, müsebba', tesbî', müsemmen, tesmîn, mü- tessa', tetsî', mu'aşşer, ta'şîr, terkîb-i bend ve ter- cî'-i bend de bendlerden oluşan nazım biçimleri¬dir. Bir başka ifadeyle beyitlerden oluşan nazım biçimlerindeki beytin yerini bu nazım biçimlerin¬de bend almıştır. Bu terimi bendlerden oluşan nazım biçimlerini meydana getiren nazım birimi olarak tanımlamak da mümkündür. Bendler ter- cî'-i bend ve terkîb-i bendlerde beyitlerden; bendlerden oluşan diğer nazım biçimlerinde ise, mısralardan meydana gelir. Terkîb-i bend ve ter- cî'-i bend dışında kalan nazım biçimlerinin bir bendinde en az üç, en fazla on mısra bulunabi¬lir. Terkîb-i bend ve tercî'-i bendlerde bendleri oluşturan beyit sayısı ise değişkendir. Divan şii¬rinde bendlerden oluşan nazım biçimleri genel bir adlandırmayla "musammatlar" başlığı altında toplanmıştır. Ayrıca 4 mefâ'îlün ya da 4 müs- tef'ilün gibi tef'ileleri aynen tekrarlanan vezinler¬le yazılan ve genellikle birinci beyit dışındaki be¬yitlerin her mısraında bir iç kafiye bulunan gazel ve kasideler de musammat olarak nitelenmiştir.

Bendlerden oluşan nazım biçimlerini tanımla¬yabilmek.

Divan şiirinde bendlerden oluşan nazım biçimle¬ri müselles, murabba', terbî', muhammes, tah¬mîs, müseddes, tesdîs, müsebba', tesbî', müsem¬men, tesmîn, mütessa', mu'aşşer, ta'şîr, terkîb-i bend (=terkîb-bend) ve tercî'-i bend (=tercî'- bend)'dir. Müselles, her bendi üçer mısradan; murabba', her bendi dörder mısradan; muham¬mes, her bendi beşer mısradan; müseddes, her bendi altışar mısradan; müsebba', her bendi ye¬dişer mısradan; müsemmen, her bendi sekizer mısradan; mütessa', her bendi dokuzar mısradan; mu'aşşer, her bendi onar mısradan oluşan nazım biçimleridir.

Terbî', tahmîs, tesdîs, tesbî', tesmîn, tetsî, ta'şîr ise diğerlerinden farklı bir yöntemle meydana getirilmiş musammatlardır. Terbî', bir gazelin

her beytinin üstüne aynı vezin ve kafiyede ikişer mısra eklenerek meydana getirilmiş dört mısralı bendlerden; tahmîs, bir gazelin her beytinin üs¬tüne aynı vezin ve kafiyede üçer mısra eklene¬rek meydana getirilmiş beş mısralı bendlerden; tesdîs, bir gazelin her beytinin üstüne aynı vezin ve kafiyede dörder mısra eklenerek meydana ge¬tirilmiş altı mısralı bendlerden; tesbî', bir gazelin her beytinin üstüne aynı vezin ve kafiyede beşer mısra eklenerek meydana getirilmiş yedi mısralı bendlerden; tesmîn, bir gazelin her beytinin üs¬tüne aynı vezin ve kafiyede altışar mısra eklene¬rek meydana getirilmiş sekiz mısralı bendlerden; ta'şîr bir gazelin her beytinin üstüne aynı vezin ve kafiyede sekizer mısra eklenerek meydana getirilmiş on mısralı bendlerden oluşan nazım biçimleridir. Terbî ve tahmîsin bir de terbî' edi¬len gazelin her beytinin iki mısraı arasına aynı vezin ve kafiyede ikişer beyit eklenerek yapılan bir biçimi vardır. Bu yöntemle yazılan terbî'lere terbî'-i mutarraf, yapılan işleme de taştîr (=teş- tîr) denir. Terkîb-i bend ve tercî'-i bend ise kafi¬ye düzeninde ve bu düzene bağlı olarak bendle- ri oluşturan nazım biriminde gösterdikleri farklı-lık nedeniyle diğer musammatlardan ayrılırlar. Bu iki nazım biçiminde her bend son beyitler dı¬şında diğer musammatlar gibi değil, kaside ya da gazel gibi kafiyelenmiştir. Terkîb-i bendlerde her bendin sonunda birbirinden farklı musarra' bir beyit bulunur. Tercî'-i bendlerde ise bendlerin kafiyesinden bağımsız musarra bir beyit her ben¬din sonunda aynen tekrarlanmaktadır. Terkîb-i bend ve tercî'-i bendlerde bendleri oluşturan be¬yit sayısı ise değişkendir.

Bendlerden oluşan nazım biçimlerinin yapı fark¬lılıklarını ayırt edebilmek.

Bendlerden oluşan nazım biçimleri başlıca iki gruba ayrılır. Bu gruplandırmada terkîb-i bend ve tercî'-i bend bir grubu, diğer musammatlar ise diğer grubu oluştururlar. Gruplandırmadaki te¬mel ölçüt, bu iki grupta yer alan musammatların kafiye düzenlerinde; buna bağlı olarak bendleri oluşturan nazım birimlerinde görülen farklılıktır. Terkîb-i bend ve tercî'-i bendin her bendi, son beyitler dışında birbirinden bağımsız olarak kasi-

de ve gazel gibi kafiyelenmiştir. Terkîb-i bend- lerde her bendin sonunda birbirinden farklı mu- sarra' bir beyit bulunur. Tercî'-i bendlerde ise bendlerin kafiyesinden bağımsız musarra bir be¬yit her bendin sonunda aynen tekrarlanmaktadır. Yine terkîb-i bendi oluşturan bendlerdeki beyit sayısı genellikle 6 ile 10; tercî'-i bendlerde de 4 ile 10 beyit arasında olmakla birlikte bu konuda bir sınırlandırma bulunmamaktadır. Terkîb-i bend ve tercî'-i bend dışındaki musammatlar bendlerindeki mısra sayılarının değişkenliği dı¬şında benzer özelliklere sahiptir. Bu musammat- ların bir bendindeki mısra sayısı en az "üç", en fazla "on" olabilir. Aynı gruptaki musammatların nazım biçimini belirleyen de bu musammatların bendlerindeki birbirine eşit olan mısra sayısıdır. Müselles "üçlü"; murabba' "dörtlü", terbî' "dört-lü yapma"; muhammes "beşli", tahmîs "beşli yapma"; müseddes "altılı", tesdîs "altılı yapma"; müsebba' "yedili", tesbî' "yedili yapma"; mü-semmen "sekizli", tesmîn "sekizli yapma"; mü- tessa' "dokuzlu", mu'aşşer "onlu", ta'şîr "onlu yapma" demektir. Bu musammatlarda genellikle ilk bend kendi içinde, diğer bendlerin son ya da son iki mısra dışındaki mısraları yine kendi için¬de, son ya da son iki mısra ise ilk bendle kafiye¬lidir. Eğer bir musammatın ilk bendinin son ya da son iki mısraı her bendin sonunda aynen tekrar- lanmışsa bu musammat mütekerrir, tekrarlan- mamışsa müzdevic olarak nitelenir.

Kendimizi S>nayal>m

1. Bendlerden oluşan nazım biçimlerinin genel adı aşa- ğıdakilerden hangisidir?

a. müseddes

b. müselles

c. musammat

ç. muhammes

d. müsebba'

2. Aşağıdaki eşleştirmelerden hangisi doğrudur?

a. dörtlü-murabba'

b. üçlü-müseddes

c. altılı-muhammes

ç. dokuzlu-müsebba'

d. sekizli-mu'aşşer

3. "Vâsıta beyti" aşağıdaki nazım biçimlerinden hangi-siyle ilişkili bir terimdir ?

a. tahmis-i mutarraf

b. muhammes

c. terbî'-i mutarraf

ç. terkîb-i bend

d. murabba'-ı mütekerrir

4. Tecerrüd nâmına varmış dilün bir bahr-i ummânı Ana gark oldı dirler Gâlib-i bî-sabr u sâmânı Komazdum dâmenin bi'llâh elden olsa dâmânı Hayâlî fakr şâlına çekenler cism-i uryânı Anunla fahr iderler atlas u dîbâyı bilmezler

Bir musammattan alınmış olan yukarıdaki bendin ilk üç mısraı Şeyh Gâlib'e, son iki mısraı da Hayâlî'ye aittir. Bu bend için aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?

a. Bir müseddesten alınmıştır.

b. Bir tahmîs-i mutarraftan alınmıştır.

c. Bir tesdîsten alınmıştır.

ç. Bir tahmîsten alınmıştır.

d. Bir murabba'dan alınmıştır.

5. "Tahmis" için aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?

a. Bir beyte üç beyit eklemekle meydana gelir.

b. Bir mısra'a üç beyit eklemekle meydana gelir.

c. Bir beyte üç mısra eklemekle meydana gelir.

ç. Beyitlerden oluşan bir nazım biçimidir.

d. Bend sonunda tekrarlanan beyitlere vâsıta beyti denir.

6. "aa, xa, xa, xa, ... ZZ ; bb, xb, xb, xb, ... ZZ, . . ." ka-fiye düzeniyle yazılmış bir musammatın nazım biçimi aşağıdakilerden hangisidir?

a. tercî'-i bend

b. mu'aşşer-i mütekerrir

c. müsebba'-ı müzdevic

ç. terkîb-i bend

d. muhammes-i müzdevic

7. Aşağıdaki eşleştirmelerden hangisi diğerlerinden farklıdır?

a. musammat-muhammes

b. terbî'-murabba'

c. tesdîs-müseddes

ç. tahmîs-muhammes

d. ta'şîr-mu'aşşer

8. Ne derd-i aşk ile bir lahza gönlümde karârum var Ne vasl-ı yâr ile sabr ü sükûna iktidârum var

Ne fikr ü neng ü ârum var ne elde ihtiyârum var Meded bilmem nedür hiç sînede bir inkisârum var

Nev'î

Yukarıdaki dörtlük 5 bendlik bir musammatın ilk ben-didir. Bu musammatın nazım biçimi için aşağıdakiler- den hangisi söylenebilir?

a. Muhammestir.

b. Müseddestir.

c. Murabbadır.

ç. Tesdistir.

d. Tahmistir.

9. "Bir kasidenin ya da gazelin her beytinin arasına başka bir şair tarafından üç mısra eklenmesiyle meyda-na gelen bendlerden oluşan bir nazım şekli" olarak ta-nımlanan musammat aşağıdakilerden hangisidir?

a. terbî'-i mutarraf

b. tahmîs-i mutarraf

c. tesdîs

ç. terbî'

d. tahmîs

10. "aa xa xa xa ... yy, aa xa xa xa ... zz, . . ." kafiye dü-zeniyle yazılmış bir musammatın nazım biçimi aşağıda- kilerden hangisidir?

a. tercî'-i bend

b. mu'aşşer-i mütekerrir

c. mu'aşşer-i müzdevic

ç. terkîb-i bend

d. müsemmen-i müzdevic

1. c Yanıtınız doğru değilse, "Giriş" bölümünü yeni¬

den okuyunuz.

2. a Yanıtınız doğru değilse, "Murabba" başlıklı bö¬

lümü yeniden okuyunuz.

3. d Yanıtınız doğru değilse, "Terkîb-i bend" ve ter-

cî'-i bend" başlıklı bölümleri yeniden okuyunuz.

4. d Yanıtınız doğru değilse, "Tahmîs" başlıklı bölü¬

mü yeniden okuyunuz.

5. c Yanıtınız doğru değilse, "Tahmîs" başlıklı bölü¬

mü yeniden okuyunuz.

6. a Yanıtınız doğru değilse, "Tercî'-i bend" başlıklı

bölümü yeniden okuyunuz.

7. a Yanıtınız doğru değilse, "I. Grup Musammatlar"

başlıklı bölümü yeniden okuyunuz.

8. c Yanıtınız doğru değilse, "Murabba" başlıklı bö¬

lümü yeniden okuyunuz.

9. b Yanıtınız doğru değilse, "Tahmîs" başlıklı bölü¬

mü yeniden okuyunuz.

10. d Yanıtınız doğru değilse, "Terkîb-i Bend" başlık¬

lı bölümü yeniden okuyunuz.

S>ra Sizde Yan>t Anahtarı

Sıra Sizde 1

Murabba' her bendi dört mısradan oluşan bir nazım biçi-midir. Murabbalarda genellikle ilk bend kendi içinde, di-ğer bendlerin ilk üç mısraı diğer bendlerden bağımsız olarak yine kendi içinde, son mısraları ise ilk bendle ka-fiyelidir. Bir murabbada ilk bendin son mısraı diğer bend-lerin sonunda aynen tekrarlanıyorsa, bu murabba mu- rabba'-ı mütekerrir; tekrarlanmıyorsa, murabba'-ı müzdevic adını alır. Terbî' ise bir gazelin her beytinin üstüne aynı vezin ve kafiyede ikişer mısra eklenerek meydana getirilmiş dört mısralı bendlerden meydana ge-len bir nazım biçimidir. Murabba' ve terbî'in benzer yön-leri her ikisinin de dört mısralı bendlerden oluşan nazım biçimleri olmasıdır. Bu iki nazım biçimi arasındaki fark, murabbaın tek şair tarafından yazılmış dörtlüklerden; ter¬bî'in ise, bir şairin gazelinin başına, genellikle başka bir şair, nadir olarak da kendisi tarafından, ikişer mısra ekle-nerek meydana gelen dörtlüklerden oluşmuş olmasıdır.

Sıra Sizde 2

Kendimizi S>nayal>m Yan>t Anahtarı

Terbî', bir şairin bir gazelinin her beytinin üzerine baş¬ka bir şair, nadir olarak da aynı şair, tarafından iki mıs¬ra eklenerek elde edilen dörtlüklerden oluşan bir na¬zım biçimidir. Terbî'-i mutarrafta ise, dörtlükler terbî' edilen gazelin beyitlerinin üstüne değil, her beytin iki mısraı arasına iki mısra eklenerek meydana getirilmiş dörtlüklerden oluşur. Tahmîs ve tahmîs-i mutarraf ara-sındaki fark da bunun gibidir. Ancak tahmîste ve tah- mîs-i mutarrafta gazelin beyitlerinin üzerine ya da iki mısraı arasına eklenen mısra sayısı terbîdeki gibi "iki" değil, "üç"tür.

Sıra Sizde 3

Terbî', tahmîs, tesdîs, tesbî', tesmîn ve ta'şîr adı verilen nazım biçimlerinin benzer yönü bir kasidenin ya da ga-zelin beyitlerinin üzerine başka bir şair tarafından, ba¬zen de gazelin şairi tarafından sonradan eklenen mısra¬larla elde edilen bendlerden oluşmuş olmalarıdır. Bu nazım biçimlerini birbirinden ayıran, bendlerindeki mıs¬ra sayılarıdır. Terbîin her bendinde dört, tahmîsin her bendinde beş, tesdîsin her bendinde altı, tesbîin her bendinde yedi, tesmînin her bendinde sekiz, ta'şîrin her bendinde on mısra bulunur. Ancak bu nazım biçimle-rinde bendlerin son iki mısraının musammat hâline ge-tirilen kaside ve gazele ait olduğu unutulmamalıdır.

Sıra Sizde 4

Terkîb-i bend ve tercî'-i bendi diğer musammatlardan ayıran en önemli özellik kafiye düzenlerinde; buna bağ¬lı olarak da bendleri oluşturan nazım birimlerinde gös-terdikleri farklılıktır. Terkîb-i bend ve tercî'-i bend dışm- daki musammatlarda genellikle ilk bend kendi içinde, diğer bendlerin son ya da son iki mısra dışında kalan mısraları diğer bendlerden bağımsız olarak yine kendi içinde, son ya da son iki mısra ise ilk bendle kafiyelidir. Terkîb-i bend ve tercî'-i bendde ise her bend son beyit¬ler dışında diğer musammatlar gibi değil, kaside ya da gazel gibi kafiyelenmiştir. Dolayısıyla bu gruptaki mu- sammatlarda bendleri oluşturan nazım birimi, diğer mu- sammatlarda olduğu gibi mısra değil, beyittir. Ayrıca bu nazım biçimlerinin bir bendindeki beyit sayısı da terkîb- i bendden terkîb-i bende ya da tercî'-i benden tercî'-i bende farklılık gösterir. Terkîb-i bendlerde her bendin sonunda diğer bendlerinden farklı musarra' bir beyit bu¬lunur. Bu beytin kafiyesinin genellikle ilk bend de dahil olmak üzere terkîb-i bendin kafiyesiyle bir ilgisi yoktur. Tercî'-i bendlerde ise bendlerin kafiyesinden bağımsız musarra bir beyit her bendin sonunda aynen tekrarlan¬maktadır. Terkîb-i bend ve tercî'-i bendi ayırt etmemize yarayacak en önemli ölçüt, vâsıta (=bendiyye) beytidir. Terkîb-i bend ve tercî'-i bendi birbirinden ayıran vâsıta (=bendiyye) beytinin kullanımındaki farklılıktır. Terkîb-i bendde, her bendin sonunda değişen vâsıta beyti, tercî'- i bendde aynen tekrar edilmiştir.

Yararlan>lan ve Başvurulabilecek Kaynak

Saraç, M. A. Yekta (2010). Klâsik Edebiyat Bilgisi, Bi- çim-Ölçü-Kafiye. İstanbul: Gökkubbe Yayınları.

ESKİ TÜRK EDEBİYATINA GİRİŞ: BİÇİM VE ÖLÇÜ

Amaçlarımız

Bu üniteyi tamamladığınızda; Aruz vezninin şiirdeki işlevini açıklayabilecek, Aruz vezniyle ilgili terimleri tanımlayabilecek, Aruzla yazılmış şiirlerin vezinlerini bulabileceksiniz.

Anahtar Kavramlar

• Bahr

• Taktî'

• Tef'ile

• Sekt-i Melîh

• Tahfîf

• Teşdîd

• Vezn

• Arûz

• Hece

• Vasl

• İmâle

• Medd

• Zihâf

İçerik Haritas>

• GİRİŞ

• TÜRK ŞİİRİNDE ARUZ

• ARUZLA İLGİLİ TEMEL KURALLAR VE TERİMLER

• ARUZLA İLGİLİ DİĞER BAZI TERİMLER

• VEZİN BULMA USULÜ

• ALFABETİK SIRAYLA TÜRKÇEDE KULLANILAN VEZİNLER

Eski Türk Edebiyatında Ölçü: Aruzla İlgili Temel Kurallar, Terimler ve Vezin Bulma Usulü

Eski Türk Edebiyatına Giriş: Biçim ve Ölçü

• CÜZLERİNE GÖRE ARUZ KALIPLARININ GRUPLANDIRILMASI

Eski Türk Edebiyatında

• • •

Ölçü: Aruzla İlgili Temel Kurallar, Terimler ve Vezin

DİKKAT ^

Bulma Usulü

GİRİŞ

Çeşitli milletlerin şiirlerinde ahengi sağlamak amacıyla hecelerin sayı ya da nite-liklerini esas alan birtakım ölçülerin kullanıldığı bilinmektedir. Türk şiirinde de bi¬ri hece ölçüsü (=hece vezni), diğeri de aruz ölçüsü (=aruz vezni) olmak üzere iki ölçü kullanılmıştır. Hece ölçüsü şiirin bütün mısralarındaki hece sayısının eşitliği¬ne, aruz ölçüsü de açık (=kısa) ve kapalı (=uzun) olarak nitelenen hecelerin bir şiirin bütün mısralarında aynı düzen içerisinde tekrarlanması esasına dayanır. Ge¬rek hece, gerekse aruz ölçüsünün görevi şiirde ritmi sağlamaktır. Bu ölçüler ara¬cılığıyla düzenli ses oluşumları elde edilerek şiire müzik ögesi katılır. Ölçü dışın¬da kafiye, vurgu, mısralardaki durak yerleri ve ses tekrarları da şiirde ahengi sağ¬layan ögelerdendir. Aruz genellikle klâsik dönem Türk şiirinde, hece ise halk şii¬rinde kullanılmıştır.

Aruz, Arap edebiyatında doğmuş ve oradan Fars ve Türk edebiyatlarına ve di¬ğer îslamî edebiyatlara geçmiş bir şiir ölçüsüdür. Arap şiirinde aruz veznini bir esa¬sa bağlayan el-Halîl b. Ahmed el-Ferahidî (öl. 791)'dir . Ondan önce de Araplar aruzu, kuralları belirlenmemiş bir âhenk sistemi olarak şiirde kullanmış ve uygula¬ma yoluyla öğretmişlerdir. Ancak Halil'in çalışmaları sonucunda bu uygulamalar ve dağınık bilgiler bir esasa bağlanmış ve aruz bir bilim dalı olarak Arap edebiya¬tındaki yerini almıştır.

Arap aruzu İran edebiyatına geçtiğinde birtakım değişikliklere uğramıştır. Bu değişikliklerden en önemlisi Arap aruzundaki bazı bahir (

Bahir ve tef ile terimleri için bu ünitenin "Aruzla İlgili Diğer Bazı Terimler" başlıklı bö¬lümünde bilgi verilmiştir.

TÜRK ŞİİRİNDE ARUZ

Türkler aruz veznini doğrudan Arap edebiyatından değil, İran edebiyatından al-mışlardır. Dolayısıyla İran edebiyatında yapılan değişiklikler de Türk aruzuna yan-sımıştır. Ancak İran şiirinde kullanılan bütün bahirler Türk şiirine olduğu gibi ak-tarılmamış; İran edebiyatında kullanılan bazı vezinler Türk şiirinde neredeyse hiç kullanılmamıştır. Fakat İran aruzu ile Türk aruzu arasındaki fark, Arap şiiri ile İran

şiiri arasındaki farka göre çok daha azdır. Bundan dolayı Türk aruzunun pek az değişiklikle Iran aruzunu izlediğini söylemek mümkündür.

Türkler Aruzla şiir yazmaya başladıklarında hece veznine yakın aruz vezinleri¬ni tercih etmişlerdir. îslamî dönem Türk edebiyatının ilk büyük şaheseri olan Ku- tadgu Bilig 'in 11 'li hece veznine yakın bir bahirden alınmış bir vezinle yazılması bunun en önemli göstergesidir. Bu Türk şiirinin devam gücünü ve varlığını sürdür¬me yeteneğini gösterir.

Aruzun Türk şiirine başarıyla uygulanması oldukça uzun bir süre sonunda ger-çekleşebilmiştir. Bunun nedeni Türkçenin kelime varlığında aruz veznine uygun hecelerin mevcut olmamasıdır. Türk edebiyatının Anadolu sahasındaki ilk ürünle¬rinde oldukça sık görülen aruz hataları, zamanla Arapça ve Farsçadan Türkçeye gi¬ren kelimelerin de katkısıyla giderek azalmış ve aruz vezniyle son derece âhenkli şiirler yazılmaya başlanmıştır. Türk edebiyatının klâsik olarak nitelenen en uzun ve en olgun döneminde ölçü olarak aruz vezni kullanılmıştır.

Türk edebiyatı Batı edebiyatının etkisi altına girdikten sonra da aruz ile ilgi kopmamış, şairler yeni arayışlar peşinde koşarken aruzu yeni ifade teknikleri için yine ahengi sağlayan ölçü olarak kullanmayı sürdürmüşlerdir. Aruz, Tevfik Fikret (öl. 1915) ve Mehmet Akif (öl. 1936)'in şiirlerinde Türkçe ile en güzel şekilde uyum sağlamış, Mehmet Akif ile de günlük dil bile aruzla ifade edilebilir hâle gel¬miştir. Fakat Cumhuriyet döneminde aruza ilgi gittikçe azalmış, Yahya Kemal (öl. 1958)'in şiirleri ile de devrini kapatmıştır.

Aruz Türk edebiyatında Halk şiirinde de denenmiş ve divan, selis, semaî gibi biçimlerin farklı adlarla adlandırılmasına aruzun belli kalıplarının kullanılması kay-naklık etmiştir.

Aruzla İlgili Temel Kurallar ve Terimler Aruza Göre Hece Türleri

Aruz, şiirde açık (=kısa) ve kapalı (=uzun) olarak nitelenen hecelerin önceden be-lirlenmiş bir düzen içerisinde tekrarlanması esasına dayanan bir şiir ölçüsü; daha doğrusu bir âhenk sistemidir. Dolayısıyla aruz veznini öğrenmek için yapılacak ilk iş, bu vezne göre hecelerin ses değerlerini; yani, hangi hecenin açık, hangi hece¬nin kapalı hece kabul edildiğini belirlemektir.

Aruza göre üç çeşit hece vardır: 1. Açık (=kısa) hece, 2. Uzun (=kapalı) hece, 3. Medli hece (=bir buçuk hece).

1. Açık hece (=kısa hece): Sonu kısa ünlü ile biten heceler aruza göre açık ya da kısa hecedir: "ge-li-yor"un koyu harflerle gösterilen birinci ve ikinci heceleri gi¬bi. Tek kısa ünlüden meydana gelen heceler de aruzda açık hece kabul edilmiştir: "e-mek"in ilk hecesi olan "e"gibi.

Açık heceler, aruz işlemlerinde nokta (.) ile gösterilir.

2. Kapak hece (=uzun hece): Sonu ünsüz ya da uzun ünlü ile biten heceler aruzda kapalı "ya da uzun hece olarak kabul edilir: "dün-yâ"sözünün heceleri gi¬bi. Tek uzun ünlüden meydana gelen heceler de aruzda kapalı hece olarak kabul edilir: â-teş kelimesinin ilk hecesi gibi.

^ DİKKAT

Kapalı ya da uzun heceler, aruz işlemlerinde kısa bir düz çizgi ( - ) ile gösterilir.

Uzun ünlü, Arapça ve Farsçadan Türkçeye geçmiş olan kelimelerdeki "elif', "vav" ve "ye"ile gösterilen ünlülerdir. Bu sesler çevriyazıda "â, û, î" ya da "â, ü, i" ile gösterilir.

3. Medli hece (=bir buçuk hece): Aruzda bazı heceler ilki kapalı ikincisi açık olmak üzere iki hece değerinde kabul edilmiştir. Bu tür hecelere medli hece, bileşik hece ya da bir buçuk hece denir. Medli heceleri dört grupta toplamak mümkündür:

a. Bir uzun ünlü ve bir ünsüzden oluşanlar: âb, âl gibi.

b. Bir ünsüz, bir uzun ünlü ve bir ünsüzden oluşanlar: yâr, nâz, sûr, rîz gibi,

c. Bir kısa ünlü ve iki ünsüzden oluşanlar: eşk, emr, ömr gibi,

ç. Bir ünsüz, bir kısa ünlü ve iki ünsüzden oluşanlar: derd, zehr gibi.

Bu heceler, normal bir heceden daha fazla uzatılarak okunur ve bu şekilde okumaya med adı verilir.

Aruz işlemlerinde medli heceler bir kısa çizgi ve bir nokta (- .) ile gösterilir. Kısa çizgi, kapalı; nokta da açık heceyi gösterir.

Açık (=kısa) ve kapalı (=uzun) heceleri göstermek için kullanılan "-" ve "." işaretlerini kullanarak "âvâz, kelebek, geleceksin, reşk, âftâb, berg, iklim, kitâb, seng, bâğ, bahr, bahâr, beklemiştim" sözlerindeki hecelerin aruza göre ses değerlerini bulunuz.

Aruz İşlemleri

Aruz vezninin açık (=kısa) ve kapalı (=uzun) olarak nitelenen hecelerin önceden belirlenmiş bir düzen içerisinde tekrarlanması esasına dayanan bir şiir ölçüsü oldu-ğunu daha önce belirtmiştik. Şairler, mısralarını önceden belirlenmiş bu ahenk sis-temiyle uyumlu hâle getirebilmek için şiirdeki sesler üzerinde birtakım değişiklik¬ler yapmışlardır. Bazılarının şiirin ahengine katkıda bulunmakla birlikte bazıları âhenk hatası olarak kabul edilen bu değişiklikler vasıl, imâle, med, zihâf, tahfîf ve teşdîddir.

1. Vasi (=ulama): Sonu ünsüzle biten bir kelimeyi, açık hece elde etmek ya da Vasıl, "ulaştırma,

bir kapalı bir açık (=bir buçuk) hece değerinden tek kapalı hece değerine düşür- birleştirme; ulama,

1 * - * - o f o -n ekleme anlamlarına gelen

mek için ünlüyle başlayan bir sonraki kelimeye bağlamak; yani, "lâzım oldu"yu "lâ- Arapça bir sözdür. zı moldu"; "âbâd oldu"yu "âbâ doldu"; "mest oldu"yu, "mes toldu"gibi okumaktır:

Örnek

Gitdün amrnâ ki kodun hasret ile canı bile İstemem sensüz olan sohbet-i yaranı bile

Neşâtî

Beyitteki "Gitdün ammâ"nm aruza göre ses değeri 4 kapalı hece (= ); vez-ne göre olması gereken değeri ise, bir kapalı, bir açık ve iki kapalı hece (= - . - -) dir. Mısraı beytin veznine uygun okuyabilmek için "Gitdün"ün ikinci hecesindeki "n"sesini "ammâ"nın başına almak, yani "vasletmek" gerekmektedir. Bu işlemi yaptığımızda "gitdün ammâ", "gitdü nammâ" hâline gelecek; aruza göre ses değe¬ri de "- . - -"olacaktır. Yine ikinci mısradaki "sensiz olan"ı da beytin vezniyle uyum¬lu hâle getirmek için "sensi zolan" biçiminde okumak gerekmektedir. Vasl aruz işlemlerinde düz çizgi ( _ ) işaretiyle gösterilir. Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Gittin, ama canı hasretle birlikte bıraktın. Sensiz olan dost sohbetini bile iste¬mem artık."

Örnek

Dir _ isem derd-i ser _ oldı lebün _ emmek bana dir Derd-i ser hâsıl _ ider içse kişi tatlı şerâb

n "ir "TDE^

Emrî

vasl öncesi: dir isem vasl sonrası: di risem

vasl öncesi: hâsıl ider vasl sonrası: hâsı lider

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Dudaklarını emmek başımın derdi oldu.", desem, o da bana "insan tatlı şarap içerse elbette başı ağrır"der.

• Vasl-ı ayn: Vasıl, ancak sonu ünsüz ile biten bir kelime ile ünlüyle başlayan bir kelime arasında yapılabilir. Ayın bir ünsüz olduğu için son sesi ünlü olan bir kelimenin ayınla başlayan bir kelimeye vasledilememesi gerekir. Ancak Türk şair¬leri bu kurala fazla uymamışlardır; bir ünsüz sesi "ayn"a ya da "aynı"yok sayarak onun ünlüsüne vasletmekte bir sakınca görmemişlerdir. Bu işleme aruzda vasl-ı ayn (=ayn ulaması) denir.

Örnek

Ol âteşîn _ 'izârdan artuk yakar dili

Hâl-i siyâhı gerçi söyinmiş şerâredür

Emrî

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Sevgilinin siyah beni her ne kadar sönmüş bir kıvılcım ise de gönlü o ateşli ya¬nağından daha fazla yakar."

Arapçada "yanak"anlamına gelen izâr (jl-i^ ) sözcüğünün ilk harfi "ayn"dır ve "ayn" ünsüz bir harftir. Beyitte âteşîn, 'izâra vasledilirken bu ayın yok kabul edil¬miş ve "âteşîn"in son sesi olan "nun", "âteşî nizâr"biçiminde "izâr"a vasledilmiştir.

2. imâle (=imâle-i maksûre): Kısa ünlüyle biten ya da tek kısa ünlüden ibaret bir açık (=kısa) heceyi, ölçü gereği uzun; yani, kapalı (=uzun) hece değerine yük¬seltmektir. Şairler imâleyi Türkçe hecelerdeki kısa ünlülerde yapmışlar; Arapça ve Farsça sözcüklerdeki kısa ünlülerde imale yapmamaya büyük özen göstermişler¬dir. Ancak Fars şiirinin de etkisiyle "gül ü bülbül"deki "ü"ve "gül-i bâğ"daki "-i"gi- bi Farsça atıf "vav"larını (u, ü) ve tamlama kesrelerini (-i) imaleli olarak kullanmak¬ta bir sakınca görmemişlerdir. Türkçe kelimelerde, kelime ortasındaki ve "i"sesi dı¬şındaki ünlülerde yapılan imaleler aruzda önemli âhenk kusurlarından biri olarak kabul edilmiştir. İmale genellikle bir vezin kusuru olarak görülmekle birlikte bazı durumlarda metne âhenk katan bir öge olarak da değerlendirilebilir. Başlangıç dö¬neminde Türkçe ünlülerde yoğun olarak yapılan imaleler daha sonra Türkçenin söz varlığındaki Arapça ve Farsça kelimelerin artması ile gittikçe azalmış ve bu ya¬pay ses değişikliği usta şairler elinde bir âhenk aracı hâline dönüşmüştür.

Örnek:

Işidilir ki uğrllar giricek bir eve dünle

Öli toprağını saçup uyldurlarmış insânı

Necâtî

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Şöyle söylenir: Hırsızlar geceleyin bir eve girdiklerinde içerideki insanların üzerine ölü toprağı saçarak uyuturlarmış."

İmâlenin asıl anlamı "bir şeyi bir tarafa eğmek, meylettirmek"tir.

Necâtî'nin bu beytinde koyu harflerle gösterilmiş olan Türkçe kelimelerdeki kı¬sa ünlüler vezin gereği uzun ünlü yerine kullanılmıştır. Türk şiirinin aruz ile tam

anlamıyla uyum sağlayamadığı bir döneme ait olan bu beyitteki imaleler, imalenin şiirin ahengi üzerinde yaptığı olumsuz etkinin derecesini göstermek için oldukça iyi bir örnektir.

İmâlenin bu türüne imâle-i maksûre adı da verilir. İmalenin bir de imâle-i memdûde ya da medd adı verilen farklı bir türü vardır.

3. Medd (=imâle-i memdûde): Aruzda medli hecelerin asıl değerlerinden biraz daha uzun okunmasına denir. Asıl anlamı "uzatma" ya da "çekme"dir. Medli hece, "mest" ve "aşk"ta olduğu gibi çift ünsüz ile ya da "yâr" ve "dosf'ta olduğu gibi bir uzun ünlüden sonra gelen bir veya iki ünsüzle biten hecelerdir. Bu heceler aruza göre biri kapalı (=uzun) biri de kısa olmak üzere iki hece değerindedir. Dolayısıy¬la med, bu tür bir hecenin aruzdaki ses değerini niteleyen bir terimdir.

Medli hecelerin son ünsüz sesleri vezin gereği ünlüyle başlayan bir söze vasle- dildiğinde med ortadan kalkar ve medli hecenin ulanan ses dışında kalan kısmı tek kapalı hece değerine düşer. Örnek: "harâb oldu"nun "harâ boldu"; "mest ol- du"nun da "mes toldu" hâline getirilmesi gibi.

Bir ünlü harften sonra sonu ünsüzle biten Türkçe kelimelerde de bazen med yapıldığı görülür: "Dağ", "var" gibi tek kapalı hece değerindeki Türkçe kelimelerin "dâğ", "vâr" şeklinde uzatılması ve bu yolla ses değerlerinin bir kapalı heceden bir kapalı bir açık hece değerine yükseltilmesi gibi.

Örnek

Yâr hâl-i dilümi zâr bilüpdür bilürem

Dil-i zârumda ne kim var bilüpdür bilürem

Fuzulî

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Sevgili, gönlümün hâlini inlemekte, cefa çekmekte olarak biliyormuş, bilirim. İnleyen gönlümde ne olduğunu biliyormuş, bilirim."

İkinci mısradaki Türkçe "var"da yapılan med, ilk mısradaki iki medle birlikte beyitte farklı bir ahengin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Dolayısıyla bu tür medleri sadece vezin gereği yapılmış medler olarak değerlendirmemek, onları bi¬rer âhenk ögesi olarak da ele almak gerekir. Türkçe bir heceyi şiirde medli olarak kullanmanın ahenge yaptığı katkıyı göstermek için en güzel örneklerden biri Her- sekli Ârif Hikmet (öl. 1903)'in,

"Hakka karşı duralım er kişi niyyetine" mısraındaki "er" kelimesinde yapılan meddir.

Arapça ve Farsça sözlerin bir uzun ünlü ve "sakin nûn" ile biten -ûn, -în, -ân gibi son hecelerindeki ünlüler aruzda kısa ünlü; bu heceler de tek kapalı hece de¬ğerinde kabul edilmiştir.

Örnek

Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabîb

Kılma derman kim helâküm zehri dermânundadur

Fuzulî

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Doktor, ben aşk derdiyle mutluyum, beni tedavi etmeye kalkışma. Beni iyileş¬tirme, çünkü benim helâkime yol açacak zehir bu aşk hastalığının tedavisindedir."

Fuzulî'nin bu beytinde "dermân" kelimesinin ikinci hecesindeki â "sakin

nun"dan önce geldiği için hece, bir kapalı bir açık değil, tek kapalı hece değerin¬de kabul edilmiştir. Söz konusu hecelerdeki "sakin nun"lar sesliyle başlayan bir sö¬ze vasledildiklerinde â, û ve î sesleri uzun ünlü değerlerini korurlar. Ancak şairle¬rin zaman zaman bu kurala uymadıkları ve -ûn, -în, -ân ile biten heceleri bir açık bir kapalı hece değerinde; yani, medli olarak kullandıkları da görülmektedir.

Örnek

Şâd olur dil tenüme çünki o peykân batar

Sebz olur hâk kaçan katre-i bârân batar

Hayalî

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"O okun ucu batınca gönlüm mutlu olur. Nitekim ne zaman yağmur yağsa top¬rak yeşillenir."

Hayalî, beyitteki "peykân" ve "bârân" sözcüklerini ikinci heceleri "sakin nûn"la bitmiş olduğu hâlde medli kullanmıştır.

İmale, vasl ve medlerin her zaman "aruz kusurları"olarak değerlendirilmesi doğru değildir. Vasl doğrudan Türkçenin özelliğinden doğan bir ses olayıdır ve çoğu zaman şiirin ahengi üzerinde olumlu etki yapar. Medler de şiirin ahengini olumlu etkileyen ögelerden biri olarak kabul edilmiştir. Ancak imalenin Türkçenin ses yapısına aykırı ol¬duğu; bu nedenle de şiirin ahengi üzerinde olumsuz bir etki bıraktığı düşüncesi kay¬naklarda sıkça vurgulanmaktadır. Bu yaygın düşünce büyük ölçüde doğru olsa da ba¬zı kullanımlarda imalelerin şiirin ahengini olumlu yönde etkiledikleri de görülmekte¬dir. Bu olumlu etkilerden biri imalelerin mısralarda karşılıklı olarak yapılmış olmasıdır.

Örnekler

Cevr ü cefâsı cânuma lutf u vefâ yeter

Derd ü belâsı gönlüme zevk u safâ yeter

Ahmed Paşa

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Sevgilinin eziyeti bana lütuf ve vefa olarak yeter. Onun derdi ve belası gönlü¬me zevk ve safa olarak yeter."

Hüsn _ ile sana öykinemez çün gül-i ra'nâ Hüzn _ ile bana benzeyemez bülbül-i şeydâ

Bakî

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"İki renkli, güzel ve parlak gül nasıl güzellikte sana öykünemezse, çılgın bir âşık olan bülbül de hüzün konusunda bana benzeyemez."

4. Zihâf: Ölçü gereği Arapça ve Farsça hecelerdeki uzun ünlüleri kısa ünlü; medli heceleri de bir kapalı hece değerine düşürmektir.

Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi zihafın bir türü Arapça ve Farsça kelimelerde¬ki uzun ünlülerin kısa ünlü değerine düşürülmesidir. Bu zihafın en çok karşılaşı¬lan türüdür. Bu tür zihâflar metnin edebî değerini düşürür.

Örnekler

Kıl tefâhur kim senün hem var men tek âşıkun

Leyli'nün Mecnûn'ı Şîrîn'ün eger Ferhâd'ı var

Sâkin kendisinden sonra ünlü bulunmayan sessizleri nitelemekte kullanılan bir terimdir.

Fuzulî

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Leylâ'nın Mecnun'u, fiirin'in Ferhad'ı varsa, sen de benim gibi bir âşığın oldu¬ğu için övün."

Açıklama: "Leylâ ile Mecnun" ve "Ferhâd ile Şirin" Doğu edebiyatlarında iki aşk hikâyesinin kahramanlarıdır.

Beytin ikinci mısraındaki "Leylî" Arapça bir sözcüktür ve aruza göre değeri iki kapalı hece (- -)dir. Kelimenin beytin vezniyle uyumlu hâle gelebilmesi için ikinci hecenin açık olması gerekir. Bu nedenle Leylî'nin ikinci hecesindeki "î" sesi vezin gereği kısaltılarak "i"değerine düşürülmüş; bu işlem sonucunda kelimenin aruza göre ses değeri bir kapalı bir açık hece (- .) olmuştur.

Aşağıdaki beyitte de "sâkî" ve "Nâ'ilî" sözcüklerinin sonundaki "î" ünlüsünün zihafla kısa ünlü değerine düşürüldüğü görülmektedir:

Bir câm sun ey sâki-i meclis bize yoksa

Hûn-ı ciger-i Nâ'ili-i zâra ne minnet

Nâ'ilî

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Ey meclisin içki sunan güzeli, bize bir kadeh sun. İnleyen, eziyet çeken Nai- lî'nin ciğer kanına ne minnet!"

"Bakî", "Emrî", "Fuzulî" gibi sonu uzun ünlü ile biten mahlasların, ayrıca sonun¬da nisbet "î"si bulunan sözcüklerdeki "î"lerin şiirde çoğu zaman açık hece değerin¬de kullanılmış olması şairlerin bunu bir kusur olarak kabul etmediklerini gösterir:

Örnek

Bâkiye âb-ı vaslun irmez ise

Ateş-i hecr ile yanar kül olur

Bakî

Zihâfın bir başka türü de vezin gereği bir kapalı bir açık hece değerindeki med¬li heceleri tek kapalı hece değerinde kullanmaktır.

Örnek

Didi gördüm ol habîbin anesi

Bir aceb nur kim güneş pervânesi

Süleyman Çelebi

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"O sevgili peygamberin annesi, 'güneşin pervanesi olduğu bir nur gördüm', dedi."

Beyitteki Arapça "nûr" kelimesi aruza göre bir kapalı bir açık (- .) hece değe¬rinde medli bir hecedir. Beyitte vezin gereği zihafli; yani, tek kapalı hece değerin¬de kullanılmıştır.

5. Tahfîf (=kasr): Vezin gereği şeddeli bir harfi şeddesiz okumak demektir. Bu yola daha çok "hadd", "hatt", "hakk", "dürr" gibi sonu çift ünsüzle biten tek hece¬li kelimeler terkibe girdiğinde vezin gereği başvurulur.

Örnek

Çemende sun'-ı Haki gerçi her varak söyler

Senün belîğdür ammâ beyânun ey bülbül

"Tahfîf"in asıl anlamı "hafifletme, yükünü azaltma, kolaylaştırma; "kasr"ın asıl anlamı ise "kısa olmak, kısa kesmek"tir.

Münif Paşa

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Bağ ve bahçede her yaprak gerçi Hakk'ın sanatını söylemekte, O'na delâlet et¬mektedir. Ama ey bülbül, senin beyanın açık, ifaden ve üslubun beliğdir."

Beyitte aslı "Hakk"olan kelime vezin gereği şeddesiz kullanılarak tahfif edilmiş¬tir. Ayrıca "mâh"ın, "meh"; "şâh"m "şeh"; "gâh"ın "geh"; "hîç"in "hiç" yapılması gi¬bi bazı Farsça kelimelerde uzun ünlülerin kısaltılmasına da tahfîf denir.

"Istanbul"un "Sitanbul", "Eflâtun"un "Felâtun", "îskender"in "Sikender"e dönüş¬türülmesi de şairlerin bazı sözleri vezinle uyumlu hâle getirmek için başvurdukla¬rı yollardandır:

Örnek

Bu şehr-i Sitanbûl ki bî-misl ü bahâdur

Bir sengine yek-pâre Acem mülki fedâdur

Nedîm

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

Bu benzersiz paha biçilmez İstanbul şehrinin bir taşına bütün İran ülkesi fedadır.

6. Teşdîd: fieddesiz bir harfi ölçü gereği şeddeli olarak kullanmaktır: "Per"in "perr"; "ümîd"in "ümmîd"yapılması gibi.

Örnek

Dâg-ı siyehler ile cism-i nizâr u zerdi

Bir bâl ü perri yanmış pervânedür sanurlar

Bakî

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Kararan yaralar ile zayıflamış, sararmış âşığın bedenini, (mumun etrafında dö¬nen) kolu kanadı yanmış kelebek sanırlar."

Türkçe kelimelerde ünlü düşmesi

Bazı birleşik kelimelerde ya birinci sözcüğün son ya da ikincinin ilk ünlüsünün düştüğü görülür: "N'için (

Örnekler

Cefâsın hîç bir dil çekmez andan gayri ağyârun

Anun'çün gâlibâ halk eylemişdür Tanrı ağyârı

Fuzulî

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Ondan başka kimse, ağyârın eziyetini çekmez. Galiba Tanrı ağyarı onun için yaratmıştır."

Açıklama: Ağyâr "başkaları" anlamında Arapça çoğul bir sözcüktür.

Gam mektebinde kaddini yâd eylesem n'ola

Ey serv çün elifdür okumağa ibtidâ

Emrî

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

Gam, dert mektebinde senin boyunu ansam ne olur. Çünkü ey boyuyla serviyi andıran güzel, okuma öğrenmeye (sevgilinin güzel boyunu andıran) elif harfiyle başlanır.'

- -; 3. başa gelmiş= - . - -; 4. âb

Taktî'in asıl anlamı "kes¬mek, parçalamak, parçalara bölmek"tir.

Aşağıda dört farklı kelime grubu, hemen yanlarında da bu kelime gruplarının asıl ses de¬ğerleri değil, aruza göre olması gereken ses değerleri verilmiştir. Bu kelime gruplarını ol¬ması gereken ses değerleriyle uyumlu hâle getirerek yaptığınız işlemlerin sırasıyla edebi¬yat terimi olarak adlarını yazınız.

1. gülmek ister= - . - -; 2. fânî dünyâ= - yeter= - . - ; 5. şeker almak = - . - -

Aruzla İlgili Diğer Bazı Terimler

1. Tef ile: Aruz vezinlerini oluşturan sekiz ana kelime vardır. Tef ile veya cüz' adı verilen bu kelimeler şunlardır: fe'ûlün, fâ'ilün, mefâ'îlün, müstef'ilün, fâ'ilâ- tiin, müfâ alettin, mütefâ'ilün, mef ûlâtü. Aruz vezinlerindeki açık ve kapalı hece¬ler sistemini sembolize etmek için kullanılmış olan bu kelimeler Arapça gramer ku-rallarına göre fe-a-le ( J ) üçlü kökünden türetilmiştir. Bu tef'ilelerin sayısı birtakım değişikliklerle 41'e kadar ulaşır ve meydana getirdikleri 16 vezin, asıl ve¬zinleri oluşturur. Bu vezinlere bahr denir. Diğer vezinler bu asıl bahirlerden doğ¬muşlardır. Bahirler kendilerini oluşturan kelimelerin hareke veya sükûnlarına gö¬re beş grupta toplanmış ve her gruba dâ'ire adı verilmiştir. Bu dairelerin bir kısmı Türk edebiyatında fazla ilgi görmemiş; bir kısmı ise hiç kullanılmamıştır.

2. Takti: Aruzda, bir mısraı yazılmış olduğu veznin cüz' (=parça)lerine ayır¬maktır. Taktı' şiirin veznini bulmayı ve bulunan vezne göre şiiri âhenkli olarak okumayı sağlar. Mısralar taktî' edilirken şiirin yazılışı değil, okunuşu esas alınır; birbirlerine vasledilen kelimelerin vasledildiği şekle dikkat edilir; yani, kelimelerin mısra'a girmeden önceki hâlleri değil, mısra içinde vezne göre aldıkları şekil esas alınır. Bunun için taktî' edilecek mısrada vasl, imâle, zihâf, medd, tahfîf ve teş- dîd gibi vezin gereği yapılmış ses değişikliklerinin olup olmadığına dikkat edilir. Kelimeler, bittikleri yerden değil, cüzlerin ya da tef'ilelerin ayrıldığı yerden parça¬lanabilir.

Örnek

Sekt-i melîh "güzel kesme, güzel durma"anlamında bir sözdür.

Nâlemi zem/zeme-i mür/g-i seherden / sorasın Derd-mend ol/duğumı has/te ciğerden / sorasın

Fuzulî

Beytin Ölçüsü: fe'ilâtünfe'ilâtünfe'ilâtünfe'ilün

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Feryadımı seher vakti öten kuşun (bülbülün) ötüşünden, nağmelerinden sor¬malısın, ne kadar dertli olduğumu hasta yürekten sormalısın."

Bir şiiri aruza uygun, âhenkli okuyabilmek için taktî'inin bilinmesi lâzımdır. Cüz' bitimlerinde abartıya kaçmadan gerçekleştirilen hafif duraksamalar vezne âhenk katar.

3. Sekt-i melîh: mefûlü mefâ'ilün fe'ûlün ( . / . _ . _ / . ) vezninin

mefûlün fâ'ilün fe'ûlün ( / _ . _ / . ) şekline dönüşmesine denir.

Sensin hâ/lâ tenüm/de cânum Gözde nû/rum ciger/de kanum

Fuzulî

Bin yıllık/ yol harâ/be-i gam Anun ö/tesi serâ/y-ı mâtem

Gâlib

Aruz İşlemlerine Örnekler

1. Vasıl: Gül _ açar her/ten-i hâkî/de gerçi gül/bün-i tîrün

Velî hâk-i / ten-i zerdüm/de açduğı / olur ra'nâ

Emrî

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Her (âşığın) topraktan yaratılmış bedeninde gül fidanını andıran kirpik okların gül gibi yaralar açar. Fakat benim sararmış bedenimde açtığı yaralar (dışı sarı, içi kırmızı gülü andırır) daha bir güzel olur."

Emrî'nin bu beytinde bir vasıl vardır. Bu vaslı, vezin gereği yapılmış bir işlem olmaktan çok Türk dilinin ses yapısına bağlamak daha doğru olur.

• Vasl-l Ayn: Cihânı tutdı bu keyfiyyet _ 'aşk-pîçân veş Yeşerdi neşve-i nev-rûz ile der ü dîvâr

Şeyh Gâlib

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Bu hâl bütün dünyayı kapladı; kapı, duvar, her yer, bahar neşesi ile sarmaşık gibi yemyeşil oldu."

Beyitte koyu olarak dizilmiş; ayrıca vasl işareti ile de gösterilmiş olan sesler ara¬sında vasl-ı ayn vardır. Ünsüz bir sesle biten hece, yine ünsüz bir ses olan "ayn"la başlayan heceye, hecenin başında "ayn"yokmuş gibi kabul edilerek, vasledilmiştir.

2. imâle: Eline aldı çevgâninı zülf-i anber-efşânun

Melâhat tûpıni kapdl ser-i zülf-i perîşânun

Emrî

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Güzel kokulu saçın çevgânını eline aldı. Güzellik topunu dağınık saçının ucu kaptı."

Beyitte koyu harflerle dizilen hecelerde imale vardır. Bu imalelerden Farsça ter¬kip "-i"leri ile "eline"nin "i"sinde yapılan imaleler önemli âhenk kusurlarından ol¬masa da "e" sesinde yapılan imale önemli bir aruz kusurudur.

3. Zihaf: Bîşe-i gam şîriyüz deşt-i mahabbet beklerüz

Ya'ni âhû-çeşmler saydına fırsat beklerüz

Emrî

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Gam ormanının arslanlarıyız. Aşk ve muhabbet çölünü gözlüyoruz. Yani cey¬lan gözlüleri avlamak için fırsat bekiyoruz."

Beyitte, iki kapalı heceden oluşan Arapça "ya'nî" sözünün ikinci hecesindeki uzun "î" sesi ölçü gereği kısa ünlü değerine düşürülerek zihâf yapılmıştır.

4. Med: Yattık bülend servlerin gölgesinde şâd

Dehrin bu hâyuhûyuna mecbûl-i handeyiz

Yahya Kemal

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Yüksek servilerin gölgesinde mutlu bir hâlde yattık. Dünyanın bu hayhuyuna gülmeye yatkın yaratılmışız."

Beytin ilk mısraında on iki, ikinci mısraında da on dört hece vardır. İlk mısra- daki bülendin ikinci hecesinin ve servin medli, yani bir kapalı bir açık hece de¬ğerinde okunmasıyla iki mısradaki hece sayıları eşit hâle gelmekte ve ölçü sağlan¬maktadır.

5. Teşdîd: İki kısm eylemiş küfr ile îman yeddi iklîmi

Anun hükmindedür ba'zı vü ba'zı kâfiristandur

Fuzulî

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Küfür ile iman yedi iklimi iki kısma ayırmış. Bir kısmı imanın hükmü altında¬dır; bir kısmı da kâfir ülkesidir."

Bu beyitteki "yedi"sözcüğü vezin gereği teşdîd edilerek "yeddi" hâline getiril¬miş ve kelimenin iki açık hece olan ses değeri bir kapalı bir açık hece olmuştur.

6. Tahfîf: Bir hüsn dahi bağladı hatdan "izâr-ı yâr

Etrâf-ı bâğ hûb olur olsa benefşezâr

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Bağın çevresi menekşelik olduğunda nasıl güzel olursa, yarin yanağı da hat (=ergenlik tüyleri) gelince daha da güzel oldu".

Beyitte vezin gereği aslı şeddeli olan hatt sözcüğünün son "t"si düşürülerek tahfîf yapılmıştır.

"İmâle" ve "zihâf' terimlerini tanımlayarak bu iki aruz işlemi arasındaki farkı belirtiniz.

Vezin Bulma Usulü

Aruz şiirde açık (=kısa) ve kapalı (=uzun) olarak nitelenen hecelerin önceden be¬lirlenmiş bir düzen içerisinde tekrarlanması esasına dayanan bir şiir ölçüsü oldu¬ğuna göre bir şiirin veznini bulmak için,

1. Önce şiirin mısralarındaki hecelerin aruza göre ses değerleri belirlenmeli; ya¬ni, hangi hecenin kapalı (=uzun), hangi hecenin açık (=kısa) hece olduğu tespit edilmelidir. Bu işlem yapılırken kapalı hecelerin kısa bir çizgi (-), açık hecelerin nokta (.) ve vasıl yapılan hecelerin de alttan düz bir çizgi ile ( _ ) gösterildiği unu-tulmamalıdır:

Örnek

Bir çok gidenin her biri memnûn ki yerinden

Bir çok seneler geçti dönen yok seferinden

Yahya Kemal

2. Vezin en az iki mısrada, yani beyitte aranmalı, sonra işaretlenen beytin alt ve üst mısralarındaki açık ve kapalı hecelerin aynı düzen içinde alt alta sıralanmış olup olmadığına dikkat edilmelidir. Bu arada içinde medli hece bulunmayan be¬yitlerde her iki mısradaki hece sayısının birbirine eşit olması gerektiği unutulma-malıdır. Örnek olarak yukarıdaki beytin mısralarındaki hece sayısı birbirine eşittir;

dolayısıyla bu mısralarda medli hece bulunma ihtimali de yoktur. Mısralarındaki hece sayısı birbirine eşit olmayan beyitlerde ise medli hece bulunma ihtimali yük¬sektir.

3. Eğer beytin mısralarındaki heceler birbirine eşit sayıdaysa ve her iki mısra¬daki açık ve kapalı heceler aynı düzen içinde alt alta sıralanmışsa, elde edilen bu heceler aşağıda alfabetik sırayla verilmiş olan vezin listesiyle karşılaştırılmalı ve listeden bu hece sistemiyle uygun vezin bulunmalı ve beytin tef'ileleri belirlenme¬lidir.

4. Eğer beytin iki mısraındaki açık ve kapalı hecelerin sıralanışı ve hece sayı¬sında uyumsuzluk görülürse,

a) Öncelikle bu uyumsuzluğun mısraın hangi hece ya da hecelerinde olduğu belirlenmeli, bunu yapmak için de birinci ve ikinci mısradaki heceler tek tek kar¬şılaştırılarak kontrol edilmelidir:

Örnek

Artık demir almak günü gelmişse zamândan

Mechûle giden bir gemi kalkar bu limandan

Yahya Kemal

Yahya Kemal'in "Sessiz Gemi" adlı şiirinden alınan bu beytin iki mısraı arasın¬da bir uyumsuzluk vardır. Bu uyumsuzluk birinci mısradaki hecelerin "kapalı, ka¬palı, açık, kapalı . . ." düzeninde; ikinci mısradaki hecelerin de "kapalı, kapalı, açık, açık . . ." düzeninde sıralanmasından; yani, mısraların dördüncü hecelerinden birinin kapalı, diğerinin açık hece olmasından kaynaklanmaktadır.

b) Mısralar arasındaki uyumsuz heceler belirlendikten sonra da birinci mısraı ikinci mısra ile ya da ikinci mısraı birinci mısra ile uyumlu hâle getirmenin yolları aranmalıdır. Burada yardımcı olacak anahtarlar "imâle", "zihâf", "vasl" ve "med"dir.

Yukarıdaki beytin mısraları arasındaki uyumsuzluğu gidermek için "mir" hece¬sinin son sesi olan "r"yi sesliyle başlayan "almak" sözünün ilk hecesine vasletmek ve "demir almak"ı "demir _ almak (=demi ralmak)" hâline getirmek gerekmekte¬dir. Mısraların geri kalan kısımlarında ise uyumsuzluk yoktur.

c) Beytin mısralarındaki hece sayısı ve nitelikleri birbirine eşit hâle getirildikten sonra daha önce kullanmış olduğumuz vezin listesiyle karşılaştırılmalı ve beytin vezni ile tef'ileleri belirlenmelidir.

Bazı önemli uyarılar

1. Mısra başındaki fe'ilâtün cüz'ü (= . . - -), fâ'ilâtün (= - . - -); mısra sonundaki fe'ilün (= . . -) cüz'ü de fa'lün (= - -)'e dönüşebilir.

2. Mısraların son heceleri her zaman kapalı hece kabul edilir.

3. Arapça kelimelerdeki ayın ve hemze ünsüz seslerdir. Bu sesler bugün yazıda gösterilmemekte; çevriyazıda bu iki ünsüz sesi göstermek için ya özel işaretler ya da kesme işareti kullanılmaktadır. Bu nedenle ayın ve hemze seslerinin yer aldığı keli¬melerin Osmanlı dönemindeki orijinal yazımları esas alınmalı ve bu seslerle biten he¬celerin kapalı hece olduğu unutulmamalıdır. Örnek: rü'yet (= - -), ma'lûm (= - - .).

Türk Şiirinde Kullan>lan Vezinler

Bu ünitede Türk şiirinde kullanılmış olan aruz vezinlerinin biri alfabetik sıraya gö¬re; diğeri de tef'ilelerinin tekrarlanıp tekrarlanmadığı göz önünde bulundurularak

düzenlenmiş iki listesi verilecektir. Bir sonraki ünitede de bu vezinlerin aruz bahir¬lerine göre hazırlanmış başka bir listesini bulacaksınız.

Alfabetik S>raya Göre Aruz Vezinleri

1. fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün

2. fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün

3. fe'ilâtü fâ'ilâtün fe'ilâtü fâ'ilâtün (mütefâ'ilün fe'ûlün mütefâ'ilün fe'ûlün)

4. fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün

5. fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün

6. fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün

7. fe'ûlün fe'ûlün fe'ûlün fe'ûl

8. mefâ'ilün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün

9. mefâ'îlün mefâ'îlün fe'ûlün

10. mefâ'îlün mefâ'îlün mefâîülün mefâ'îlün

11. mef'ûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilün

12. mef'ûlü fâ'ilâtün mef'ûlü fâ'ilâtün (müstef'ilün fe'ûlün müstef'ilün fe'ûlün)

13. mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün

14. mef'ûlü mefâ'ilün fe'ûlün

(mef'ûlün fâ'ilün fe'ûlün)

15. mef'ûlü mefâ'îlün mef'ûlü mefâ'îlün

16. müfte'ilün fâ'ilün müfte'ilün fâ'ilün

17. müfte'ilün mefâ'ilün müfte'ilün mefâ'ilün

18. müfte'ilün müfte'ilün fâ'ilün

19. müstef'ilâtün müstef'ilâtün

/

- - / - - /

/

. - /

- - /

- - / / - / - -/

/ . / .

/

/

-- -. -/ /. -. --

- - / - - . / - . -

- -/- - . -/ . - -)

■ - . /. - - . / . - - . - / . - -

/

/

(

/ - . - / . -

/ . - - - / -

- / - . - / -

- / . -.-/ ■

- / - . . - /

- -/ - -.-■

- / - - . - /

/ . - -/-

. - / .

/

20. müstef'ilün müstef'ilün müstef'ilün müstef'ilün

3 ve 12. sıradaki vezin kalıpları farklı şekilde de takti' edilebilirler. Bu vezinlerin hemen altında ayraç içerisinde gösterilen vezinler bu kalıpların farklı taktı"leridir. Ayrıca 14. sı¬radaki vezinde bazen ilk tefilenin son açık hecesiyle ikinci tefilenin ilk aç-k h ecesi birle¬şerek tek kapalı hece hâline gelir ve vezin mef ûlün fâ'ilün fe'ûlün şekline dönüşebilir. Bu¬na aruzda sekt-i melih denir.

Türk şiirinde en çok kullanılmış olan kalıplar şunlardır:

1. fâ 'ilâtün fâ 'ilâtün fâ 'ilâtün fâ 'ilim

2. fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün

3. mef ûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilün

4. mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün

5. mef ûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe ulun

6. mefâ'ilün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün

7. mefâ'îlün mefâ'îlünfe'ûlün

Cüzlerine Göre Aruz Vezinleri

DİKKAT ^

Aşağıdaki vezinler Türk edebiyatında en çok kullanılmış olan aruz vezinleridir. Bu vezinler, Türk edebiyatında hangi kalıpların kullanıldığı hakkında genel bir çerçe¬ve çizmek ve bu ölçünün nasıl işlediğini göstermek için yeterlidir. Divan şiirinde daha az kullanılan vezinler ise, örnekleriyle birlikte bir sonraki ünitede ait olduk¬ları bahirlere göre düzenlenmiş olarak verilecektir. Burada bir sonraki ünitede ve¬

rilecek listeyle karşılaştırma yapılabilmesi için her veznin hangi bahirden olduğu da ayraç içinde gösterilmiştir. Öğrenmeyi kolaylaştırmak amacıyla bu bölümde ve¬rilen örneklerin çoğu Türkçenin aruzla uyum sağlamış olduğu ve aruz kusurlarının en az düzeye indiği son dönem şairlerinden alınmıştır.

A. Bütün cüzleri tekrarlanan kalıplar

1. mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün (Hezec)

Ne irfândır / veren ahlâ/ ka yükseklik / ne vicdândır Fazîlet his/si insânlar/da Allah kor/kusundandır

M. Âkif

2. müstef'ilün müstef'ilün müstef'ilün müstef'ilün (Recez)

Sâdık mı ol/maz kendine / bir şâir-i / mâhir demek Vicdânî-i / hoş-meşrebin / âsârı cem/iyyetlidir Mecmû'a-i / eş'ârını / bir kerre ted/ kîk eyleyin îsmi perî/şândır fakat / efkârı cem/'iyyetlidir

Muallim Naci

3. müstef'ilâtün müstef'ilâtün (Recez)

Her yer karanlık / pür-nûr o mevki Mağrib mi yoksa / makber mi yâ Rab

Abdülhak Hamid

• Bu veznin mütekarib bahrine göre taktî'i fa'lün fe'ûlün fa'lün fe'ûlün'dür.

B. Sonuncusu dışındaki cüzlerin tekrarlandığı kalıplar

1. mefâ'îlün mefâ'îlün fe'ûlün (Hezec)

Bu mülkün far/kı yok bir teng/-nâdan Niçün nûr in/miyor artık / semâdan

Yahya Kemal

2. fâ'ilâtünfâ'ilâtünfâ'ilâtünfâ'ilün (Remel)

Çok bilen gör/düm ben _ aslâ / görmedim hâl/den sezen Ben senin Mec/nûnunum çöl/lerde gölgem/dir gezen Öyle bir mes/tim ki hoş gör / tutmuyor ak/lım düzen Âşıkım bil/sen nasıl sev/dim nasıl sev/dim nasıl

Bekir Sıtkı Erdoğan

3. fâ 'ilâtünfâ 'ilâtün fâ 'ilün (Remel)

Âh eden kim/dir bu sâ'at / kuytuda Sustu bülbül/ler hıyâbân / uykuda Şimdi ay bir / serv-i sîmîn/dir suda Esme ey bâd / esme cânân / uykuda

Faruk Nafiz

4. fe'ilâtünfe'ilâtünfe'ilâtünfe'ilün (Remel)

Korkma! Sönmez / bu şafaklar/da yüzen al / sancak Sönmeden yur/dumun _ üstün/de tüten en / son _ ocak O benim mil/letimin yıl / dizidir par / layacak O benimdir / o benim mil/letimindir / ancak

M. Âkif

5. fe'ilâtünfe'ilâtünfe'ilün (Remel)

Bu emel gur/betinin yok/tur ucu Dâimâ yol/lar _ uzar kal/b _ üzülür Ömrü olduk/ça yürür her / yolcu Varmadan men/zile bir yer/de ölür

Yahya Kemal

6. müfte'ilün müfte'ilünfâ'ilün (Serî)

Ninni değil / dinlediğin / velvele Kükreyerek / akmada müs/takbele Bir ebedî / sel ki zamân/dır adı Haydi katıl / sen de o coş/kun sele

Mehmed Âkif

7. fe'ûlünfe'ûlünfe'ûlünfe'ûl (Mütekârib)

Safâya / sakın has/r-ı nefs ey/leme Ki hep zev/k _ için gel/medik â/leme

Abdülhak Hamid C. Cüzleri ikişer ikişer tekrarlanan kalıplar

1. mef'ûlü mefâ'îlün mef'ûlü mefâ'îlün (Hezec)

Ahbâbı / tutar sandım / birkaç ge/cecik mâtem Baktım ki / giden gitmiş / dünyâda/kiler hurrem Devrân yi/ne ol devrân /âlem yi/ne ol âlem

Recaizade M. Ekrem

2. müfte'ilün mefâ'ilün müfte'ilün mefâ'ilün (Recez)

Başuma ol / hümâ benim / salmadı sâ/ye n'eyleyim Bilmedi kad/r-i zülfini /verdi hevâ/ye n'eyleyim

Şeyh Gâlib

3. müfte'ilünfâ'ilün müfte'ilünfâ'ilün (Münserih)

Yâr yolun / da bu kim / hasret _ ile / cân verir Hak yoluna / ol kişi / zevk _ ile kur / bân verir

Zatî

4. mef'ûlü fâ'ilâtün mef'ûlü fâ'ilâtün

Her kuşe/sinde dehrin / nâm-ı be/ka-nisârın Şâyeste/dir denilse / âlem se/nin mezârın

Abdülhak Hamid

• Bu veznin muzâri bahrine göre taktî'i müstef'ilün fe'ûlün müstef'ilün fe'ûlündür.

5. fe'ilâtü fâ'ilâtün fe'ilâtü fâ'ilâtün (Kâmil) Yine zevra/k-ı derûnum / kırılıp ke/nâre düştü Dayanır mı / şîşedir bu / reh-i seng/sâre düştü

Şeyh Gâlib

• Bu veznin remel bahrine göre taktî'i mütefâ'ilün fe'ûlün mütefâ'ilün fe'ûlündür.

Ç. Cüzleri farklı kalıplar

1. mefûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün (Hezec)

Gülmezse / yüzün bahçe/lerin kalbi / kan ağlar Güllerle / dolar görse / gülerken se / ni dağlar

Faruk Nafiz

2. mefûlü mefâ'ilün fe'ûlün (Hezec)

Kandilli / yüzerken _ uy/kularda Mehtâbı / sürükledik / sularda Mevsim so/nu öyle bir / zamân ki Gâib bir / mûsikiy/di sanki* Gitmiş kay/bolmuşuz / uzakta* Rûyâ so/na ermeden / şafakta

Yahya Kemal

• İşaretli mısralarda sekt-i melîh vardır.

3. mefûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilün (Muzârî)

Gönlüm di/lim kanım ve / mizâcımla / sizdenim Dünyâ ve / âhirette / vatandaşla/rım benim

Yahya Kemal

4. mefâ'ilünfe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün (Müctes)

Çok _ insan _ an/layamaz es/ki mûsikî/mizden Ve ondan _ an/lamayan bir / şey _ anlamaz / bizden

Yahya Kemal

5. fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün (Hafîf)

Ta Budin'den / Irak'a Mıs/r'a kadar Fethedilmiş / uzak diyâr/lardan Vatan _ üstün/de hür esen /rüzgâr Ses götürmüş / bütün bahâr/lardan

Yahya Kemal

D. Rübâ'î vezinleri

Rüba'î hakkında 4. ünitede bilgi verilmişti. Burada Türk şiirinde çok kullanılmış olan rüba'î vezinleri verilmekle yetinilecektir.

1. mef'ûlü mefâ'ilün mefâ'îlü fa'ûl

2. mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fa'ûl

3. mef'ûlü mefâ'ilün mefâ'îlün fâ'

4. mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlün fâ'

Örnek

Dünyâda ne ikbâl ne servet dileriz

Hattâ ne de ukbâda sa'âdet dileriz

Aşkın gül açan bülbül öten vaktinde

Yârânla tarab yâr ile vuslat dileriz

Yahya Kemal

• Rübainin 1, 2 ve 4. mısralarının vezni mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fa'ûl; 3. mıs- ramın vezni de mef ûlü mefâ îlti mefâ 'ılım fc( dır.

Rübâ'înin her mısraında rüba'î vezinlerinden olmak şartıyla farklı bir veznin kullanılmış olabileceğini unutmayınız.

Bazı önemli uyarılar

1. Birinci ve üçüncü gruptaki vezinlerle yazılmış bazı şiirlerde ikinci tef'ilenin bittiği yerde bir iç kafiye bulunur ve bu şiirler iç kafiyelerin bulunduğu yer¬den ikiye ayrılabilirler. Burada musammat gazel ve kasidelerin, bu iki grup¬taki vezinlerle yazılmış oldukları burada hatırlanmalıdır.

2. Türk şairleri daha çok kapalı hecelerin yoğun olduğu vezinleri tercih etmiş-lerdir. Aruzda kapalı hecelerin çokluğu ritmin yavaşlamasını, açık hecelerin çokluğu ise hızlanmasını sağlar.

3. Aruzda mısra sonlarındaki hecelerin her zaman kapalı hece olarak kabul edildiği ve mısra başlarındaki fe'ilâtün cüzlerinin fâ'ilâtün, mısra sonların¬daki fe'ilün cüzlerinin de fa'lün şekline dönüşebileceği unutulmamalıdır.

4. Zaman zaman şiirde tema ile vezin ilişkisi üzerinde durulmuşsa da böyle bir ilişkinin varlığı kesin olarak kanıtlanamamıştır. Aynı vezinle yazılmış şiirler¬de birbirinden çok farklı temaların işlendiği görülmektedir.

Örnekler

Aşağıdaki örnekler yukarıdaki gruplandırmalara göre sıralanmıştır. Gruplar içindeki vezinlerin sırasında da aynı yol izlenmiştir.

A) Bütün cüzlerin tekrarlandığı vezinler

Dedem koynunda yattıkça benimsin ey güzel toprak, Neler yapmış bu millet, en yakın târîhe bir sor, bak

Süleyman Nazîf

Bîgâne gibi kaçma gel kardaşcuğumsun sen benüm Ko her ne dirse disün el kardaşcuğumsun sen benüm

Hayretî

Allâhu ekber Allâhu ekber Bir samt-i ulvî gûyâ tabî'at Hâmûş hâmûş eyler ibâdet

Tevfik Fikret

B) Sonuncusu dışındaki cüzlerin tekrarlandığı vezinler

DİKKAT ^

Bir zamânlar biz de millet hem nasıl milletmişiz Gelmişiz dünyâya milliyyet nedir öğretmişiz

Kapkaranlıkken bütün âfâkı insâniyyetin Yarmışız edvâr-ı fetretten kalan yeldâları

Mehmed Âkif

Sakladukça kendisin ol meh-lika Her tarafdan oldı bin sır rû-nümâ

Esrâr Dede

Allah adın zikridelüm evvelâ Vâcib oldur cümle işde her kula

Süleyman Çelebi

Hangi sözlerle ninem gönlünü açmışsa bana Ben o sözlerle gönül vermedeyim sevgilime Sözlerim ninni kadar duygulu olmak yaraşır Bağlıdır çünkü dilim gönlüme gönlüm dilime

Faruk N. Çamlıbel

İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar

Yahya Kemal

Sana dün bir tepeden baktım azîz İstanbul Görmedim gezmediğim sevmediğim hiç bir yer

Yahya Kemal

Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer

Mehmed Âkif

Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum Kesilir belki fakat çekmeğe gelmez boyunum

Mehmed Âkif

Sanırım ismini kuşlar heceler Seni söyler bana dağlar dereler Su çağıldar kuzular kırda meler Seni söyler bana dağlar dereler

Yahya Kemal

Balkan'ın üstünde sızan her pınar Bir yaradır durmaz içinden kanar Hangi taşın kalbini deşsen mezâr Gör ne mübârek yer uğurlar ola

Mehmed Âkif

Küçük muttarid muhteriz darbeler Kafeslerde camlarda pür-ihtizâz

Tevfik Fikret

Dağılmış hazân-dîde tüller gibi Uçuşmakta sessizce huffâşeler Giderler gelirler san örmekteler Nücûm-ı kederle zalâm-ı şebi

Ahmed Haşim C) Cüzleri ikişer ikişer tekrarlanan vezinler

Âşıkda keder neyler gam halk-ı cihânundur Koyma kadehi elden söz pîr-i mugânundur

Şeyh Gâlib

Aşk ile kendiden gider âşıka bir nidâ gelür Yazısı yok kitâb okur âlim olur çıka gelür

Yahya Bey

Yâr bizüm ile yine gör ki ne âl eyledi Tâ ki yaşum kan ola yanağumı al eyledi

Kadı Burhaneddin

Rüsvâlarından ol meh saymaz meni Fuzûlî Dîvâne olmayam mı dünyâda yok mı ârum

Fuzulî

O zamân ki bezm-i cânda bölişildi kâle-i kâm Bize hisse-i mahabbet dil-i pâre pâre düşdi

Şeyh Gâlib

D. Cüzleri farklı vezinler

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

Yahya Kemal

Sâhipsiz olan memleketin batması haktır Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır

Mehmed Âkif

Târîhi tekerrür diye ta'rîf ediyorlar Hîç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi

Mehmed Âkif

Zulmün topu var güllesi var kal'ası varsa Hakkın da bükülmez kolu dönmez yüzü vardır Göz yumma güneşten, ne kadar nûru kararsa Sönmez ebedî, her gecenin gündüzü vardır

Tevfik Fikret

İstanbul'un öyledir bahârı Bir aşk oluverdi âşinâlık

Yahya Kemal

Ülfet belâlı şey fakat uzlet sıkıntılı Bilmem nasıl geçirmeliyim son beş on yılı

Yahya Kemal

lcrâ-yı hakk içün geçer âdem hükûmete Hakdan ziyâde hükmini icrâya sa'y ider

Namık Kemal

Elbet değil nasîbi mezellet kadınlığın Elbet sefîl olursa kadın alçalır beşer

Tevfik Fikret

Zevki kederde mihneti râhatda görmişüz Âyînedür biribirine subh u şâmumuz

Şeyh Gâlib

Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu

Mehmed Âkif

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden, Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak, Ve bir zamân bakacaksın semâya ağlayarak

Ahmet Haşim

Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç; Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç

Yahya Kemal

Virmeyeler iki cihâna seni Olur ise bir yana iki cihan

Yahya

Nice sevdâlılarla sevgililer Aşkı yollarda böyle beklediler Nice sevdâlılar da var ki diler Akşam olsun bu kuytu yollarda

Yahya Kemal

Ey şâh-ı cihân bu çarh u eyvân kimün Îcâd kimün bu lutf u ihsân kimün Adl eyler isen dahi ben olmam me'yûs İsyân benümse afv u gufrân kimün

Şeyh Gâlib

Zülfün ki târ-ı eşk-i firâvâna sarmaşur SIRA SİZDE

Sünbüldür ol ki rişte-i bârâna sarmaşur

Bâkî

beytinin veznini bularak, beyti vezinle uyumlu hâle getirmek için yaptığınız aruz işlemlerini belirtiniz.

Aruz hakkında daha geniş bilgi için M. A. Yekta Saraç'ın Klâsik Edebiyat Bilgisi: Biçim- K^r S\ K i T A P ) Ölçii-Kafiye (İstanbul: Gökkubbe Yayınları 2010) adlı kitabına başvurabilirsiniz. ^kisJ S

Özet

Aruz vezninin şiirdeki işlevini açıklayabilmek. Aruz vezni, açık (=kısa) ve kapalı (=uzun) olarak nitelenen hecelerin aruz kuramcıları tarafından önceden belirlenmiş bir düzen içerisinde tekrar¬lanması esasına dayanan bir şiir ölçüsüdür. Do¬layısıyla şiirdeki işlevi de ahengi sağlamaktır.

Ü&â

Aruz vezniyle ilgili terimleri tanımlayabilmek. Aruz vezniyle ilgili terimleri üç grupta toplamak mümkündür. Bunlarda ilk gruptakiler "aruza gö¬re hece türleri"ile ilgili olanlardır. Aruza göre üç çeşit hece vardır: 1. Açık ya da kısa hece, 2. uzun ya da kapalı hece, 3. medli hece ya da bir buçuk hece. 1. Açık ya da kısa hece sonu kısa ünlü ile biten hecelerle tek kısa ünlüden iba¬ret heceler; 2. Kapalı ya da uzun hece sonu ün¬süz ya da uzun ünlü ile biten hecelerdir. 3. Med- li ya da bir buçuk hece ise bir uzun ünlü ve bir ünsüzden oluşan; bir ünsüz, bir uzun ünlü ve bir ünsüzden; bir kısa ünlü ve iki ünsüzden; bir ün¬süz, bir kısa ünlü ve iki ünsüzden oluşan hece¬lerdir. İkinci gruptakiler "aruz işlemleri" ile il¬gili olan vasl, imâle, med, zihâf, tahfîf ve teş- dîd terimleridir. Vasl sonu ünsüzle biten bir sö¬zü, açık hece elde etmek ya da bir kapalı bir açık hece değerinden tek kapalı hece değerine dü¬şürmek için ünlüyle başlayan bir sonraki söze bağlamak; imâle (=imâle-i maksûre) ölçü gereği kısa ünlüyle biten ya da tek kısa ünlüden ibaret bir açık ya da kısa heceyi, uzun ünlü; yani, ya¬pay olarak uzun ya da kapalı hece değerine yük¬seltmek; medd (=imâle-i memdûde), birleşik he¬celerin asıl değerlerinden biraz daha uzun okun¬ması; tahfif (=kasr) vezin gereği şeddeli bir har¬fi şeddesiz okumak; teşdîd de şeddesiz bir harfi ölçü gereği şeddeli olarak kullanmaktır. Üçüncü gruptaki terimler tefile, taktî', bahr ve sekt-i melîhtir. Tefile aruz vezinlerini oluşturan sekiz ana sözcüğe denir: Bunlar fe'ûlün, fâ'ilün, me- fâ'îlün, müstef'ilün, fâ'ilâtün, müfâ'aletün, mü- tefâ'ilün, mef'ûlâtüdür. Bu tef'ilelerin sayısı bir takım değişikliklerle 41'e kadar ulaşır ve meyda¬na getirdikleri 16 vezin, asıl vezinleri oluşturur. Bu vezinlere bahr denir. Diğer vezinler bu asıl bahirlerden doğmuşlardır. Taktî' aruzda, bir mıs¬raı yazılmış olduğu veznin cüz' (=tef'ile)lerine ayırmaktır. Taktî' şiirin yazıldığı vezni bulmayı ve bulunan vezne göre şiiri âhenkli olarak oku¬mayı sağlar. Sekt-i melîh ise, mef'ûlü mefâ'ilün

fe'ûlün ( . / . _ . _ / . ) vezninin mef'ûlün

fâ'ilün fe'ûlün ( / _ . _ / . ) şekline dö-nüşmesine denir.

Aruzla yazılmış şiirlerin vezinlerini bulabilmek. Aruzla yazılmış bir şiirin veznini bulabilmek için önce mısraların ses değerlerini tespit etmek; ya¬ni, hangi hecenin kapalı (=uzun), hangi hecenin açık (=kısa), hangi hecenin medli hece olduğu¬nu belirlemek gerekir. Bu işlem yapılırken kapa¬lı hecelerin kısa bir çizgi (-), açık hecelerin nok¬ta (.) ve vasıl yapılan hecelerin de alttan düz bir çizgi ile ( _ ) gösterildiği unutulmamalıdır. Vezin en az iki mısrada aranmalı; sonra ses değerleri belirlenen beytin birinci ve ikinci mısralarındaki hecelerin aynı düzen içinde alt alta sıralanmış olup olmadığına dikkat edilmelidir. Bu arada için¬de medli hece bulunmayan beyitlerde her iki mısradaki hece sayısının birbirine eşit olması ge¬rektiği unutulmamalıdır. Eğer mısralardaki hece¬lerin sayısı birbirine eşitse, açık ve kapalı heceler de aynı düzen içinde alt alta sıralanmışsa elde edilen bu heceler alfabetik olarak düzenlenmiş olan vezin listesiyle karşılaştırılmalı ve bu liste¬den beytin vezni bulunmalıdır. Eğer beytin iki mısraı arasında açık ve kapalı hecelerin sıralanı¬şı ve hece sayısında bir uyumsuzluk görülürse; önce bu uyumsuzluğun hangi hece ya da hece¬lerde olduğu belirlenmeli, bunun için de birinci ve ikinci mısradaki heceler tek tek karşılaştırıla¬rak kontrol edilmelidir. Mısralar arasındaki uyum¬suz heceler belirlendikten sonra da birinci mısraı ikinci mısra ile ya da ikinci mısraı birinci mısra ile uyumlu hâle getirmenin yolları aranmalıdır. Burada yardımcı olacak anahtarlar "imâle", "zi¬hâf", "vasl" ve "med"dir. Beytin mısralarındaki hece sayısı ve nitelikleri birbirine eşit hâle getiril¬dikten sonra yapılacak iş alfabetik olarak düzen¬lenmiş vezin listesinden beytin veznini bulmak ve tef'ilelerini belirlemektir.

Kendimizi Sınayalım

1. Aruzda vezin gereği uzun bir ünlünün kısa ünlü de-ğerine, medli bir hecenin de tek kapalı hece değerine düşürülmesine ne ad verilir?

a. imale

b. tahfif

c. taktî'

ç. zihâf

d. med

2. "aşk", "mektûb", "serâb", "sanavber", "gül-berg" Yukarıdaki beş sözcük Arapça ve Farsçadan Osmanlı Türkçesine geçmiştir. Bu sözcüklerin aruza göre ses de-ğerleri hangi seçenekte doğru olarak gösterilmiştir?

a. . - / - . -/ . - . / . - . - / - - .

b. - . / - - . / . - . / . - - / - - .

c. - . / . - - / - - . / - - . / . - -

ç. - . / - . - / . - . / . - - / - - . e. - . / - - . / - . - / . - - / - - .

3. Aşağıdakilerden hangisi bir aruz terimidir?

a. terbî'

b. teşhîs

c. tahlîl

ç. taktî'

d. ta'rîz

4. Aruzda bir mısraı yazılmış olduğu veznin cüz' (tef'ile)lerine ayırmaya ne ad verilir?

a. teşdîd

b. tahfîf

c. terbî'

ç. taktî'

d. tesdîs

5. Bir devlet içün çerha temennâdan usanduk Bir vasl içün ağyâra müdârâdan usanduk

Nâbî

Beytin vezni aşağıdakilerden hangisidir?

a. mef'ûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilün

b. mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün

c. müstef'ilün müstef'ilün fe'ûlün

ç. mefâ'ilün fe'ilâtün mefâ'ilün fe'ûlün

d. fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün

6. Bülbüller öter güller açar şâd gönül yok Hiç böyleliğin görmemişiz fasl-ı bahârın

Şeyhülislâm Yahya Yukarıdaki beytin aruz veznine uygun olarak okunabil-mesi için yapılması gereken aruz işlemleri hangi seçe-nekte sırasıyla verilmiştir?

a. med-vasl-med

b. imâle-vasl-zihaf

c. vasl-vasl-med

ç. zihâf-zihâf-vasl

d. vasl-vasl-zihâf

7. Yârin ki her tebessümü dağ üstü bâğ olur Destinde câm-ı neşve semâvî çerâğ olur

Yahya Kemal

Yukarıdaki beytin her mısra'ı kaç tef'ileden oluşmak-

tadır?

a. 3

b. 6

c. 5

d. 2

e. 4

8. "şevk-i tamâm", "nâle-i âteş-feşan", "bâd-ı sabâ", "şevk-i şûrîde"

Yukarıda verilen Farsça isim ve sıfat tamlamalarının aruza göre ses değerleri hangi seçenekte sırasıyla ve doğru olarak gösterilmiştir?

a. - . . -. / - . . - - . - / - . . - / - . - - .

b. - . . - / - . . - - . - / - - . - / - - - . .

c. - . . - / - . . - - - - / - . - - / - . . - .

ç. - . . - / - - . - - - - / - . . - / - - . . e. . . - - / - . . - - . - / - - . - / - . - -

9. Gördüm ol meh dûşma bir şâl atıp lâhûrdan Gül yanaklar üstüne yaşmak tutunmuş nûrdan

Yahya Kemal

Yukarıdaki beytin üçüncü tef'ilesinin vezni aşağıdaki- lerden hangisidir?

a. fe'ilâtün

b. fâ'ilâtün

c. mefâ'ilün

ç. fa'lün

d. fe'ilün

10. Rü'yâ gibi bir yazdı yarattın hevesinle Her ânını her rengini her ş'irini hazdan Hâlâ duruyor bahçeler en tatlı sesinle Bir gün bir uzak hâtıra özlersen o yazdan

Yahya Kemal

Yukarıdaki dörtlüğün vezni hangi seçenekte doğru ola-rak verilmiştir?

a. mef'ûlü fâ'ilâtü mefâ'îlü fâ'ilün

b. mef'ûlü mefâ'ilün fe'ûlün

c. mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûlün

ç. mef'ûlü mefâ'ilün mef'ûlü mefâ'ilün

d. mef'ûlü fâ'ilâtün mef'ûlü fâ'ilâtün

Kendimizi Sınayalım Yan>t Anahtarı

1. d Yanıtınız doğru değilse, "Zihaf" başlıklı bölümü

tekrar okuyunuz.

2. b Yanıtınız doğru değilse, "Aruzla İlgili Kurallar

ve Terimler" bölümünden "Aruz işlemleri" ko-nusunu tekrar okuyunuz.

3. d Yanıtınız doğru değilse, "Aruzla İlgili Diğer Ba¬

zı Terimler" bölümünü tekrar okuyunuz.

4. d Yanıtınız doğru değilse, "Aruzla İlgili Kurallar

ve Terimler" bölümünü tekrar okuyunuz.

5. b Yanıtınız doğru değilse, "Vezin Bulma Usulü"

bölümünü tekrar okuyunuz

6. c Yanıtınız doğru değilse, "Aruzla İlgili Kurallar

ve Terimler" bölümünden "Aruz işlemleri"ko- nusunu tekrar okuyunuz.

7. e Yanıtınız doğru değilse, "Aruzla İlgili Diğer Ba¬

zı Terimler" bölümünü tekrar okuyunuz.

8. a Yanıtınız doğru değilse, "Aruzla İlgili Diğer Ba¬

zı Terimler" bölümünü tekrar okuyunuz.

9. b Yanıtınız doğru değilse, "Aruzla İlgili Diğer Ba¬

zı Terimler" bölümünü tekrar okuyunuz.

10. c Yanıtınız doğru değilse, "Vezin Bulma Usulü"

bölümünü tekrar okuyunuz.

S>ra Sizde Yan>t Anahtarı

Sıra Sizde 1

âvâz: - - . ; kelebek: . . -; geleceksin: . . - -, reşk; - . ; âftâb: - . - .; berg: - . ; iklîm: - - . : kitâb: . - . ; seng: - . ; bâğ: - . ; bahr: - . ; bahâr: . - . ; beklemiştim: - . - -

Sıra Sizde 2

1. gülme kister; 2. fâni dünyâ; 3. başa gelmiş; 4. ab ye¬ter; 5. şekke ralmak: 1. vasl; 2. zihaf, 3. imâle, 4. zihaf, 5. teşdîd ve vasl.

Sıra Sizde 3

İmâlenin imâle-i maksûre ve imâle-i memdûde ya

da med adı verilen iki türü vardır. Imale-i maksûre aruzda ölçü gereği kısa ünlüyle biten ya da tek kısa ün-lüden ibaret bir açık ya da kısa heceyi, uzun ünlü; ya¬ni, yapay olarak uzun ya da kapalı hece değerine yük-seltmek; imâle-i memdûde ya da medd ise bileşik he-celeri asıl değerlerinden biraz daha uzun okumaktır. Zihâf imalede yapılanın tersidir. Ölçü gereği Arapça ve Farsça hecelerdeki uzun ünlülerin kısa ünlü değerine; medli hecelerin de bir kapalı hece değerine düşürmek¬tir. Zihafla imale arasındaki fark, biriyle yapılan işlemin diğerinin tersi olmasıdır. Sıra Sizde 4

Beytin hecelerinin ses değerleri "- - . / - . - . / . - - . / - . -"dir. Bu hecelerin uyumlu olduğu vezin mef'ûlüfâ'ilâ- tü mefâ'îlüfâ'ilündür. Beyti vezinle uyumlu hâle getir¬mek için yapılacak tek işlem ikinci mısradaki "Sünbül- dür ol"u "Sünbüldü rol" okumak; yani, bu iki sözcük arasında vasıl yapmaktır.

Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynak

Saraç, M. A. Yekta (2010). Klâsik Edebiyat Bilgisi: Bi- çim-Ölçü-Kafîye. İstanbul: Gökkubbe Yayınları.E

ESKİ TÜRK EDEBİYATINA GİRİŞ: BİÇİM VE ÖLÇÜ

Amaçlarımız

Bu üniteyi tamamladıktan sonra;

Türk şiirinde kullanılan aruz kalıplarının bahirlerini saptayabilecek, Divan şiiri kafiye sistemini tanıyacak ve tanımlayabilecek, Kafiye kusurlarını belirleyebileceksiniz.

Anahtar Kavramlar

Bahir • Ahrem • Dahîl

Hezec • Kafiye • Redîf

Recez • Mücerred kafiye • Müreddef

Remel • Mürekkeb kafiye • Kâfiye-i şâygân

Münserih • Mürdef kafiye • Cinaslı kafiye

Muzâri' • Mukayyed kafiye • Kâfiye-i gayr-ı

Müctes • İltizâm ma'mûle

Serî' • Mü'esses kafiye • Zû-kâfiyeteyn

Hafîf • Revî • Zü'l-kavâfî

Mütekarib • Ridf • Tarsî'

Kâmil • Kayd

Ahreb • Te'sîs

İçerik Haritas>

• GİRİŞ

• ESKİ TÜRK EDEBİYATINDA ÖLÇÜ (II)

Eski Türk Edebiyatında Ölçü (II) ve Kafiye

Eski Türk Edebiyatına Giriş: Biçim ve Ölçü

• DİVAN ŞİİRİNDE KAFİYE

GİRİŞ

Bir önceki ünitede Türk edebiyatında sık kullanılan vezinlerin biri alfabetik sırası, diğeri de cüz(=tef'ile)lerinin tekrarlanmış olup olmadığı göz önünde bulundurula¬rak düzenlenmiş iki ayrı listesi verilmişti. Bu ünitede de söz konusu iki listede yer alan vezinlerin aruz bahirlerine göre gruplandırılmış farklı bir listesi ve bu vezin¬lerle yazılmış şiirlerden örnekler verilecek daha sonra Divan şiirinde kafiye konu¬suna geçilecektir.

ESKİ TÜRK EDEBİYATINDA ÖLÇÜ (II) Türk Edebiyat>nda Aruz Bahirleri

1. Hezec bahri Çok kullanılanlar

1. mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün mefâ'îlün

Ne dehrün bendesi ne şâh-ı âlî-şânıyuz cânâ Esîrün olalı mülk-i gamun sultânıyuz cânâ

Nev'î

2. mefâ'îlün mefâ'îlünfe'ûlün

Hayâlün âşıka eglence besdür Visâlün istemek zâ'id hevesdür

Bakî

3. mef'ûlü mefâ'îlün mefûlü mefâ'îlün

Dünyâya gelen durmaz dünyâ ne aceb yerdür Ukbâya giden gelmez ukbâ ne aceb yerdür

Ruhî

4. mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlüfe'ûlün

Güller kızarır şerm ile ol gonca gülünce Sünbül ham olur reşk ile kâkül bükülünce

Fıtnat Hanım

5. mefûlü mefâ'ilün fe'ûlün

Uşşâka işün cefâdur ey dost Kaddün elif-i belâdur ey dost

Revanî

Eski Türk Edebiyatında Ölçü (II) ve Kafiye

Açıklama: Bu vezin bazen mefûlünfâ'ilün fe'ûlün şeklini de alır (sekt-i melîh).

Az kullanılanlar

6. mefâ'îlün mefâ'îlün

Yamandır hecr ile hâlim Bana yâr olmadın gitdin Nedür cürmüm be-hey zâlim Bana yâr olmadın gitdin

Nâ'ilî

Açıklama: Bu bahirdeki birinci veznin murabba şeklidir.

7. mef'ûlü mefâ'îlün

Hak şerleri hayr eyler Zannetme ki gayr eyler Ârif anı seyr eyler Allah görelim n'eyler N'eylerse güzel eyler

Hakkı

Açıklama: Bu bahirdeki üçüncü veznin murabba şeklidir.

8. mefâ'îlüfe'ûlünmefâ'îlüfe'ûlün

Kanı gözleri bâdâm kanı serv-i gül-endâm Kanı yâr-i dil-ârâm ki olmadı bana râm

Kadı Burhaneddin

9. mefûlü mefâ'îlü fe'ûlün

Yârin dudağından getirilmiş Bir katre alevdir bu karanfil

Ahmed Haşim

2. Recez bahri Çok kullanılanlar

1. müstefilün müstefilün müstef'ilün müstefilün

İki cihânun cânısın sen câna sıhhat yaraşur Cûd u kerem bürhânısın bürhâna sıhhat yaraşur

Ahmed Paşa

2. müstefilün fe'ûlün müstef'ilün fe'ûlün

Zülfi kimi ayağın koymaz öpem nigârum Yohdur anun yanında bir kılca i'tibârum

Fuzulî

Açıklama: Bu veznin muzari bahrine göre taktî'i mef'ûlüfâ 'ilâtün mef'ûlü fâ 'ilâtün 'dür.

3. müstefilâtün müstef'ilâtün

Gencînen olsam vîrân idersin Âyînen olsam hayrân idersin

Gâlib

4. müfte'ilün mefâ'ilün müfte'ilün mefâ'ilün

Hüsn-i taleble kıl gönül ruhsat-ı vasl ise murâd Lutf-ı su'âli bilmeyen gam-zede-i cevâb olur

Mezakî

Az kullanılanlar

5. müstef'ilün müstefilün

Leşker yürüsün saf saf Her yana itsünler mesâf Olmak gerek sîne-şikâf Olsun kılıçlar bî-gılâf

Muhibbî

Açıklama: Bu bahirdeki birinci veznin murabba şeklidir.

6. müfte'ilün müfte'ilün müfte'ilün müfte'ilün

Gizli gel ey yâr buyur ey şeh-i muhtâr buyur Çünki hep agyâr uyur bu gice tekrâr buyur

Hakkı

3. Remel bahri

Çok kullanılanlar

1. fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün

Âşiyân-ı mürg-i dil zülf-i perîşânundadur Kande olsam ey perî gönlüm senün yanundadur

Fuzulî

2. fâ'ilâtünfâ'ilâtünfâ'ilün

Bu cihânda kimse bâkî kalmadı Ol gidenler sonra bunda gelmedi

Mihrî Hatun

3. fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün

Devr iderken gice meclisde şarâb-ı gül-fâm Der-i mey-hâneye mühr urdı gelüp mâh-ı sıyâm

Vâsıf

Ehl-i aşkun dil-i hûnînin adın gül kodılar Bâğ-ı kûyunda benüm adumı bülbül kodılar

îsmetî

Neşve-i câm-ı mahabbetle gönül cûş eyler Çekilen derd ü gamı cümle ferâmûş eyler

Fıtnat

Açıklama: Veznin ilk tef'ilesi fâ'ilâtün, son tef'ilesi fa'lün olabilir.

4. fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilün

Amelüm yok durur Allâh'a yarar Âh yok bir işüm ol şâha yarar

Muradî

Açıklama: Veznin ilk tef'ilesi fâ'ilâtün, son tef'ilesi fa'lün olabilir.

Az kullanılanlar

5. fâ'ilâtünfâ'ilâtünfâ'ilâtünfâ'ilâtün

Ey nefes bîhûde geçme cân-ı âteş-meskenümden Ra'şe-rîz-i şu'le-i âh ol nesîm-i şîvenümden

Fehîm

6. fâ'ilâtünfâ'ilâtün

Âşıkam bir dil-rübâya Bir cevân-ı bî-vefâya Tâkatüm yokdur cefâya Rahm idün ben mübtelâya

Fâzıl

Açıklama: Aynı bahirdeki beşinci veznin murabba şeklidir.

7. fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün fe'ilâtün

Sitemün gerçi yamandur onu terk eyleme bi'llâh Ki tegafül sitemünden dahi elbette beterdür

Fuzulî

Açıklama: Bu veznin ilk tef'ilesi fâ 'ilâtün olabilir.

8. fe'ilâtüfâ'ilâtünfe'ilâtüfâ'ilâtün

O güzel güzel edâlar o nigâh-ı mest ü haste O yaman yaman belâlar ider ehl-i aşkı beste

Fâzıl

Açıklama: Bu veznin kâmil bahrindeki taktî'i mütefâ'ilün fe'ûlün müte- fâ'ilün fe'ûlün'dür.

4. Münserih bahri Çok kullanılan

1. müfte'ilünfâ'ilün müfte'ilün fâ'ilün

Gözde gezer çizginüp katre-i eşküm müdâm Katre-i eşküm kimi çerhde seyyâre yoh

Fuzulî

Az kullanılan

2. müfte 'ilünfâ 'ilün

Ey sanem-i cân-fezâ V'ey gül-i bâg-ı edâ Bülbül-i sahn-ı vefâ Sağ olasın dâ'imâ

Açıklama: Bir önceki

5. Muzâri bahri

Çok kullanılanlar

1. mefûlü fâ 'ilâtün mef'ûlü fâ 'ilâtün

Aşkun odına ey dil yanarsa cân-ı şeydâ Her bir avuç külinden bir bülbül ola peydâ

Şeyhülislam Yahya

Açıklama: Bu veznin recez bahrine göre taktî'i müstef'ilün fe'ûlün müs- tef'ilün fe'ûlün'dür.

2. mef'ûlü fâ 'ilâtü mefâ 'îlü fâ 'ilün

Gelmez o şûh meclise agyâr gelmese İster ki arz-ı hâle bile ruhsat olmasun

Şeref Hanım

veznin murabba şeklidir.

Nedîm

Az kullanılan

3. mef'ûlü fâ'ilâtün Bir fâzıl-ı yegâne Allâme-i zemâne Üstâd-ı bî-behâne Buldı makam-ı a'lâ

Fatîn

Açıklama: Bu bahirdeki birinci veznin murabba şeklidir.

6. Müctes Bahri Çok kullanılan

1. mefâ'ilünfe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilün

Hevâ-yı aşka uyup kûy-ı yâre dek giderüz Nesîm-i subha refîküz bahâre dek giderüz

Nâ'ilî

Az kullanılan

2. mefâ'ilünfe'ilâtün mefâ'ilün fe'ilâtün

Gönül hevâya uyup ârzû-yı gurbete düşmiş Reh-i safâ diyerek hârzâr-ı hayrete düşmiş

Neşâtî

7. Serî bahri

Çok kullanılan

1. müfte'ilün müfte'ilün fâ'ilün

Ahde vefâ eylemedün öyle mi Terk-i cefâ eylemedün öyle mi

Ahmed Paşa

Az kullanılanlar

2. müfte'ilün müfte'ilün müfte'ilâtün

Âşık olan yâr yolma yane gerekdür Yanabilicek bu yola ya ne gerekdür

Kadı Burhaneddin

3. mefâ'ilün mefâ'ilün mefâ'ilün mefâ'ilün

Yiyin efendiler yiyin bu hân-ı iştihâ sizin Doyunca tıksırınca çatlayıncaya kadar yiyin

Tevfik Fikret

4. mefâ'ilün mefâ'ilün

Çoban kaval çalar onun Hayâtı şâ'irânedir Güler perîsi tarlanın Bu bir güzel terânedir

Tevfik Fikret Açıklama: Bir önceki veznin murabba şeklidir.

8. Hafîf bahri

1. fe 'ilâtün mefâ 'ilün fe 'ilün

Bu gice hayli mihnetüm vardur Çarh elinden şikâyetüm vardur

Ruhî

Gel berü söfîyâ ki mest olalum Mest-i câm-ı mey-i elest olalum

Nesîmî

Açıklama: Veznin ilk tef'ilesi fâ'ilâtün, son tef'ilesi fa'lün olabilir.

9. Mütekarib bahri

Çok kullanılan

1. fe'ûlün fe'ûlün fe'ûlün fe'ûl

Gözümden akan yaş mıdur kan mıdur Lebün yâdına la'l ü mercân mıdur

Avnî

Az kullanılan

2. fe'ûlünfe'ûlünfe'ûlünfe'ûlün

Ferâgat güzel sevmeden tevbe meyden Zihî re'y-i bâtıl zihî fikr-i fâsid

Bakî

10. Kâmil bahri Çok kullanılan

1. mütefâ'ilünfe'ûlün mütefâ'ilün fe'ûlün

Tutalum ki va'd-i vuslat sebeb-i neşât olurmış Dil-i zârı küşte eyler gam-ı intizâr dirler

Mezâkî

Açıklama: Bu veznin remel bahrine göre taktî'i fe'ilâtü fâ'ilâtün fe'ilâtü fâ'ilâtün'dür.

Az kullanılan

2. mütefâ'ilün mütefâ'ilün mütefâ'ilün mütefâ'ilün

Yeter ey felek bu cefâ yitür men-i zâre serv-i revânumı Meh-i tal'atiyle münevver it dil ü dîde-i nigerânumı

Fuzulî

3. mütefâ'ilün mütefâ'ilün

Yakışıklıdır seviyor cihân Anı ben de pek severim inan Benim olsa bârî şu kahramân Olamaz ne çâre nişânlıdır

Muallim Naci Açıklama: Bir önceki veznin murabba şeklidir.

11. Ahreb ve ahrem kalıpları

Ahreb ve ahrem kalıpları hezec bahrinden çıkarılmıştır. Bu vezinlerden mef'ûlü ile başlayanlar ahreb, mef'ûlürile başlayanlar ise ahrem kalıpları

olarak adlandırılırlar. Bunlar rübâ'î vezinleridir. Rübâ'îde aynı gruptan ol¬mak şartıyla her mısra farklı bir vezinle yazılmış olabilir.

Çok kullanılanlar

mef'ûlü mefâ'ilün mefâ'îlüfe'ûl

mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlü fe'ûl

mef'ûlü mefâ'ilün mefâ'îlünfâ'

mef'ûlü mefâ'îlü mefâ'îlün fâ'

Hoş ol ki çekem dem-i ecel bâde-i nâb Sermest yatam kabrde tâ rûz-ı hisâb Gavgâ-yı kıyâmetde duram mest ü harâb Ne fikr-i hisâb ola ne idrâk-i azâb

Açıklama: Birinci mısraın vezni 1. sıradaki; sıradaki vezindir.

Yok dehrde bir muvâfık-ı tab' harîf Kim sohbeti dil-güşâ ola tab'ı zarîf Feryâd ki nâ-cins musâhibler ile Bî-fâ'ide zâyi' oldı evkât-ı şerîf

Fuzulî

Açıklama: 1, 2 ve 4. mısraların vezni 1. sıradaki; 3. mısraın vezni de 2. sıra¬daki vezindir.

Az kullanılanlar

1. mef'ûlü mefâ'îlün mefûlün fâ'

2. mefûlü mefâ'îlün mefûlü fe'ûl

3. mefûlünfâ'ilün mefâ'îlün fâ'

4. mefûlünfâ'ilün mefâ'îlü fa'ûl

Örnekler

Aşağıdaki beyitler vezin bulma alıştırmaları yapmanız için verilmiştir. Bu örnekler vezin listesindeki sıraya göre değil, birinci mısralarının ilk harflerine göre alfabetik olarak sıralanmıştır.

Akşam yine akşam yine akşam Göllerde bu dem bir kamış olsam

Ahmet Haşim

Aşkumı yazmak istesem noktası bir kitâb olur Şevkumı söylesem eger zerresi âfitâb olur

Bana bir tenhâca yer olsa firâvân ağlasam Eyle kim yaşum kurusa kalmasa kan ağlasam

Bâtıl isteyü hakdan ayrıldum Boynuz umdum kulakdan ayrıldum

Fuzulî

2, 3 ve 4. mısraların vezni de 2.

Nev'î

Emrî

Şeyhî

Bir samt-i ulvî kalb-i tabî'at Bir samt-i nâlân rûh-ı avâlim Etmekde zikr-i Hallâk'ı dâ'im Etmekte ra'şân ra'şân ibâdet

Tevfik Fikret Bu şehr-i Sitanbûl ki bî-misl ü bahâdur Bir sengine yek-pâre Acem mülki fedâdur

Nedîm

Bülbül kitâbın almış ele pendi bu ki dir Hoşdur piyâle bir sanem-i gül-izâr ile

Bakî

Cân virsem ölmege şeb-i fürkatde tan degül Ölmek bu dirlige göre uyhu gibi gelür

Emrî

Dîdede âb başta hâk elde hevâ gönülde nâr Derdümüzün devâsı yok bulmadı kimse çâremüz

Emrî

Ecel tutmuş elinde bir ulu câm Ki ol câmun içi tolu serencâm

fieyyad Hamza Eger haşr olmaz isem ol kıyâmet-kad nigârumla Gezem mahşerde gögsüm dögerek seng-i mezârumla

Emrî

Emriyâ öldi dime Mecnûn'a Gam-ı Leyliyle itdi terk-i diyâr

Emrî

Etvâr-ı çerhe uy Mevlevî ol Seyrân idersin devrân edersin

Şeyh Gâlib

Ey her maraz ilâcına hükm eyleyen tabîb Bîmâr-ı derd-i ışk olanun yok mı çâresi

Fuzulî

Ey rahmeti bol pâdişâh cürmüm ile geldüm sana Ben işledüm hadsüz günâh cürmüm ile geldüm sana

Kuddusî

Fuzûlî başına ol serv sâye saldı bu gün Ulüvv-i rif'at ile yitmez âfitâb sana

Fuzulî

Gam-ı hecrdür ki artar eseriyle aşk zevki Galat eylemiş Fuzûlî ki visâle tâlib olmış

Fuzulî

Gamunla ülfetümüz var sürûrı n'eyleyelüm Safâ-yı hâtırumuz yok huzûrı n'eyleyelüm

Nâ'ilî

Gel dıraht üzre nazar eyle hazân yaprağına Zer-nişân itdi şecer üstine kudret eli san

Emrî

Gönline katı gelüp bu bî-dâd Yumşak yumşak didi ki sayyâd

Fuzulî

Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi

Muhibbî

Hâne-i ağyârdan çıkdı çün ol meh bî-nikab Eyle sandum doğdı mağrib menzilinden âfitâb

Emrî

Helâk oldum nedür cânâ bu fürkatler cüdâlıklar N'olaydı olmayaydı tâ ezelden âşinâlıklar

Emrî

Hûrşîde baksa gözleri halkın tola gelür Zîrâ görünce hâtıra ol meh-lika gelür

Bakî

Hüsrev-i âleme yok minnetümüz Öyle bir şâh-ı kerîmün kuluyuz

Es'ad Dede Mu'îni zâlimin dünyâda erbâb-ı denâ'etdir Köpekdir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten

Namık Kemal

O gül-endâm bir âl şala bürünsün yürüsün Ucı gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün

Enderunlu Fazıl

Perîşan-hâlün oldum sormadun hâl-i perîşânum Gamundan derde düşdüm kılmadun tedbîr-i dermânum Ne dirsen rûzgârum beyle mi geçsün güzel hanum Gözüm cânum efendim sevdügüm devletlü sultânum

Fuzûlî

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlare su Kim bu denlü dutuşan odlare kılmaz çâre su

Fuzulî

Saldı gönül illerine âfeti Kurdı göz ırmağına otağını

Şeyh Gâlib Seni koyup dil ü cân gayrıya mâyil mi olur Gökde hurşîde iren zerreye kayil mi olur

Emrî

Sevdüm seni ben cândan cânum seven ölsün mi Ayrılımazam senden cânum seven ölsün mi

Ahmed-i Dâî Sormak ayb olmazsa sultânum su'âlümdür benüm Kangı âşıkdur senün gönlünde gönlün kimdedür

Şeyh Gâlib

Terâne eylese bülbül çemende güftârum Gelüp öninde zemîn-bûs iderdi âb-ı zülâl

Bakî

Saçar bezme nûrı döker rezme nârı O tâc-ı murassa' o tîğ-i mücevher

Bakî

Bakî

Yine zevrak-ı derûnum kırılup kenâre düşdi Tayanur mı şîşedür bu reh-i sengsâre düşdi

Şeyh Gâlib

beytinin veznM buhinuz, bulduğunuz veznin aruzun hangi bahrine ait olduğunu belirle-

yiniz ve veznin başka bahre göre taktî edilip edilemeyeceğini araştırınız.

DİVAN ŞİİRİNDE KAFİYE Giriş

Kafiye aruz vezniyle birlikte Divan şiirinin iki aslî ahenk unsurundan biridir. Kısa¬ca en az iki mısra sonundaki ses tekrarı olarak tanımlanabilecek olan kafiye, redifsiz manzumelerde mısra ya da beyit sonlarındaki, redifli manzumelerde de rediften hemen önceki ses ya da seslerin tekrarından doğan âhenktir. Kafiyenin kullanım sıklığını ya da düzenini nazım biçimleri belirler.

Klâsik dönem Türk şiirinde kullanılan kafiye sistemi aruz vezni gibi Arap şiirin¬den Fars şiirine oradan da Türk edebiyatına geçmiştir. Bu âhenk sisteminde kafi¬ye tek bir ünsüz ya da uzun ünlü(=revî)nün tekrarından ya da birden fazla ses ben¬zeşmesinden meydana gelmiş olması mümkündür. Tek bir sesin tekrarıyla meyda¬na gelen kafiyelere mücerred kafiye, birden fazla sesin tekrarıyla elde edilen ka¬fiyelere de mürekkeb kafiye denir. Mürekkeb kafiyenin mürdef, mukayyed ve mü'esses olmak üzere üç türü vardır. Bu adlandırmada ridf, kayd, te'sîs ve da- hîl adları verilen kafiye harfleri esas alınmıştır.

Divan şiirinde dokuz kafiye harfi vardır. Bu harfler içinde asıl kafiye harfi revî- dir. Geri kalan sekiz harfin dördü revîden önce, dördü de revîden sonra kullanıl¬mış olabilir. Revîden önce gelebilecek kafiye harflerine ridf, kayd, te'sîs ve da- hîl; revîden sonra gelebilecek kafiye harflerine de başkaca adlar verilmiştir. Ridf, revîden hemen önce gelen bir uzun ünlü (=â, û, î), kayd da revîden önceki hare¬kesiz bir ünsüzdür. Te'sîs ise, revî ile aralarında bir harekeli ünsüz bulunan eliftir. Ridf ve revî ile yapılmış kafiyeye mürdef; kayd ve revî ile yapılmış kafiyeye mu¬kayyed; te'sîs, dahîl ve revî ile yapılmış kafiyeye de mü'esses kafiye denir. Burada her kafiyede ridf ve kayddan yalnızca birinin bulunabileceği; dahîlin ise bağımsız bir kafiye harfi olmadığı, ancak mü'esses bir kafiyede te'sîs ile birlikte kullanılabi¬leceği unutulmamalıdır. İşte mürekkeb kafiye adı altında toplanan mürdef, mukay¬yed ve mü'esses kafiyeler ridf, kayd, te'sîs ve dahîl adı verilen bu dört kafiye har-finin meydana getirdikleri kafiye türleridir. Mürdef "ridfli", mukayyed "kaydlı", mü'esses de "te'sîsli" demektir.

Vefâ ummaz cefâdan yüz çevürmez Bâkî âşıkdur Niyâz itmek ana cânâ yaraşur sana istiğnâ

Yârsuz bu cihânda n'eylersin Güli yok gülsitânda n'eylersin

Emrî

Redîf ise, şiirde bulunması şart olmamakla birlikte Divan şairlerinin oldukça sık kullandıkları bir âhenk unsurudur. Redîfi "revîden sonra gelen ve aynen tekrarla¬nan ses veya seslerin tamamı" olarak tanımlamak mümkündür. Redîfli manzume¬lere müreddef denir.

Divan şiirinde kafiyenin birbirinden tamamen farklı kelimelerin aslî ya da aslî değerindeki son ses ya da seslerinden elde edilmiş olması şarttır. Bu kafiye anlayı¬şında aynı ses ya da seslerin kafiye olarak kullanılması önemli bir ahenk kusuru olarak kabul edilmiştir. "Mahrec(=çıkış noktası)i" yakın ünsüzlerle, farklı kısa ya da uzun ünlülerin birbirine kafiye yapılması da bu kafiye sistemindeki önemli ahenk kusurlarındandır. Özellikle kaside gibi uzun manzumelerde kafiye bulmayı olduk¬ça güçleştiren bu kurallar şairlerin şiirde anlam bütünlüğü içerisinde kullanabile¬cekleri kafiyeleri bulmakta büyük güçlükler çekmelerine sebep olmuş, bu güçlük¬ler de onların aruzda olduğu gibi kafiye bulmak için birtakım kural dışı yöntemle¬re başvurmalarına, bunun sonucunda da şiirde kusurlu kafiyeler kullanmalarına yol açmıştır. Edebiyat eleştirmenlerince pek hoş karşılanmamakla birlikte, zorun¬luluk hâlinde izin de verilebilen bu yöntemlerin hepsine birden Divan şiiri kafiye anlayışında "kafiye kusurları (=uyûb-ı kafiye)" adı verilmiştir. "Kafiyenin adlandı¬rılmış kusurları (=uyûb-ı mülakkaba-i kâfiye)" ve "kafiyenin adlandırılmamış kusurları (=uyûb-ı gayr-i mülakkaba-i kâfiye)" olarak ikiye ayrılan bu kafiye kusur¬larının bir şiirde mevcut olup olmaması, Divan şiirinde o şiirin kafiye bakımından değerini belirleyen en önemli ölçütlerdendir.

Türk şiirinde kullanılan diğer kafiye türleri için Yeni Türk EdebiyaKma Giriş adlı kitabı- K i T A P^

nızın 7. ve Halk Edebiyatına Giriş adlı kitabınızın 3- ünitesine başvurabilirsiniz.

Kafiye İle İlgili Bazı Terimler ve Temel Kurallar

DİKKAT ^

Kafiyenin temel anlamı başın arkası ya da ensedir. Bu temel anlamdan "bir şe¬yin sonu, arkası" anlamı türemiş, kelime daha sonra terimleşerek beytin sonu an¬lamını kazanmıştır. Kafiyeyi "kafv" ve "kufüv" mastarından türetenler ise bu söz¬cük kökünün "bir nesnenin diğer bir nesne ardınca gelmesi, o nesnenin sonunda bulunması, ona tabi olması" temel anlamından hareket etmişler ve kafiyenin de şi¬irde birbirini izlediği için bu adı aldığını söylemişlerdir. Bir şiir terimi olarak kafi¬ye, mısraların sonu ya da sonu kabul edilen yerlerde, kendisi ya da anlamı farklı kelimelerdeki belli bir sesin (bu sesi gösteren hareke ve sükûn bakımından aynı harfin) tekrarından doğan ahenk demektir.

Günümüz alfabesinde tek harfle gösterilen bazı yakın sesler Arap harfli Osmanlı Türkçesi alfabesinde birden fazla harfle gösterilir. Örnek olarak söz konusu alfabede üç ayrı sesin karşılığı olan "ha (C)", "hı (C)" ve "he (»)" üç farklı sesi gösteren üç ayrı harf oldu¬ğu hâlde bu sesler bugün kullandığımız alfabede yalnızca "h" ile karşılanmaktadır. Divan şiiri kafiye anlayışına göre bugün tek harfle karşılanan bu üç ayrı ses birbirine kafiye ya¬pılamaz. Bir kafiyede "ha" kullanılmışsa diğerlerinde de "ha", "hı" kullanılmışsa diğerle¬rinde de "hı", "he" kullanılmışsa diğerlerinde de "he" kullanılmak zorundadır. Bu sesle¬rin kafiye yapılması önemli bir kafiye kusuru olan "ikfâ"yı meydana getirir. Ayrıca kafiye¬lerde kullanılan kısa ünlü(=hareke)lerin de birbiriyle uyumlu olması gerekir.

Divan şiirinde kafiyeyi revî harfinin tekrarı meydana getirir. Dolayısıyla kafiye, hem revî harfinin bulunduğu kelime hem de revî anlamlarına gelen bir terimdir. Revînin asıl anlamı "devenin yükünün bağlandığı ip"tir. İp ile devenin yükü bağ¬landığı gibi beyit de revî ile bağlanır, bir bütünlük kazanır. Revî redifsiz kafiyeler¬de mısra ve beyit sonunda, redifli kafiyelerde de mısra ortasında, hatta mısraın ilk kelimesinde olabilir. Bu durum kafiye tanımındaki "...veya sonu kabul edilen yer-

lerde" ifadesinin gerekçesidir. Kafiyeden sonra tekrarlanan her bakımdan birbiri¬nin aynı ek ve sözcüklerin bütününe redîf denir.

Redîf revîden sonra gelen anlam ve işlev bakımından aynı ek, sözcük ya da sözcük grubudur. Sözcük ya da sözcük grubu hâlindeki redifler şiiri belli bir dü¬şünce etrafında toplar, ortak bir zemine oturtur ve ona bütünlük kazandırır. Redif¬ler bazen tek kelimeden, bazen de bir kelime grubundan meydana gelmiş olabilir. Redîfin bazen mısraın büyük bir bölümüne yayıldığı da görülür. Böyle durumlar¬da redîf âhenk bakımından metne kafiyeden daha fazla katkı sağlar. Redif ilk ba¬kışta şair için bir kolaylık olarak görülebilirse de aslında başarılı şiir ile başarısız şi¬iri belirleyen ölçütlerden biri olarak kabul edilmektedir. Redîfli manzumelere mü- reddef denir. Redif, Divan şiiri ve halk şiirindeki önemini yeni şiir anlayışıyla bir¬likte tamamen kaybetmiştir.

Kafiye Sözcüklerinde Farkl>l>k

Kafiye tanımlarında revînin farklı sözcüklerin son sesi olması gerektiği özellikle vurgulanır. Bu farklılık üç şekilde olur:

1. Anlamları ayrı farklı kelimeler olması

Çözdi saç açdı baş tûğ u alem Bükdi bel dökdi yaş tîğ u kalem

îbni Kemal

Beyitteki "alem" ve "kalem" sözde ve anlamda farklı sözcüklerdir. Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Tuğ" saçını çözdü, "alem (=bayrak, sancak)" başını açtı, kılıç belini büktü, kalem de göz yaşı döktü."

2. Aynı anlamda farklı kelimeler olması

Sözünle dâ'imâ ratbü'l-lisânım Sözünden kalmasun hâlî zebânım Beyitte kafiyeyi oluşturan "lisân" ve "zebân" eş anlamlı iki farklı sözcüktür. Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Senin sözünü dilimden düşürmüyorum. Dilim seni anmaktan hiç boş kalmasın."

3. Kelimelerin eş sesli olması

Var mı bir câriyede böyle behâ Mümkin olmaz buna takdîr-i behâ Beyitteki ilk "behâ" Arapça "güzellik", diğeri de Farsça "paha, kıymet" an¬lamındadır.

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Hiçbir kızda böyle bir güzellik var mı? Bunun değerini biçmek mümkün olmaz."

Kafiye Harfleri

Divan şiirinde ridf, kayd, te'sîs, dahîl, revî, vasl, hurûc, mezîd ve nâ'ire adla¬rı verilen dokuz kafiye harfi kullanılmıştır. Kafiyede bu harflerden dördü asıl kafi¬ye harfi olan revîden önce, dördü de sonra bulunur. Ridf, kayd, te'sîs ve dahîl, revîden önceki kafiye harfleridir. Revîden sonra gelen harflere ise sırasıyla vasl, hurûc, mezîd ve nâ'ire denir.

1. Revî: Kafiyeyi meydana getiren asıl harftir. Divan şiirinde bir manzumenin kafiyeli (=mukaffâ) kabul edilebilmesi için revînin manzumenin nazım şek¬linin belirlediği sıklıkta mısra sonlarında tekrarlanmış olması gerekir: "...şöh¬ret" ve "...sûret" ile "...istiğnâ" ve "...bâlâ"da olduğu gibi. Bu sözcükler kafi¬ye olarak kullanıldıklarında "t"ler ile "â"lar revî olur.

Revînin kafiyeyi oluşturan sözcüklerin aslî ya da aslî değerindeki son ses ya da sesleri olması gerekir. Buna göre revî üç durumda bulunabilir:

a) Kafiyenin son aslî harfi olur: "...âzâd" ile "...sayyâd"daki "d"ler gibi.

b) Kafiyenin son aslî harfi olmasa da artık ek olduğu fark edilemeyecek kadar asıl sözcüğe kaynaşmış olur: "...cünbiş" ve "...nümâyiş"teki "ş"ler gi¬bi. "Cünbiş"in son aslî harfi "be", "nümâyiş"inki de de "ye"dir. Bu iki söz¬cüğün sonundakk "şın (u*) "lar sözcüklerin aslî değil, ekleme harfleridir.

c) Zorlamayla kelimenin son aslî harfi olarak kabul edilmişlerdir.

Dediler mevsim-i sermâda çıkar mı evden Heves-i sayd ile hîç olmayan âdem kevden Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Dediler ki hiç ahmak, alık olmayan kimse kış vakti av sevdasına düşüp ev¬den çıkar mı?"

Bu beyitte "evden"in son aslî harfi "vav", "kevden(=bön, ahmak)"inki de "nun"dur. Bu tür kafiyeler genellikle kafiye sözcüklerinden birinin ek alma¬sıyla meydana gelirler. Ancak bu yolla elde edilen kafiyeler Divan şiiri kafi¬ye anlayışına göre kusurlu kabul edilirler. Revi harekeli olup olmaması açısından ikiye ayrılır:

a) Harekesiz revi: "...bahâr" ve "...ezhâr"daki "re"ler gibi.

b) Harekeli revi: "...kemâle" ve "...hayâle" kafiyelerindeki "lâm (J) " gibi.

2. Te'sîs: Revî ile arasında harekeli bir ünsüz (=dahîl) olan eliftir: "...zâhir" ve "...mâhir"deki elifler gibi. Kafiyede te'sîsin tekrarı şart olmamakla birlikte ka-fiyeden beklenen ahengi tam olarak elde edebilmek için tekrarında yarar gö-rülmüştür. Türk ve Iran şairlerinin aksine, Arap şairlerinin te'sîsin tekrarına önem verdikleri görülmektedir. Te'sîsli kafiyelere kafiye-i müe'ssese denir.

3. Dahîl: Te'sîs ile revî arasındaki harftir: "...musâdif" ve "...ârif"teki "dal" ve "re" harfleri gibi. Örnekte de olduğu gibi dahîl farklı harfler olabilirse de bu harflerin harekelerinin aynen tekrarı gerekir. Ancak "...kâtibe" ve "...mükâ- tebe"de olduğu gibi revî harekeli ise dahîlin harekesinin farklı olmasına izin verilmiştir. Dahîl bağımsız bir kafiye harfi değildir; ancak mü'esses bir kafi¬yede te'sîs ile birlikte bulunabilir.

4. Ridf: Revîden önceki "elif (=â)", "vâv (=û)", "ye (=î)" harfleridir. "...mu'tâd" ve "âbâd"daki "elif"ler, "...bî-çûn" ve "...memnûn"daki "vâv"lar ve "...zarîf" ve "...latîf"teki "ye"ler gibi. Kafiyede ridf "elif"se bu elife "ridf-i elifî", "vav"sa "ridf-i vâvî", "ye" ise "ridf-i yâyî" denir. Ridfin kafiyede aynen tekrarı gere¬kir. Tekrarlanmaması kafiye kusurlarındandır. Ridfli kafiyelere kafiye-i mür- defe denir.

5. Kayd: Revîden önce gelen ve kendisinden sonra kısa ünlü (=hareke) bulun-mayan sakin sessizdir: "...derd" ve "...merd"deki "r"ler ile "...ayb" ve "...gayb"daki "ye (=y)"ler gibi. Kafiyede kaydın tekrarlanmaması bir kusur olarak kabul edilmemiş; ancak elde edilmek istenen ahengin tam olarak gerçekleşebilmesi için bu sesin tekrarında yarar görülmüştür. Bir kafiyedeki kayd farklı olacaksa bunların mahreçleri yakın sesler olması gerekir: "...bahr" ve "...şehr"deki "h"ler gibi. Kaydlı kafiyelere kafiye-i mukayyede denir. Açıklama: "Bahr"deki "h" eski yazıda "ha (C) ", "şehr"deki ise "güzel he CO" dir.

Kafiye Türleri

Harflerine Göre Kafiye Türleri

A) Kafiye-i mücerrede: Sadece revînin tekrarından meydana gelen kafiye-lerdir: "...ser" ve "...seher" ile "...gül" ve "...bülbül"de olduğu gibi. Bu tür ka-fiyelerde revî harekesizse, bu iki örnekte olduğu gibi tevcîhin tekrarı gerekir.

B) Kafiye-i mürekkebe: Birden fazla ses benzeşmesinden meydana gelen kafiyelerdir. Mürekkeb kafiyede revî dışında ridf, kayd ve te'sîs adı verilen kafiye harflerinden biri de tekrarlanır: "...selâm" ve "...intikam"; "...meyl" ve "...seyl"; "...terâne" ve "...kemterâne"; "...mâhir" ve ...tâhir"de olduğu gi¬bi. Kâfiye-i mürekkebe bu tür kafiyelerde kullanılan harflerin türüne göre kendi içinde kaafiye-i mürdefe, kaafiye-i mukayyede ve kaafiye-i mü'esse- se olmak üzere üçe ayrılmıştır.

a) Kafiye-i mürdefe (=mürdef kafiye): Revîden önce ridf (=â, û, î) bulu¬nan kafiyelerdir: "...cihân" ve "...nişân", "...sürûr" ve "...huzûr", "...sîr" ve "...tîr"de olduğu gibi.

b) Kaafiye-i mukayyede (=mukayyed kafiye): Revî ve kayddan meydana gelen kafiyelerdir: "...mest" ve "...elest"te olduğu gibi.

c) Kafiye-i mü'essese (=mü'esses kafiye): Revîden önce dahîl ondan ön¬ce de te'sîs bulunan kafiyelerdir: "...kerâmet" ve "...işâret"te olduğu gibi.

iltizâm: Revînin birden fazla olmasıdır. Buna lüzûm mâ-lâ yelzem de de¬nir: "...haseb" ve "...neseb" deki "b" ve "s"ler, "...zafer" ve "...nefer" deki "f" ve "r"ler gibi. İltizâm nesirde de yapılır.

Cinaslı kafiye: Osmanlı döneminde yazılmış kafiye risalelerinde böyle bir kafiye türüne yer verilmemekle birlikte Cinaslı kelimelerle yapılan kafiyeye günümüzde cinaslı kafiye adı verilir. Bu tür kafiyeler daha çok mürekkeb ci-nasla yapılırlar:

Gelince va'd-i visâle bahâneler söyler O şâh-ı kişver-i hüsn ü bahâ neler söyler

Şeyh Gâlib

Nesirdeki iltizâm hakkında 8. ünitede bilgi verilecektir.

Cinâs ve türleri hakkında 8. ünitede bilgi verilecektir.

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

SIRA SİZDE.

"O güzellik ülkesinin padişahı sıra vuslat sözü vermeye gelince o sözü ver-memek için türlü türlü bahaneler söyler." Beyitte "bahâne" ile "bahâ ne" arasında cinas vardır.

Mücerred ve mürekkeb kafiyeleri tanımlayarak bu türlerin kafiye harfleriyle ilişkisini açıklamaya çalışınız.

Kafiyenin Birden Fazla Olmas>

Bazı şiirlerde mısra sonundaki kafiye dışında, birbirine paralel olarak yapılmış iç ka-fiyeler de bulunur. İki kafiyeli şiirlere zû-kafiyeteyn (=iki kafiyeli) denir. Bu iki ka-fiye hemen arka arkaya olabileceği gibi aralarında başka kelimeler de bulunabilir.

Örnek

Âlem esîr-i dest-i meşiyyet degil midir Âdem zebûn-ı pençe-i kudret degil midir

Beytin düz yazıyla dil içi çevirisi

"Bütün âlem kaderin elinde esir değil midir? İnsan kudret pençesine boyun eğ¬miş değil midir?"

Bu beyitte koyu harflerle dizilmiş olan iki kafiye arasına başka kelimeler de gir-miştir. İkiden fazla kafiyesi olan şiire zü'l-kavâfî (=çok kafiyeli) adı verilmiştir. Bir-den fazla kafiyesi olan şiirlerin mısra sonundaki kafiyesine kafiye-i asliyye (=asıl kafiye), diğer kafiyelerine ise kafiye-i mülhaka (=ek kafiye) denir.

Tarsî': Mısra sonlarındaki kafiyelerden önce, iki mısrada paralel olarak yer alan Tarsî ve seci hakkında 8. aynı vezindeki kelimelerin birbiriyle kafiyeli olmasıdır. Bir söz sanatı olarak da ka- ünitede bi|gi veri|ecektir. bul edilen tarsî' nesirde de yapılır. Tarsî' yapılan beyit ya da cümlelere murassa' denir. Murassa beyitler aynı zamanda zü'l-kavâfî beyitlerdir; ancak tarsî'de kelimele¬rin aynı vezinde olması şartı bulunduğundan her zü'l-kavâfî beyit murassa' değildir.

VM ıır ıpru^

Aşağıda ikili gruplar hâlinde verilen sözcüklerin kendi aralarında kafiye oluşturmaları hâ- SIR A S i Z D E

linde meydana gelecek kafiyelerin kafiye harflerine göre türlerini belirleyerek her türde kullanılan kafiye harfleri hakkında bilgi veriniz.

"bî-vefâ"-"dil-güşâ", "harâb"-"âfitâb", "sohbet"-"işret", "kâmil"- "düıÜ", "pîr"-"zencîr", "pest"-"şikest", "nûr"-"billûr"

Kafiye Kusurları

Kafiyede aynı sözcük ya da eklerin tekrarının ve mahreci yakın ünsüzlerle, farklı kısa ve uzun ünlülerin birbirine kafiye yapılmasının Divan şiirinde önemli ahenk kusurlarından kabul edildiğini daha önce belirtmiştik. Kafiye ile ilgili kaynaklarda bu kusurlar "uyûb-ı kafiye (=kafiye kusurları)" adı altında toplanmışta. Kafiye kusurları:

a) Kafiyede ridfin (reviden önceki uzun ünlülerin farklı olması: "...mâr" ve "...mûr'da olduğu gibi.

b) Kafiyede kısa ünlülerin farklı olmasıdır: "...derd" ve "...dürd" ile "...gül" ve "...gil"de olduğu gibi.

c) Revînin farklı olmasıdır. Bir kafiye kusuru olmakla birlikte bu farklılıkta kafiyeyi oluşturan seslerin çıkış yerlerinin yakın olması şartı vardır: "...sa¬bah" ile "...sipâh" örneğinde olduğu gibi. Bunun Arapça, Farsça kelimeler arasında yapılmış örneklerine sık rastlanır: "...tarab" ve "...çep" ile "...hep" ve "...mekteb"de olduğu gibi. En çok rastlanan ikfâ çeşidi "b" ile "p" arasın¬da yapılandır. Yazılışta imlâ birliğini korumak için imlâyı değiştirmek de bu gruba girer. Örnek olarak "...şem'-i cânın" ve "...görmemiş nişânın" arasın¬da "...şem'-i cânın"daki "n" aslında "geniz n"si, "...görmemiş nişânın"daki ise "nun" olduğu için böyle bir kafiye kusuru vardır.

Açıklama: "Sabâh"ın son harfi "ha (O ", "sipâh"ınki ise "güzel he (° 1 "dir.

ç) Şiirde aynı kafiyenin tekrarlanması; iki türü vardır:

Kafiye tekrarının açıkça belli olduğu örnekler: "...âlem-gîr" ve "...cihân-gîr" ile "...tâbân" ve "...dırahşân"daki Farsça "-gîr" ve "-ân" ekleri ile "...gelen" ve "...giden"deki Türkçe "-an, -en" ekleri gibi. Kafiye tekrarı bir kusur ol¬makla birlikte gazelde nadir de olsa görülür. Kasidede ise tekrarlanan kafi¬yeler arasında en az yedi beyit bulunması gerekir.

Kafiye-i Şâygân

Kafiye-i şâygân (=kafiye-i şâyegân), Farsça hem çoğul hem de fiilden sıfat yapan ek olan "-ân" ile yapılan kafiyelere denir. Aslında bir tür îtâdır. Bu iki ekle yapılan kafiyeler şaire kafiye bulmakta kolaylık sağladığı için şâye¬gân (=bol, çok, müptezel) olarak nitelenmişlerdir. Bu tür kafiyelerin îtâ ola¬rak değerlendirilmemesi için gazelde birden fazla yapılmamış olması, kasi¬dede de aralarında en az yedi beyit bulunması gerekir. Bazı yazarlar Farsça ve Türkçe eklerle yapılan bütün kafiyeleri aynı yolla elde edilmiş kafiyeler¬den kabul ederek kafiye-i şâygân tanımını genişletmişlerdir.

Örnek

Cem' oldı bezm-i sohbete yârân birer birer Câm aldı dest-i işrete rindân birer birer

Nâbî

Açıklama: Beyitteki "yârân" ile "rindân" sonlarına Farsça çoğul eki "-ân" getirilerek kâfiye yapılmıştır.

Kafiye tekrarının açık olmadığı, daha zor anlaşıldığı örnekler: "...sîmîn" ve "...zerrîn"de olduğu gibi. Bu kafiyelerde Farsça "-în" eki tekrarlanmaktaysa da bu tekrar îtâ-yı celîdeki gibi açık değildir.

d) Revî harfinin bir yerde harekeli, bir yerde sakin olması: "...âb-ı aşk" ve "... şâb aşk"ta olduğu gibi. Revî harfi olan "b", ilk kafiyede harekeli, ikincisin¬de ise harekesizdir.

Kafiye İle İlgili Baz> Uyanlar

Kafiye ile ilgili kurallar farklı bakış açılarıyla yapılmış tasnifler içine serpiştirilmiş bir hâlde bulundukları için bu kuralları burada toplu hâlde özetliyoruz:

1. Kafiye harfi ya harekeli ya da harekesizdir. Harekeliyse bu harekenin tek¬rarı gerekir.

2. Revînin kafiye yapılan kelimenin son aslî ya da aslî hükmündeki harfi ol¬ması, yani ek olmaması gerekir. Bu kurala uymayan kafiyeler kusurlu kabul edilir: "...biz" ve "...evliyiz"de olduğu gibi.

3. Revîden önce harekeli bir ünsüz (=dahîl), bu ünsüzden önce de bir elif (=te'sîs) bulunduğu zaman, bu elifin şiir boyunca tekrarı şart değilse de ka¬fiyeden beklenen ahengi tam olarak elde edebilmek için bu elifin tekrarın¬da yarar görülmüştür: "...nâkil" ve "...kâbil"de olduğu gibi.

4. Kafiyede harekesiz (=mukayyed) revîden önce bir ünsüz (=dahîl) ve on¬dan önce de elif (=te'sîs) varsa, bu ünsüzün harekesinin aynen tekrarı gere¬kir: "...musâdif" ve "ârif..."te olduğu gibi.

5. Harekeli (=mutlak) revîden önce bir ünsüz (=dahîl) ve ondan önce de elif (=te'sîs) varsa, bu ünsüzün harekesi farklı olabilir: "...kâtibe" ve "...mükâte- be"de olduğu gibi.

6. Revîden önce bir uzun ünlü (=ridf) varsa bunun kafiyede aynen tekrarı ge¬rekir: "...şarâb" ve "...harâb", "...şûr" ve "...sûr", "...zarîf" ve "latîf"te olduğu gibi. Bu tür kafiyelerde uzun ünlülerin farklı olması bir kafiye kusurudur: "...mûr" ve "...mîr"de olduğu gibi.

7. Revîden önce harekesiz bir ünsüz (=kayd) varsa bu ünsüzün tekrarlan¬ması tercih edilir: "...mihr" ve "...sipihr"de olduğu gibi. Eğer tekrarlanamaz- sa tekrarlanan harflerin birbirine yakın sesleri gösteren harfler olması gere¬kir: "...bahr" ve "...şehr"deki gibi. Revî sakin (=mukayyed) olduğunda bir kusur olarak kabul edilen bu harf farklılığını, harekeli (=mutlak) olduğunda kusur olarak görmeyenler de vardır.

Açıklama: "Bahr"deki "h" eski yazıda "hafCV', "şehr"deki ise "güzel he (> V'dir.

8. Revîden sonra gelen bütün harfler ve harekeleri (=redîf) aynen tekrarlan¬mış olmalıdır.

9. Farsça çoğul ve sıfat-fiil (=sıfat-ı müşebbehe) eki olan "-ân"la yapılmış ka¬fiyeleri gazelde birden fazla, kasidede de yedi beyitten az ara ile tekrarla¬mak kurallara göre kusurdur.

10. Gazelde kafiyenin aynen tekrarı büyük kusurdur. Kasidede ise tekrarla¬nan kafiyeler arasında en az yedi beyitlik bir ara bulunmalıdır.

11. Kurallara göre Farsça olsun Türkçe olsun gazelde aynı ek ile birden faz¬la kafiye yapılması kusurdur: "...âlem-gîr" ve "...cihân-gîr" ile "...gel-en" ve "gid-en"de olduğu gibi. Kasidede bu yolla yapılmış kafiyeler birden fazlay¬sa aralarında en az yedi beyit bulunmalıdır.

12. Kafiyeyi meydana getiren sözcüklerden biri Farsça terkip hâlinde, diğe¬ri de terkipsizse, bu tür kafiyeler de kusurlu kafiyelerdir: "...âb-ı aşk" ve "şâb aşk"taki gibi.

Bir gazelin kafiyeleri "cân", "dırahtân", "giryân", "uryân", "bürrân", "handân", "yeksân" ve "dırahşân"dır. Bu kafiyelerden "dırahtân"ın sonundaki "-ân" eki Farsça çoğul; "giryân", "bürrân", "handân" ve "dırahşân"ın sonundaki "-ân"lar da Farsça sıfat-fiil ekleridir. Bu kafiyeleri kafiye kusurları açısından değerlendiriniz.

Örnekler

I. Kâflye-i mücerrede

Örnek beyitlerdeki kısa ünlü ve revîler koyu harflerle gösterilmiştir.

Ölme gönül firâk ile Isî-nefes gelür

Yanma ciğer figân ile feryâd-res gelür

***

Rûz u şeb hamd eyle her bir ni'mete bin kerre tâ

Hamd ü şükrün sayesinde ni'met itsün sende câ

***

Bir somun ekmek içün gitme le'îme eğme ser

Dâmen-i sa'ye yapış elbet bulursm sîm ü zer

***

Almak istersen eğer ders-i edeb

Ehl-i fazlun sohbetin eyle taleb

***

FJ "ir "TDE^

Olmak istersen eğer esrâr-ı ilme muttali' Ehl-i fazlun meclisinde dâ'imâ ol müstemi' Açıklama: Beyitte revî "ayn"dır.

Rızkunı tahsîl içün sa'y eyle sen sarf it emek Çünki deryâlar bile âtıllara virmez semek

Olanlar tâlib-i râh-ı hakîkat Alurlar cümle eşyâdan nasîhat

Mübtenîdür şübhesüz bin hikmete her bir hades Çeşm-i dikkatle nazar kıl görme bir şey'i abes

Dilersen kavlin olsun gayri akvâle müreccah Uzun lâf itme dikkat it sözün olsun münakkah

Umûr-ı memleket kâmillere olsa muhavvel

Olur elbette devlet işleri gâyet mükemmel

***

Umma ihsân itdügün âdemden aslâ bir kerem Çok teşekkür it eger çekmez isen andan elem

II. Kafiye-i mürekkebe 1. Kafiye-i mürdefe a) Elif(=â)li mürdefler

Örnek beyitlerdeki ridf ve revîler koyu harflerle gösterilmiştir.

Vakt olur kim en küçük bir iltifât Hall ider da'vâyı kalmaz müşkilât

Eger olmaz ise bir evde inâs Bozulur mahv olur o evde esâs

Ehl-i kibre mukterin olma sakın verme selâm

îctinâb it dâ'imâ hod-bîn ile itme kelâm

***

Kolaydur eylemek ma'sûmı nâlân Çalış it merd isen mazlûmı şâdân

Cevr-i dehrün muktezâsıyla giderse mâl ü câh

Dâmen-i sabra yapış beyhûde itme âh u vâh

***

Böyledür ka'ide beyne'l-ahbâb Aranılmaz konuşurken elkab

Devâm itmez zemânun hükmi bisyâr Gelür bir gün güler elbette gam-hâr

Çalış taltîfe halkı dikkat it olma dil-âzâr Buna âlem dinür bir gün kalursın sen de nâ-çâr

Kim ki âdildür ider zulm eylemekden ihtirâz Kesb ider dünyâda vü ukbâda haylî imtiyâz

Merd isen urma şütûmunla kulûb-ı nâsa dâğ

Bed-zebân olma sakın menfûr olursun hem-çü zâğ

***

Dü-tâ olmış olan pîri görüp sen itme istihfâf Du'âsın almağa sa'y it elin öp eyle isti'fâf

Vav(=û)lı mürdefler

Örnek beyitlerdeki ridf ve revîler koyu harflerle gösterilmiştir.

Her dem gözümden işigüne seyl-i hûn gider Sabr u karâr dilden ü cândan sükûn gider

Ne bâr-ı kahr ile gam çek ne lutfa mesrûr ol Ne vuslat eyle taleb yârdan ne mehcûr ol

Olam dirsen iki dünyâda merğûb Hevâya uyma nefse olma mağlûb

Uyup ikbâl-i dehre olma mağrûr

Çalış mukbil iken it halkı mesrûr

***

Eski bir darb-ı meseldür eyle sen bu kavli gûş

Âb-ı hayvân olsa da nâ-dân elinden itme nûş

***

Hak görüp hak belleyüp bir kârı eylersen şürû' Mültemesler hâtıriyçün itme sen andan rücû' Açıklama: Beytin revîleri "ayn"dır.

Ye(=î)li mürdefler

Örnek beyitlerdeki ridf ve revîler koyu harflerle gösterilmiştir.

Çocuğun vakt-i sabâvetde idersen te'dîb

Sonra sen râhat idersin seni itmez ta'zîb

***

Mâl-i dünyâya sakın olma harîs

Çünki gitmez kabre illâ bir kamîs

***

İdersen âheri bir zenbe tahrîk

İdersin nefsüni ol zenbe teşrîk

***

Lutf ile a'dâsına galib gelür ekser halîm

Önce leyyin sözle da'vet itdi Fir'avn'ı Kelîm

***

Gazaba gâlib olup her kim iderse teskîn Gelecek şerden ider nefsini elbette emîn

2. Kafiye-i mukayyede

Örnek beyitlerdeki kayd ve revîler koyu harflerle gösterilmiştir.

Bu gice leşker-i hâb ile hayli ceng oldı

Fezâ-yı dîde sipâh-ı sirişke teng oldı

***

Kabiliyyet olmayınca neylesün insâna ders

Kabiliyyetsiz olanlar derk ider her şey'i ters ***

Akçasuz kalsan sana dar gelmiş olsa rûy-ı arz

İsteme bir kimseden bir şey sakın sen alma karz

***

Bir mürüvvet sâhibi bir şey sana eylerse bahş

Hem teşekkür eyle hem de lutfını it kalbe nakş

***

Kâmil olmaklıkda en evvelki şart

Eylemekdür lâyıkıyla nefsi zabt

***

Cidde sa'y it olmasun kârunda haşv Âdemi berbâd ider çün lehv ü lağv

3. Kafiye-i mü'essese

Örnek beyitlerdeki te'sîs, dahîl, dahîlin harekesi ve revîler koyu harflerle göste-rilmiştir.

Sakın nâ-dâna izhâr eyleme esrârı ey dânâ

Sükût it nezd-i câhilde hamûş ol sen kitâb-âsâ

***

Zemân oldukca tahsîle müsâ'id Anı fevt itme tahsîl it fevâ'id

Açıklama: İlk mısrada dahîl "ayn", ikinci mısrada "hemze"dir.

***

Hudâ'nun hikmeti her şey'de zâhir

Fakat ekser kişi derkinde kasır

***

Yetîmi lutf-ı ihsânunla eylersen nüvâziş

Verür Rezzâk-ı âlem rızkına pek çok küşâyiş

***

Hıyânet ehlini korkaklığından bil sen ey ârif Meseldür çünki derler her olan hâ'in olur hâ'if

Açıklama: İkinci mısrada dahîl hemzedir.

***

Sen eğer cümle umûrunda olursan sâdık

Seni mes'ûd ider elbette Cenâb-ı Hâlık

***

Cihândur bu degül bir âdeme âher müşâkil

Kimi kasır kimi kâmil olur misl-i enâmil

***

Aşkun yolında cân heves eyler ticârete

Hûnî gözün gözetmiş anı geldi garete

***

Bir söz dedi cânân ki kerâmet var içinde Dün giceye dâ'ir bir işâret var içinde

Zül-kavâfî

Her gün hayâl-i çihre-i dilberden ağların Her dün melâl-i turre-i dilberden ağların

Emrî

Açıklama: Beyit zü'l-kavâfî ve murassadır. Birinci mısradaki "...gün hayâl-i çihre..." ile ikinci mısradaki "...dün melâl-i turre..." ibarelerindeki sözcük¬ler hem birbiriyle kafiyeli hem de aynı vezindedirler. Beytin "...dilberden ağların" kısmı ise rediftir.

Cinaslı kafiye

Yârün bizümle kibri nedür kînesi neden Yâ Rab n'olaydı gitseydi ol kîne sîneden Açıklama: Beyitteki kafiye mürdef ve cinaslı kafiyedir. Birinci mısradaki ...esi ne¬den ile ...e sîneden arasında mürekkeb cinas vardır. Bu kafiyede nler revî, - denler de rediftir.

Özet

Türk şiirinde kullanılan aruz kalıplarının bahir- [1™ lerini saptayabilmek.

Türk edebiyatında sık kullanılan aruz vezinleri, rübâ'î vezinleri de dahil olmak üzere on bahirde toplanmıştır. Bu bahirler hezec, recez, remel, münserih, muzâri, müctes, serî', hafîf, müte- karib ve kâmil adı verilen bahirleridir. Rubâ'î vezinleri olan ahreb ve ahrem kalıpları ise re¬cez bahrinden çıkarılmıştır. Türk şiirinde en çok mef'ûlü, mefâ'îlün ve mefâ'îlü tef'ileleriyle baş¬layan hezec bahrindeki 9 vezin; müstef'ilün, müfte'ilün ve müstef'ilâtün tef'ileleriyle başla¬yan recez bahrindeki 6 vezin; fâ'ilâtün, fe'ilâ- tün ve fe'ilâtü tef'ileleriyle başlayan remel bah¬rindeki 8 vezin; müfte'ilün tef'ilesiyle başlayan münserih bahrindeki 2 vezin; mef'ûlü tef'ilesiy¬le başlayan muzâri bahrindeki 3 vezin; mefâ'ilün tef'ilesiyle başlayan müctes bahrindeki 2 vezin; müfte'ilün ve mefâ'ilün tef'ileleriyle başlayan se¬rî' bahrindeki 4 vezin; fe'ilâtün tef'ilesiyle başla¬yan hafif bahrindeki 1 vezin; fe'ûlün tef'ilesiyle başlayan mütekarib bahrindeki 2 vezin; müte- fâ'ilün tef'ilesiyle başlayan kâmil bahrindeki 3 vezin; ahreb kalıplarından 6 vezin ve ahrem kalıplarından 2 vezin kullanılmıştır.

kesiz ünsüz; te'sîs de revî ile aralarında bir hare¬keli ünsüz (=dahîl) bulunan eliftir. Ridf ve revî ile yapılmış kafiyeye mürdef; kayd ve revî ile yapılmış kafiyelere mukayyed; te'sîs, dahîl ve revî ile yapılmış kafiyelere de mü'esses kafiye denir. Mürdef "ridfli", mukayyed "kaydlı", mü'es¬ses de "te'sîsli" demektir. Redîfi, revîden sonra aynen tekrarlanan ses veya sesler olarak tanımla-mak mümkündür.

Divan şiirinde kafiyenin sonları eş sesli sözcük¬lerin aslî veya aslî kabul edilebilecek son ses ya da seslerinden elde edilmiş olması şarttır. Bu kafiye anlayışında aynı ses ya da seslerin bir¬birine kafiye yapılması önemli bir âhenk kusu¬rudur. Yine mahreci yakın ünsüzlerin ve farklı kısa ve uzun ünlülerin birbirine kafiye yapılma¬sı da bu kafiye sisteminde önemli kabul edilen âhenk kusurlarındandır.

Kafiye kusurlarını belirleyebilmek. Divan şiirinde başlıca kafiye kusurları (=uyûb-ı kafiye) şunlardır: Kafiyede ridf harfinin farklı ol¬ması, hazv ya da tevcîhin veya revînin farklı harf¬lerden olması. Ayrıca aynı kafiye kelimesinin tekrarı.

Divan şiiri kafiye sistemini tanımak ve tanımla-yabilmek.

kOj

Kafiye aruz vezniyle birlikte Divan şiirinde ahen¬gi sağlayan iki aslî unsurdan biridir. "Redifsiz şi-irlerde mısra ya da beyit sonlarındaki, redifli şiir-lerde de rediften hemen önceki ses ya da sesle¬rin tekrarından doğan âhenk" olarak tanımlana¬bilir. Bu sistemde kafiyenin tek bir ünsüz ya da uzun ünlünün tekrarından da birden fazla ses benzeşmesinden de elde edilmiş olması müm-kündür. Divan şiirinde tek bir sesin tekrarından meydana gelen kafiyelere mücerred kafiye, bir¬den fazla sesin tekrarıyla elde edilen kafiyelere de mürekkeb kafiye adı verilir. Mürekkeb kafi¬yenin, kullanılan kafiye harflerine göre belirlen¬miş mürdef, mukayyed ve mü'esses kafiye adı verilen üç türü vardır. Kafiye harfleri te'sîs, kayd, ridf, dahîl, revî, vasl, hurûc, mezîd ve nâ'ire adları verilen dokuz harftir. Bu harfler içinde asıl kafiye harfi revîdir. Revî dışındaki sekiz harfin dördü revîden önce, dördü de sonra kullanılabi¬lir. Revîden önceki harfler ridf, kayd, te'sîs ve dahîldir. Ridf, revîden hemen önce gelen bir uzun ünlü (=â, û, î); kayd revîden önceki hare-

Kendimizi S>nayal>m

1. İrişdüm bahre cûy-âsâ basît-i hâkden geçdüm Bisât-ı kurba irdüm çenber-i eflâkden geçdüm

Bakî

Beyitteki kafiye türü aşağıdakilerden hangisidir?

a. kafiye-i mukayyede

b. kafiye-i mürdefe

c. kafiye-i mü'essese

d. kafiye-i mücerrede

e. kafiye-i ma'mûle

2. Aşağıdakilerden hangisi rübai kalıplarındandır?

a. münserih

b. muzari

c. müctes

ç. ahreb

d. hafif

3. Aşağıdakilerden hangisi kafiye harflerinden biri değildir?

a. ridf

b. ikfâ

c. kayd

ç. dahîl

d. nâ'ire

4. fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilâtün fâ'ilün vezni için aşağı-dakilerden hangisi söylenebilir?

a. Hezec bahrindendir.

b. Kâmil bahrindendir.

c. Recez bahrindendir.

ç. Serî' bahrindendir.

d. Remel bahrindendir.

5. "Zâhid" ve "şâhid" sözcükleri bir beyitte kafiye olarak kullanılmıştır. Bu beyitteki kafiyenin türü aşağı- dakilerden hangisidir?

a. Kafiye-i mücerrede

b. Kafiye-i ma'mûle

c. Kafiye-i mü'essese

d. Kafiye-i mürdefe

e. Kafiye-i gayr-i ma'mûle

6. Kaddün yanında kâmet-i şimşâd pe(s)t olur Zülfün yanında revnak-ı anber şike(s)t olur

Bakî

Ayraç içinde gösterilen kafiye harfi aşağıdakilerden han¬gisidir?

a. kayd

b. dahîl

c. ridf

ç. vasl

d. nâ'ire

7. Hattum hisâbun bil didün gavgalara saldun beni Zülfüm hayâlin kıl didün sevdâlara saldun beni

Bakî

Yukarıdaki beyitte mısra sonlarındaki kafiye dışında, birbirine paralel olarak yapılmış bir iç kafiye vardır. Bu beyit için aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?

a. Zü'l-kavâfîdir.

b. Zû-kâfiyeteyndir.

c. mütedârik kafiyelidir.

ç. müterâkib kafiyelidir.

d. Mukayyed kafiyelidir.

8. Kaçan kim nâz ile reftâr iderler serv kâ(me)tler Kopar âşıklarun başına ol demde kıyâ(me)tler

Bakî

Ayraç içinde gösterilen kafiye harfi hangisidir?

a. te'sîs

b. dahîl

c. kayd

ç. vasl

d. tevcîh

9. Bir beyitte kafiye olarak her ikisinin de sonunda Farsça sifat-fi.il eki "-ân" bulunan "handân" ve "sûzân" sözcükleri kullanılmıştır. Bu beyitteki kafiye için aşağı- dakilerden hangisi söylenebilir?

a. Kafiyesi kusurludur.

b. Redif bulunmaktadır.

c. Mücerred kafiye vardır.

ç. Kafiye kusuru yoktur.

d. Zülkafiyeteyndir.

10. Kafiyeden sonra aynen tekrarlanan ek ya da söz-cüklere ne ad verilir?

a. kayd

b. ridf

c. redif

ç. nakarat

d. şâyegân

1. b Bu soruya verdiğiniz yanıt doğru değilse, "Harf¬

lerine göre kafiye türleri" başlıklı bölümü yeni¬den okuyunuz.

2. d Bu soruya verdiğiniz yanıt doğru değilse, "Ahreb

ve ahrem kalıpları" başlıklı bölümü yeniden oku-yunuz.

3. b Bu soruya verdiğiniz yanıt doğru değilse, "Kafi¬

ye harfleri" başlıklı bölümü yeniden okuyunuz.

4. e Bu soruya verdiğiniz yanıt doğru değilse, "Türk

edebiyatında kullanılan bahirler" başlıklı bölü¬mü yeniden okuyunuz.

5. c Bu soruya verdiğiniz yanıt doğru değilse, "Kafi¬

ye harfleri" ve "Harflerine göre kafiye türleri" başlıklı bölümleri yeniden okuyunuz.

6. a Bu soruya verdiğiniz yanıt doğru değilse, "Kafi¬

ye harfleri" ve "Harflerine göre kafiye türleri" başlıklı bölümleri yeniden okuyunuz.

7. b Bu soruya verdiğiniz yanıt doğru değilse, "Kafi¬

yenin birden fazla olması" başlıklı bölümü ye-niden okuyunuz.

8. b Bu soruya verdiğiniz yanıt doğru değilse, "Kafiye

harfleri" başlıklı bölümü yeniden okuyunuz.

9. a Bu soruya verdiğiniz yanıt doğru değilse, "Kafi¬

ye kusurları" ve "Kafiye-i Şâygân" başlıklı kısım-ları yeniden okuyunuz.

10. c Bu soruya verdiğiniz yanıt doğru değilse, "Kafi¬

ye ile İlgili Bazı Terimler ve Temel Kurallar" baş-lıklı bölümü yeniden okuyunuz.

S>ra Sizde Yan>t Anahtarı

Sıra Sizde 1

Beytin vezni kâmil bahrinden mütefâ'ilün fe'ûlün mü- tefâ'ilün fe'ûlün 'dür. Veznin remel bahrindeki taktî'i ise fe'ilâtü fâ'ilâtün fe'ilâtüfâ'ilâtün'dür.

Sıra Sizde 2

Kendimizi S>nayal>m Yan>t Anahtarı

Mücerred kafiyeler yalnız revî ve ondan önceki tevcîh adı verilen kısa ünsüzün ses benzeşmesinden elde edilen kafiyelerdir. Mürekkeb kafiyeler ise birden fazla kafiye harfinden meydana gelen kafiyelerdir. Mürekkeb kafiye¬lerin mürdef, mukayyed ve mü'esses olmak üzere üç türü vardır: Mürdef kafiye revîden önce ridf denilen bir uzun ünlü (=â, û, î); mukayyed kafiye revîden önce kayd denilen harekesiz bir ünsüz; mü'esses kafiye de revîden önce dahîl denilen harekeli bir ünsüz ve ondan önce te'sîs adı verilen bir elif(=â)in bulunduğu kafiyelerdir.

Sıra Sizde 3

"Bî-vefâ"-"dil-güşâ", "harâb"-"âfitâb", "sohbet"-"işret", "kâmil"- "câhil", "pîr"-"zencîr", "pest"-"şikest", "nûr"- "billûr"un kafiye olmaları hâlinde "bî-vefâ" ve "dil-gü- şâ"arasındaki kafiye mücerred, "â"lar revî; "harâb" ve "âfitâb" arasındaki kafiye mürdef, "â"lar ridf (ridf-i elifî). "b"ler revî; "sohbet" ve "işret" arasındaki kafiye mücer¬red, "t"ler revî; "kâmil" ve "câhil" arasındaki kafiye mü'esses, "â"lar te'sîs, "m" ve "h" dahîl, "l"ler de revî; "pîr" ve "zencîr" arasındaki kafiye mürdef , "î"ler ridf (ridf-i yâ'î), "r"ler revî; "pest" ve "şikest" arasındaki ka¬fiye mukayyed, "s"ler kayd, "t"ler revî; "nûr" ve "billûr" arasındaki kafiye mürdef, "û"lar ridf (ridf-i vâvî), "r"ler de revî olur.

Sıra Sizde 4

"Cân", "uryân", "yeksân" farklı sözcükler olduklarından kafiye yapılmaya uygundurlar. "Giryân", "bürrân", "handân" ve "dırahşân"m sonundaki "-ân" ekleri söz-cüklerin aslî harfleri olmadıklarından ve aynen tekrarla-nan ekler olduklarından kafiye yapılmak için uygun de-ğildirler. Yine "dırahtân"ın sonundaki "-ân" eki diğerle-rinden farklı bir ek olsa da sözcüğün aslî harfi olmadı¬ğı için kafiye yapılmaya uygun değildir. Divan şiirinde aynı sözcük ve eklerin kafiye olarak tekrarına îtâ adı verilir. Bir kafiye kusuru olan îtânın îtâ-yı celî ve îtâ-yı hafî adı verilen iki türü vardır. Bu gazeldeki îtâlar ko¬layca tanınan türden oldukları için celî îtâlardır. Bu tür îtâlarla yapılan kafiyelere kafiye-i şâyegân da denir. Gazelde kafiye tekrarı önemli bir kusurdur. Kasidede ise aralarında en az yedi beyit bulunmak şartıyla bu tür tekrarlara izin verilmiştir.

Yararlan>lan ve Başvurulabilecek Kaynak

Saraç, M. A. Yekta (2010). Klâsik Edebiyat Bilgisi: Bi- çim-Ölçü-Kafiye. İstanbul: Gökkubbe Yayınları.