Yeni çalışmamız olan AÇIKBLOG projesine katılmak ve nasıl blog yazarı olabileceğinizi öğrenmek için hazırladığımız eğitim videosunu izleyin.

Açık Blog Duyurusu ve Kullanımı

 

Çağdaş Türk Edebiyatları 1. Ünite 1. Bölüm Özeti - 4.8 out of 5 based on 20 votes

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

 

1.ÜNİTE ÖZETİ

 

  • Çağdaş Türk Edebiyatlarının Oluşum Süreci ve Gelişim Çizgisi

 

Dünyanın çeşitli yörelerinde yaşayan Türk soyundan insanların oluşturduğu düşünülen topluluğa“Türk dünyası” denir. Türk dünyasının nüfusu 2011’de yaklaşık olarak 180-200 milyon civarındadır

Türk boyları, siyasî, sosyal ve kültürel hayat bakı­mından bir hayli değişik şartlar altında varlıklarını sürdürmektedir. Bunlar arasında ba­ğımsız devletlere sahip olanlar;

Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türk­menistan

başka milletlerin yönetimi altında bazı siyasî ve kültürel haklar elde etmiş olarak yaşayanlar;

Tataristan, Başkurdistan, Çuvaşistan, Yakutistan

siyasî, kültürel hakka sahip olmayanlar da ;Suriye ve İran Türk­leri

yok olmaya yüz tutmuş olanlar;Karaylar, Polonya Tatarları

Türk boyları, tarihin en eski zamanlarından beri, çeşitli sebeplerle, üç kıtaya yayılmış, gittikleri yerlerde birçok devletler kurmuştur. Türklerin büyük bir çoğunluğu 9-10. yüzyıl­dan itibaren Müslüman olmuşsa da, diğer dinlere tâbi olanlar da vardır

 

nü­fusları az da olsa, eski inançlarını devam ettirenler;

Altay dağları yöresinde Tuva (Tuba), Hakas, Altay Kişi, Doğu Avrupa’da Hristiyan Gaga­vuzlar, Çin’de Budist Sarı Uygurlar, Kırım’dan Baltık ülkelerine kadar dağılmış, sayıları gü­nümüzde epeyce azalmış Musevî Karaylar

Türk boyları, dünyadaki coğrafî dağılımlarına göre -Hazar denizi merkez alındığın­da- basit bir şekilde;Güneybatı Türklüğü, Kuzeybatı-Kuzeydoğu Türklüğü ve Doğu Türk­lüğü olmak üzere üç büyük gurupta toplanabilir

Gü­neybatı Türklüğünü;Oğuzlar,Kuzeybatı-Kuzeydoğu Türklüğünü;Kıpçaklar,Doğu Türk­lüğünü;Karluklar

Çuvaş, Yakut, Halaç ve daha bazı küçük top­lulukların bu tasnif dışındadır.

Oğuz boylarının günümüzdeki belli başlı temsilcileri Türkiye Türkleri, Azerbaycan Türkleri ve Türkmenlerdir. Gagavuzlar da bu gruptadır

 

 

TÜRKİYE TÜRKLERİ (OSMANLI TÜRKLERİ)

Osmanlıların Avrupa’dan çekilme sürecinde birçok Türk topluluğu özellikle XIX-XX. yüzyıllar içerisinde değişik tarihlerde devletin sınırları dışında kalmıştır

Ro­manya, Yunanistan, Kıbrıs, eski Yugoslavya, Bulgaristan, Suriye ve Irak’ta kalan Türkle­rin Türkiye’yle bağları kopma noktasına gelse de, kültür hayatı itibarıyla Türkiye’den pek uzaklaşmamışlardır.

İçinde bu­lundukları devletlerin siyasî baskılarına rağmen, edebiyat hayatı Türkiye’yi takip etmiş, kullandıkları edebî dil de Türkiye Türkçesi olmuştur

 Bu bakımdan eski Osmanlı top­raklarında kalan Türk topluluklarının edebiyatlarını ayrı ayrı edebiyatlar olarak al­gılamak doğru değildir

Örneğin; Balkanlar ve Kıbrıs’daki Türk topluluklarının edebiyatlarını ait oldukları coğrafyanın ismiyle tanımla­mak, yani; Kıbrıs Türk Edebiyatı diye adlandırmak ayrı bir etnik veya millî kimliğe ait olduklarını değil, oluştukları coğrafyayı gösterir.

Moldavya’daki Gagavuzlar dinleri itibarıyla (Ortodoks-Hristiyan) Osmanlı kültürünün belli ölçüde dışında kal­mışlar, Oğuz nitelikleri taşımasına rağmen farklı bir dil ve alfabe kullanmışlardır fakat;dil bakımından en yakın oldukları topluluk Türkiye Türkleridir

 

IRAK TÜRKLERİ

Irak’ta “Irak Türkmenlerinin Edebiyatı” olarak adlandırılan edebiyatı da Os­manlı edebiyatının bir kolu ve devamı olarak kabul etmek gerekir. Kullan­dıkları yazı veya edebiyat dili Osmanlı Türkçesi idi.

1918-1932 arasındaki İngiliz mandası sırasında bu bölgedeki Türkler azınlık durumuna düştü ve üzerlerindeki Arap milliyetçili­ğinin baskısı artmaya başladı.

1932’de Irak krallığı kuruldu. 1968’de Baas Partisi yönetimi ele geçirdi ve Türkler üzerindeki baskı zulme dönüştü

Iraktaki şovenist baskılar sebebiyle Türkler, kendilerini “Türk” değil “Türkman-Türkmen” olarak adlandırmak zorunda kaldı­lar.

Eski Sovyet Türkmenistanı’nda bu­lunan Türkmenlerle karıştırmamak gerekir; dil ve kültür itibarıyla onlardan farklılaşmış­lardır

XX. yüzyıl ortalarından itibaren Osmanlı Türkçesinden yavaş yavaş mahallî dile doğru kaymaya başlamıştır

Türkiye Türkleri 1928-1929’da Latin alfabesine geçtikten sonra Irak Türkleri Arap al­fabesini kullanmaya devam ettiler.

Irak’taki “Türkmen” edebiyatı, sosyalist Baas Partisi yönetimi sırasında iyice kendi içine kapandı, belli ölçüde Türkiye edebiyatından uzaklaşır.

Siyasî şartların sevkiyle bir dö­nem Kuzey ve Güney Azerbaycan (İran Türk edebiyatı) edebiyatıyla yakın ilişkiler ku­ruldu ve bu ilişkiler edebiyata özellikle de şiire yansıdı.

Irak’ta Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasından sonra yeniden Türkiye ile yakın iliş­kiler kuruldu ve kültür hayatı tekrar Türkiye’ye yaklaşmaya başladı

Irak Türkleri, günümüzde Arap alfabesini kullanıyor, Edebî dilleri; mahallî bir nitelik kazanmış; Azerbaycan Türkçesi özellikleri ön plana çıkmıştır.

 

AZERBAYCAN-İRAN TÜRKLERİ (AZERÎ TÜRKLERİ)

Azerbaycan Türkçesinin oluşum süreci, bir halk olarak “Azerî Türkleri”nin oluşum süre­cinden öncedir.Azerbaycan Türkçesi yazı dilinin fonetik, morfolojik özellikleri Oğuzcanın içinde (bir başka yaklaşımla “Eski Anadolu Türkçesi” döneminde) XIII-XIV. yüzyıldan itibaren izlenmektedir

Azerbaycan Türklerinin tarih sahnesine çıkışları ise, Orta Doğu Türklüğünün (batıdaki Oğuzlarının) ikiye ayrılmasıyla mümkün olmuştur

Şah İsmail’in kurduğu Safevî Türk devleti (1501),uzun süren Osmanlı-Safevî hâkimiyet mücadeleleri, araya giren mezhep ayrımı (önceleri Kızılbaşlık-Sünnîlik, sonraları Şiîlik-Sünnîlik çekiş­meleri), “Osmanlı Türkiyesi” ve “Türk İran”ın Orta Doğu’yu aralarında paylaşmasıyla sonuçlanır

Safevîleri (1501-1732), Afşarlar (1736-1795), Kaçarlar (1795-1924) izledi, değişen hanedanlar oldu; devletin siyasî, kültürel niteliğinde fazla bir değişiklik olmaz

Safevîlerin ilk dönemlerinde Türk diline, devlet dili ve edebî dil olsada resmi dil Selçuklularda olduğu gibi Farsça ter­cih edildi

Sözlü edebiyatta seçkin yere sahip, İran’daki Türk şair ve yazarları genellikle iki dilde, Türkçe ve Farsça eserler verdiler

tarih boyunca batısında Osmanlı Türk ede­biyatını doğusunda da Çağatay (Türkistan) Türk edebiyatını yakından takip etti

Kafkasya ve İran’da yaşayan Oğuz Türkleri (günümüzdeki adlandırma ile Azerbay­can Türkleri) 1804’te başlayan Rus istilası ve 1813’te Rusya ile İran arasında imzalanan Gülistan Antlaşması’yla ikiye ayrıldı

 

1828’de yine aynı devletlerce imzalanan Türkmen­çayı Antlaşması ise bu durumu pekiştirdi. Kuzey Azerbaycan Rus yönetimine geçti, gü­ney Azerbaycan İran’da kaldı.

1924-25’e kadar İran’a hâkim ol­dular. Bu tarihten itibaren İran devleti, Farsların eline geçti, böylece Azerbaycan Türk­leri arka plana itildi.

Rus istilası altında kalan Kuzey Azerbaycan Türkleri, kendilerini XX. yüzyılın başına kadar “Müslüman” veya “Türk” olarak adlandırmıştır. Komşuları olan Ermeni, Gürcü ve Farslar da onlara “Türk” demekte devam etmiştir

Balkan ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’de “Türk” kimliği anlayışı iyice pekişmiş ve yerleşmiş­tir. Türkiye’de Kafkasya ve İran’da yaşayan Türkler için bilim adamları; Türkiye Türkleri, Anadolu Türkleri, Kafkasya Türkleri, Azerbaycan Türkleri, İran Türkleri gibi adlandırırlar

Kafkasya’da da aynı problem, Batılılaşmanın bir sonucu olarak hissedilmiş, Azerbay­can aydınları, Rusların kendilerini “Tatar”, “Kafkasya Tatarı” “Azerbaycan Tatarı” veya sa­dece “Müslüman” olarak adlandırmalarını kabul etmemiş tarihî derinliği olan “Türk” nitelendirmesini istemişlerdir.

 

Hüseyinzade Ali Bey’in “Türkler Kimdir ve Kimlerden İbarettir”; Onlar da kendilerini diğer Türk gruplarından ayırmak için yine coğrafyadan yararlanmış millî kimlikleri için “İran Türk­leri”, “Azerbaycan Türkleri”, “Kafkasya Türkleri” veya aynı manada “Azerî, Azerbaycanlı” tanımlarını kullanmaya başlamışlardır.

1918’de Kuzey Azerbaycan’da kurulan Türk dev­letinin kendisini “Azerbaycan Cumhuriyeti” olarak adlandırması, “Azerbaycan Tür­kü” ve “Azerbaycan Türkçesi”, “Azerbaycan Türk Dili”, “Azerbaycan Türk Edebiyatı” veya bunun kısaltılmış bir ifadesi olan “Azerbaycan” edebiyatı tanımlarını kullanırlar

Sovyetler Birliği’nde 1926 yılından itibaren Türkiye Türkleriyle Azerbaycan Türklerini birbirinden iyice ayırmaya yönelik “Azerbaycan Milleti”, “Azerbaycan Dili” kavramlarına dayanan tarih anlayışı olmuştur

 

1918’de Kafkasya Türklerinin Ermeni ve Bolşevik katliamlarından Türkiye askerî mü­dahalesi sayesinde kurtulması ve Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kurulması,mezhep ayrılıklarını sona erdirip Türklük ve Müslümanlık bağlarını kuvvetlendirir

XX. yüzyıl başlarından itibaren aydınlar arasında “Türk­çülük” ve İslâmcılık” cereyanlarının güçlenmesini sağlamıştı.

Rusya’da İsmail Gaspıra­lı, Azerbaycan’da Hasanbey Melikzade Zerdabî, Hüseyinzade Ali, Ahmet Ağaoğlu, Meh­met Emin Resulzade gibi aydınların, 1906-1917 yılları arasındaki Rusya Müslümanları Kongreleri’nin ve aynı zamanda Türkiye’deki “Millî Edebiyat”, dilde sadeleşme hareketleri­nin bu yakınlaşmada, kaynaşmada büyük rolü olmuştur

 

Ruslar I. Dünya Savaşı sırasında kendi kontrolleri altındaki Doğu Anadolu bölgesin­de savaş ve Ermeni komitelerinin sebep olduğu yağma, öldürme, kıtlık ve açlık karşısın­da Doğu Anadolu Türklerine, Azerbaycan Cemiyet-i Hayriyesi’nin “Kardaş Kömeği” olarak adlandırılan yardımlarını Rusya’daki siyasî kargaşa sebebiyle engelleye­memişti.

 

“Büyük Ermenistan” rü­yalarının tarihe karışmasını görünce hem Ermeniler hem de Ruslar, Türkiye-Azerbaycan yaklaşmasına daha fazla tahammül edemediler

Türkiye Cumhuriyeti’nin “Bolşevikleşmemesi”, Sovyet-Türkiye yakınlaşmasının da sonunu getirdi

Ermenistan ve Gürcistan cumhuriyetleri içindeki Türkler sürgün edilerek bu cumhu­riyetlerde etnik temizlik yapıldı (II. Dünya Savaşı’ndan sonra Aħısħa Türkleri de bu bağ­lamda sürgün edildi)

 

1920’li yıllarda başlayan aydınları ortadan kaldırma hareketi 1937’ye doğru kitlesel bir kırgın hâlini aldı

On binlerce Azerbaycan aydını “rejim düşmanı” ithamı ve bahanesiyle ortadan kaldırıldı veya Sibirya’ya sürgün edildi

İran, XX. yüzyıl başlarında Rusya ve İngiltere’nin kontrolü altına girmeye mecbur olsa da 1924 yılına kadar iyi kötü bağımsız­lığını ve Türk kimliğini koruyabildi.

1924’te İngilizlerin de yardımı ile Rıza Han, Türk Ka­çar hanedanını tahttan uzaklaştırarak İran’ın kontrolünü eline geçirdi ve kendini şah ilan etti. Böylece 1924’ten sonra İran bir Türk devleti olmaktan çıktı; siyasî, kültürel yapısında tamamen Farsların hâkim olduğu bir devlet hâline geldi

1924-1979 arasında İran’da Türkçe eğitim ve matbuat ta­mamen yasaklandı. Hâlen İran’da sıkı bir sansür uygulanmaktadır

Türkiye’de kullanılan terim­de “Azerî”ler, açıkladığımız gibi Oğuz Türklerin bir boyu olarak nitelendirilir, İran resmî makamları ise “Azerî”leri, Türkleştirilmiş İran halklarından biri olarak kabul ederler

 

Geçmişte Sovyetler Birliği’nde, zamanımızda ise İran’da, hükûmetlerin bu kasıtlı yaklaşımları, sözü edilen yörelerde Azerbaycan Türkleri arasında gittikçe yaygınlaşan “Türklük” bilincin ileride yol açacağından korkulan hareketleri önleme telaşıyla uygu­lamaya konulmuştur

 

1991’deki yeni bağımsızlık döneminden sonra Azerbaycan’ın önderi Haydar Aliyev’in “Biz bir millet iki devletiz!” sözleriyle bu konudaki kargaşaya resmen son ve­rilmiş bulunmaktadır

 

XIX(19). Yüzyılın Başlarında Azerbaycan

Asrın başlangıcında Güney Kafkasya ve Azerbaycan, siyasî ve idarî bakımdan tam bir kar­gaşa içerisindeydi. Osmanlılar Kafkasya’daki hâkimiyetlerini kaybetmişti

1747’te İran’da Afşar Nadir Şah’ın öldürülmesinden sonra Kuzey Azerbaycan üzerindeki İran Türk dev­letinin nüfuzu zayıflamış, yerel beyler bağımsızlığına kavuşmuş Azerbaycan’da 10 “han­lık” (beylik) bir tane sultanlık ortaya çıkmıştı

Kuzey Kafkasya ve Dağıstan’da bazı kavim­ler arasında ise ufak, feodal karakterde idarî-siyasî teşekküller vardı

XIX. yüzyılda Ermenilerin bölgede bir devleti yoktu. Gürcülerin ise merkezi Tiflis olmak üzere küçük bir krallığı bulunuyordu

İran’ın baskılarından bunalan Gürcü yönetici­leri, 1783’te Rusya’nın himayesine girmeyi tercih ettiler,Gürcü kra­lı ölünce devlet tamamen Rusya’ya katılacaktı. 1801’de Gürcü kıralı öldü, Ruslar savaşma­dan Gürcistan’a yerleşti

Tiflis’te askerler için kışlalar, yönetim için büyük bina­lar yaptılar. Yollar güvenlik altına alındı, yeni okullar açıldı, ticaret gelişti. Bu tarihten son­ra Kafkasya’da geleneksel hayat tarzı hızla değişmeye başladı

 

1804’te Gence Hanlığı, kanlı bir savaştan sonra Rusların eline geçti. Bunu diğer hanlık­lar izledi. Nadir Şah’ın öldürülmesinden sonra Azerbaycan hanlıklarının arasında devam edip giden hâkimiyet mücadeleleri, çeşitli ihtilaflar, bu hanlıkları siyasî, iktisadî ve askerî bakımdan bir hayli zayıflamıştı

 

Azerbaycan hanlıkları, Ruslarla birçok kere savaştılar ama, onları durduracak güce sa­hip değillerdi. Ruslar bölgedeki kesin hâkimiyet için Kacar Türk hanedanının yönetimin­deki İran’la ve Türkiye’yle birçok kere savaştı. İran’la yapılan Gülistan anlaşmasıyla (1813) Azerbaycan ikiye bölündü

1917 Bolşevik İhtilali’nden sonra Rusya’da ortaya çıkan karga­şalık sırasında, Türkiye’nin de yardımıyla 28 Mayıs 1918’de Millî Azerbaycan Cumhuriyeti kurulduysa da 28 Nisan 1920’de Bolşevikler Azerbaycan’ı ele geçirerek Azerbaycan’da Rus hâkimiyetini tekrar kurdular. 1991 yılında, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle de Azerbaycan yeniden istiklaline kavuştu.

 

 Güney Azerbaycan’da Şeyh Muhammed Hıyabanî (1920) ve Mir Cefer Pişeverî’nin (1944-45) kurdukları millî hükûmetler ise uzun ömürlü olmadı

Rus yönetimi Kafkasya’daki Müslümanları “Şiî” ve “Sünnî” olmak üzere resmen iki ayrı dinî idareye bölerek, Şiîlerin reisine “Şeyhülislâm” Sünnîlerin reisine de “Müfti” un­vanı verdi.böylece dinî hareketleri, medreselerdeki eğitimi kontrol altına aldılar, Müslümanlar arasındaki mezhep ayrımını kışkırtma imkânı elde ettiler.

1850-60 yılları arasında Azerbaycan’da ticaret iyice gelişti, Kafkasya ve Azerbaycan’da yeni yollar yapıldı, birçok yere demiryolu döşendi

Azerbaycan’ın birçok yerlerinde, daha çok “bey”lerin düşük ücretle çalıştırdığı köylüler sayesinde pa­muk ve tütün ekilen sahalar genişletildi, üretim arttı. O yıllarda süratle gelişen Rus kapi­talizmi, Azerbaycan’a uzanmış, birçok yerde Ruslar tarafından fabrikalar, imalathâneler açılmıştı

1850’lerden sonra Bakû şehri hızla gelişti, Kafkasya’nın önemli kültür ve mede­niyet merkezi oldu. Bu gelişmenin asıl kaynağı petrol sanayii idi, Rusya’nın İran’a ve Orta Asya memleketlerine ulaşan deniz yollarının üzerinde bir liman şehri olması da Bakû’nun gelişmesine etki etti, şehir kısa zamanda transit mal taşımacılığında önemi bir merkez oldu

 

Rus işgaliyle Kafkasya ve Azerbaycan’da önce değişim, ardından da “modernleşme” başladı, Çarlık idaresi 1802’den itibaren bu şehirde mülkî ve askerî mektepler açtı. 1820’de “Tiflisskié Védomosti” (Tiflis Haberleri) adında Rusça gazete neşredildi, matba­alar kuruldu

XIX. yüzyıl başlarında Tiflis’e dünyanın birçok yerlerinden seyyahlar, yazarlar, devlet adamları gelmeye başladı, 1825’de Rusya’da “Dekabristler İsyanı” adı verilen de­mokratik ayaklanmadan sonra bazı ihtilalciler, 1828’de bu şehre sürülmüştü. Bunlar ara­sında Doğu Avrupalı aydınlar, subaylar da vardı.

Çarlık hükûmeti, bazı siyasî suçluları Sibirya’ya sürgüne gönderiyor bir kısmını da Kafkasya’da ikamete mecbur ediyordu. Tiflis; inkılâpçı, ihtilalci, hürriyet taraftarı, demokratik ideallere bağlı aydınlarla, bürokratlarla, subaylarla dolup taşıyordu.

 

Azerbaycan’da Yenileşme Hareketleri

Kafkasya’daki ilk Rus okulu 1802’de Tiflis’te açıldı. 1829’da bu okul sadece aristokrat aile çocuklarının okuduğu “gimnaziya”ya çevrildi, Halktan kimselerin bu mektepte okumala­rı imkânsızdı. Okutulan dersler; Grekçe, Latince, din, matematik, fizik, kimya, tarih, coğ­rafya vs. idi. Bunların yanında tabiî ki Rusça da önemli bir yer tutuyordu

XIX. asırda da bu bölgede gayr-i müslimlerin; Gürcü, Ermeni, Yahudi ve Dağıstanlı halkların, kendi aralarındaki tabiî konuşma dili, ticaret ve seyahat sırasında kullanılan an­laşma vasıtası (Lingua Franca), Azerbaycan Türkçesi idi. Ruslar, Azerbay­can Türkçesi’nin öğrenilmesine önem verdiler. Zamanla bu ortak iletişim dili, Rusça oldu

 

Azerbaycan’da Ruslar tarafından ilk resmî okul, 1830’da “Şuşa Realni Mektebi” adıy­la açıldı. Bunu 1831’de Nuha (Şeki), 1832’de Bakû, 1833’de Gence ve 1837’de Şamahı ve Nahçivan şehirlerinde açılanlar izledi.

Buraları bitiren çocuklar orta tah­sillerine “Rus” mekteplerinde devam edebileceklerdi.

 

Azerbaycan’da ilk kız mektebi 1847’de Şamahı’da açıldı. Rusların, kendi emelleri doğ­rultusunda “Ruslaştırma”, “Hristiyanlaştırma” ve “sâdık memurlar” yetiştirme siyaseti ta­kip ettiği bu gibi mekteplere halk, çocuklarını vermek istemiyordu.bu yüzden Müslüman öğrenci azdı. Halkın bu okullara tepkisi zamanla giderek azalmaya başladı.

Rus yönetimi, 1912’den önce, Türklerin kendi dillerinde eğitim yapan okulların açılma­sına resmen izin vermedi, “Usul-i Cedid” okulların hemen tamamı, Rus yönetimi naza­rında medreselere bağlı dinî mekteplerdi ve buraları valiye bağlı “Müfti” ve “Şeyhülislâm” aracılığıyla denetleniyordu.

Rus okullarının açılışıyla hemen hemen aynı yıllara rastlayan bu özel mekteplerin yay­gınlaşmasının sebebi, medreselerde okuyan bazı ileri görüşlü aydınların, asrın ihtiyaçla­rına cevap verebilecek, din dışı derslerin de okutulacağı okulların yokluğunu hissederler

Özel okul açanların birçoğu, İsmail Gaspıralı’nın “Usul-i Cedid” adı verilen eğitim görüşlerinden, İslâm dünyasındaki yenilikçi düşüncelerden -özellikle Türkiye’den- Avrupa’daki ilmî keşiflerden haberdardı.

“Usul-i Cedid”de; Rusça, tarih, coğrafya, ma­tematik, ahlâk dersleri de okutulmakta, bu yeni dersler için hususî kitaplar yazılmakta, okuma kitapları (antolojiler) tertip edilmekteydi

 

Kendi evlerinin bir odasında veya maddî durumu müsait olanlar özel bir yer kiralayarak, orada para karşılığında çocukları okutuyorlardı. Bu iş iyice yerleştikten sonra, Rus okullarından mezun olanların da mektep açtığı, tek odalı sınıflardan özel okullara geçildiği, derslerin de ayrı ayrı hocalar tarafın­dan okutulduğu görülür

“mektepdârlık” (hususî mektep açıp öğretmenlik etme) edenlerin birçoğu halk arasında ilmî şahsiyeti ve ahlâkı ile tanınmış kimseler olduğu için tutucu ve câhil kimselerin engel­lemeleri uzun zaman sürmemiş, halk çocuklarını bu tarz mekteplere göndermeye başla­mıştı.

resmî Rus okullarına gidenlerin sayısı da artar Rusça öğrenmenin ihti­yaç olduğu kabul edilmiş,dinî bakımdan günah olmadığı anlaşılmıştı.

XIX. yüzyılın sonlarından itibaren yaygınlaşan “Usul-i Cedit” mekteplerde birçok “Maarifçi” aydın yetiştirdi; XIX. asra hâkim aklî düşüncelerin, cemiyet, din ve insan anlayışının tesiri ve cazibesiyle, hura­felere, eski dünya görüşüne, cehalete, zulme ve haksızlığa karşı mücadeleye başladı

çok az bir kısım, biraz da dıştan gelen etkilerle, İslâm dinini, Şarktaki geri kalmışlı­ğın sebebi olarak algıladı. Bunda o zaman Rus aydınları arasındaki “nihilist” ve pozitivist düşüncelerin, misyonerlerin yaptığı yoğun propagandanın da rolü vardır.

 

Azerbaycan aydınları üzerinde, Türkiye’deki yenilikçi dü­şüncelerin, Rusya’da Çar’ın yetkilerinin sınırlandırılmasını, ülkede meşrutiyet idaresi­nin kurulmasını isteyen “Dekabristler”in, dünya bilim hayatında çığır açan gelişmele­rin, siyasî, sosyal ve iktisadî sahalardaki büyük değişikliklerin küçümsenmeyecek etkileri vardı.

Azerbaycan aydınlarından Abbasġuluağa Bakıhanof Ġüdsî, Mirze Feteli Ahundzade, Mirze Şefi Vâzıh ve başkaları Dekabristleri, Tiflis’te yakından tanımış, onlarla dostluk etmişti.

 

“Maarifçi”lerin karakteristik bir yanı da hürriyetçi ve halkçı düşüncelere sahip olmala­rıdır. Halkın eğitilmesi, cehâletten kurtarılması, gelecekte kendi kendini idâre etmeye ha­zırlanması, onların programının temelini oluşturur

 

Dekabristler: Rus Çarının yetkilerinin sınırlanmasını ve Rusyanın meşrutî monarşizmle idare edilmesini isteyen hürriyetçi, demokrat düşüncelere sahip asker ve aydınlar 14 Aralık 1825’te ayaklandılar fakat, başarılı olamadılar; liderleri öldürüldü, birçoğu sürgüne gönderildi. Onların ideallerini paylaşanlara “Debabrist” denilmektedir

 

 

KUZEY BATI VE KUZEY DOĞU TÜRKLERİ

Bu guruba Kırım Tatarları, İdil-Ural Tatarları, Sibirya Tatarları, Karaylar, Başkurtlar, Ku­muklar, Karaçay Balkarlar, Noğaylar, Kazaklar, Kırgızlar vd. dâhildir

Tarihin en eski çağlarından itibaren Ukrayna, Kırım, İdil-Ural bölgesinden doğuya Çin ve Moğolistan sınırlarına kadar uzanan geniş topraklar, Sakalar, Hunlar döneminden başlayarak, Avar, Hazar, Bulgar, Peçenek, Uz, Kuman, Kıpçak, Türk-Moğol İmparatorlu­ğu, Altın Ordu gibi çeşitli devletleri kuran Türk halklarının ana yurdu olmuştur

 

Kuzeydoğu Asya’dan doğu Avrupa’ya uzanan topraklara hâkim güçlü Altın Ordu (1223-1506), devletinin Timur tarafından yıkılması, Timur’un ölümünden sonra da bü­yük Türk imparatorluğunun oğulları arasında parçalanması, sürekli taht kavgaları, ana yurt Türkistan’da ve ona tâbi eski Altın Ordu topraklarında küçük devletlerin, hanlık­ların ve beyliklerin ortaya çıkmasına sebep oldu.

 

Kı­rım Hanlığı (1426-1783), Özbek Hanlığı (1428-1599), Kazan Hanlığı (1437-1552), Ka­sım Hanlığı (1450-1681), Sibir Hanlığı (1464-1598), Astarhan Hanlığı (1466-1556), No­gay Ordası (14. yy. sonları-1604), Büyük Kazak Ordası (1520-1724), Küçük Cüz Kazakla­rı (1718 1845), Orta Cüz Kazakları (1750-1845), Uluğ Cüz Kazakları (1750-1845), Bükey Orda (1801-1845)

 

Tatarlar, Başkurtlar

Sıraladığımız çeşitli Türk boyların ait bu devletler, 1552’de İdil-Ural bölgesindeki Kazan Hanlığı’nın Korkunç İvan tarafından yıkılmasından XIX. yüzyılın sonlarına kadar doğuya ve güneydoğuya doğru sürekli genişleyen Rus istilasıyla karşılaşarak ardı ardına egemen­liklerini kaybetti.Rus yönetimi altında yaşamaya mecbur kaldılar.

 

Ruslar kendilerine Türk-Moğol ve Altın Ordu dönemlerinde hâkim olan Türk boylarından hınç ve kinle intikam aldılar. Hâlbuki Altın Ordu hâkim olduğu dönem­lerde, Ruslara dinî açıdan hiçbir baskı uygulanmamış, Rus sosyal ve kültürel hayatına do­kunulmamış, onlardan sadece vergi ve haraç alınmıştı.( bkz.İsmail Gaspıralı 1881’de Rusça yazdığı Rusya Müslümanları” adlı eserinde Tatarların bu tavrını özellikle belirtir)

İsmail Gaspıralı, dönemindeki ağır sansürü göz önünde tutarak yazdığı “Rusya Müslümanları”nda, Rus hükûmetinden kendi vatandaşları olan Müslümanları-Tatarları asimile etme siyasetinden vazgeçmesi teklifinde bulunur buna rağmen rağmen, Rus yö­netimi asimilasyondan vazgeçmez.

Kazan’ın düşmesiyle birlikte Ruslar, katı haçlı ruhuyla hareket ederek, gayet büyük baskılar ve katliamlarla onları Hrıstiyan­laştırmaya (Ortodokslaştırmaya), Ruslaştırmaya başladılar.

 

Rus yönetimi ve din adamlarına göre İslâmiyet bir din değildi, Müslümanlar “pagan” (putperest) ve camileri de “puthane idi”

camiler, medreseler yıkıldı, din adamlarını öldürüldü, Tatarlara, Başkurt­lara ait maddî-manevî kültür mirası, yazma kitaplar, Müslümanların siyasî, sosyal, dinî kurumları yok edildi, Tatarların büyük bir kısmı bulundukları şehirlerden, verimli topraklardan kovulup çıkarıldı, boşalan verimli topraklar Rus aristokratlarına, manastırlara ve Rusya içlerinden kölelikten kurtulma vaadiyle göç ettirilen Rus köylüle­rine ve diğer bazı Hristiyanlara tahsis edildi

İmparatoriçe Anna’nın 1731 tarihli “ukaz”ıyla [fermanıyla] önlemler daha da ağırlaştırıldı. Yeni karar Müslüman kalmakta direnen Tatarları, Hristiyanlığı kabul ederek vergiden ve as­kerlikten bağışık tutulmuş kardeşlerinin yerine vergi ödemeye ve askerlik yapmaya zorluyor­du.

Hristiyanlaştırılmış Tatarlar ortaya çıktı. Kreşin denilen bu toplulu­ğun bir kısmı zamanla dilini ve kültürünü tamamen kaybederek Ruslaştı, Kimlikleri­ni tam olarak kaybetmeyenler ise, XIX. asrın başlarından itibaren bütün İdil-Ural bölge­sinde görülen İslâmiyetin yeniden güç kazanmasına bağlı olarak İslâm’a dönmeye başla­dı.1906’dan sonra Çarlık baskısının hafiflemesi üzerine, mahkeme­lere müracaat ederek İslâm dinine dönenler vardı.1522’den 1760’lara kadar büyük baskılarla süren, 1917’ye kadar devam eden bu asimilasyon hareketleri Tatarla­rın üzerinde etkilidir. Eski Kıpçak yurdunda, birbirine denk olmayan güçler arasında cereyan eden bu haçlı savaşı, Tatarların İslâmiyete sıkıca sarılmalarına ve ulusal kimliklerinin ayrılmaz bir parçasının “İslâmiyet” olmasına sebep oldu

Rus esaretinden kurtulabilmek için sürekli doğuya doğru göç eden Tatarlar, zaman­la Rusya ile Türkistan arasında ticarete aracılık etmeye başladılar

Rus kraliçesi II. Katerina, 1763 ve 1776 yılları arasında Tatarların durumunu yumuşatan, onlara Rusya içinde de serbest ticaret imkânı sağlayan, bazı kanunlar, kararnameler yayımladı, Tatarların Kazak bozkırında ve Güneybatı Türkistan’da ticaret kolonileri kurmalarını kolaylaştırdı

Rus yönetimini bir hayli sarsan, Tatar ve Başkurtların da desteklediği Puga­çev (1773-1774) ayaklanması sırasındaki gelişmelerden korkuya kapılan Ortodoks kilise­sinin “Kutsal Sinod”u da Müslümanlar üzerindeki baskının hafifletilmesinden yana tavır aldı. 1773’te “Dinî Hoşgörü” fermanı yayımlandı.

Rusların kendi siyasî ve iktisadî çıkarlarını gözeterek XVIII. yüzyıl ortalarında Müs­lümanlar hakkındaki tavırlarını yumuşatmaları, doğu-batı ticaretinde Tatar tüccarları­nın iyice zenginleşmesine, Türkistan (Buhara) medreselerine öğrenciler göndermelerine ve Çarlık Rusya’sının değişik yerlerinde özellikle İdil-Ural bölgesinde ca­miler, medreseler yaptırıp din adamlarını himaye eden birer “mesen” olmalarına imkân hazırladı.

Dağıstan ve batı Türkistan medreselerine gidebilen ve oralarda dinî tahsil yapan Tatar­lar Buhara, Semerkant medreselerinde skolastik düşünceyle karşılaştılar

Arapça, Farsça öğrendiler, günlük pratiklerle ilgili dinî bilgiler edindiler

 

İstanbul, Kahire, Mekke, Medine gibi şehirlerde oku­yanlar ise Türkistan medreselerine göre dahi ileri seviyede olan Türk-Arap medreselerin­de görüp öğrendiklerini, XVIII. asrın sonları ve XIX. asrın başlarından itibaren İdil-Ural bölgesinde, sayıları gittikçe çoğalan medreselerde yaymaya başladılar.

Türkistan medreselerindeki skolastik düşünceyi eleştiren ve “içtihat” anlayışını, akılcı düşünceyi yeniden İslam toplumuna hatırlatmaya, onu uygulamaya başlayan din adamları;

 

Abdunnasır Kursevî (1776-1813), Şıhabüddin Mercanî (1818-1889), Arif Sayranî, Ni­zameddin El-Kuruçî  

Türkistan’la yakın ilişkiler, İdil-Ural bölgesinde tarikatleri ve tasavvuf düşüncesini de güçlendirdi, XIX. yüzyılda bütün İdil-Ural bölgesinde, hem Tatarlar hem de Başkurtlar arasında, kaynağı Türkistan olan ve kökleri İran sûfîlerine, özellikle Türk dervişleri Ahmet Yesevî ve Süleyman Bakırganî’ye kadar uzanan tarikatler, özellikle Nakşibendi tarikati bir hayli yaygındır ve “hikmet” tarzı dinî-ahlakî şiirler halk arasında sevilerek okunmuştur

Türkiye’den de Kemal Ümmî (?-1475)’nin bu bölgelerde çok sevildiğini belirtmek gerekir.

Sufî şairlerin dili tabiî olarak Çağatay Türkçesine yakındır ama, zamanla bu tarz eserlerin dilinde de mahallîleşme yani Tatarca veya Başkurtçaya (kısmen Kazak­çaya) doğru bir gelişim görülür

 

*sufi şairler, hangi Türk halkına mensup olurlarsa olsunlar Kırım’da, İdil-Ural bölgesinde Ta­tarlar, Başkurtlar arasında değil batıdaki bazı Kazaklar arasında da sevilerek okunmuşlar­dır.Bunlar arasında;

Tacetdin Yalçıkul [Yahşıkul],   Ebilmenih Kargalı, Hibatulla Salıhov,   Şemsetdin Zeki, Şeyh Zeynullah Resuli (1833-1917) sayılabilir

 

 

Gabd­rehim Utız   [Abdürrahim Otuz] İmeni   (1754-1834)

Sosyal ve dinî hayattaki bozuklukları eleştirme mutasavvıf şair ve din âlimi

10 yıl Buhara’da okuyan (1788-1799), Afganistan’da bulunup ülkesine dönen, yeni içtihatların gerekli olduğunu ileri sürdü, din adamlarının cehaletini ve ahlakî zaaflarını eleştirdi, cehalete karşı çıktı

halkı bilim ve sanat öğrenmeye, kız erkek ayrı­mı yapmadan çocuklarını okutmaya ve Rusça öğrenmeye davet etti

Sufî Allahyar’ın Çağatay Türkçesiyle Sebatü’l-Gacizîn [Âcizin] ve Farsça Muradü’l-Garifin [Ârifîn] adlı eserlerine Arapça şerhler yazdı

Karısı Hamide’nin ölümü sebebiyle 1789’da yazdığı iki mersiye, Tatar edebiyatında sıradan bir insan, bir kadın hakkında yazılan ilk mersiye samimi duyguları yansıtır

 

Tacetdin Yalçıkul (1768-1838)

Sufî şairler arasında babasının hac seyahati sebebiyle Dağıstan Azerbaycan üzerin­den Türkiye’ye gelen ve önce Diyarbakır’da sonra İstanbul’da iki yıl tahsil

uzun yıllar Rusya’nın bazı bölgelerinde medreselerde hocalık yapar,

Şiirlerinden başka dinî, ahlakî eserleri de vardır; Sebatü’l-Âcizîn için yazdı­ğı ve kızı Azize’nin ismini verdiği Risale-i Gazize adlı şerh çok meşhurdur

 

Ebilmenih Kargalı (1782-1833)

Buhara’da tahsilini, 1816 yılın­da Buhara emirinin Türkiye’ye gönderdiği elçilik heyetinde görev alır, İstanbul’dan Hacca giderek memleketi Kargalı’ya döner.

Terceme-i Hacı Ebilmenih” adlı eserinde bir kısmını Hac ziyaretinde yazdığı tahmin edilen münacat, kasideler, manzum hikâyeler bulunur

 

Hibetulla Salıhov (1794-1867)

Tuhfetü’l-Evlad;manzumesinde Arapçanın fonetik özelliklerinden (Tecvid’ten) söz eder.

Mecmagı’l-Edeb [Mecmaü’l-Edeb];adlı dinî-ahlakî eserinde şeyh ve mürit olmanın şartlarından söz eder.Bu eserinde lirik şiirleri, üstadı Devletşa İşan’ın ölümü hakkında yazdığı iki mersiyede de yer alır

 Diğer manzumelerin­de de sosyal bozukluklardan, adaletsizlikten, zenginlerin veya soyluların halka yaptıkları haksızlıktan, eziyetten, hocaların, şeyhlerin menfaat-perestliklerinden söz edilir

 

*Şemsetdin Zeki (1822-1865)

Doğuştan kördür, Orenburg bölgesinde Zek çayının ya­kınında bir köyde doğduğu için Zekî olarak anılır

Kazan’a gider Gölboyu Medresesi’nde okur. Birkaç yıl sonra bilgili bir hoca olarak dersler vermeye başlar ama, öğrencilere tar­tışmayı, mantıkla hareket etmeyi tavsiye ettiğinden medreseden kovulur

İyi derecede Arapça ve Farsça öğrenmiştir. 1865’te Hac­ca giderken Taganrog şehrinde vefat eder.

Tatarca yazdığı lirik ve mistik gazelleri halk ara­sında büyük bir şöhret kazanmıştır. Şiirlerinde felsefî derinlik, incelik, akıcı bir dil dikka­ti çeker. Fuzulî’ye nazireler yazmıştır.

 

 

Kırım Tatarları

1475’de Osmanlı devletine bağlı bir hâle gelmesi, Türkiye ile siyasî, iktisadî, kültürel ya­kın ilişkilerin uzun zaman devam etmesi doğal olarak Kırım’ın Osmanlı kültürüyle yakın­laşmasına ve hatta bütünleşmesine zemin hazırlar, Çağatay Türkçesi’nin yerini yazı ve edebiyat dili olarak Osmanlı Türkçesi alır

Rusların İdil-Ural bölgesindeki Hristiyanlaştırma, Rus­laştırmanın hareketlerinin yıkıcılığına şahit olan Kırımlılar, dalgalar hâlinde “Ak Toprak­lar” [Hak Topraklar] dedikleri Türkiye’ye göç etmeye başlar

Kırım’ın Türk nüfusu gittik­çe azalır ve XIX. yüzyıla gelinceye kadar Türkiye ve İdil-Ural bölgesiyle ilişkileri de eskiye göre epeyce zayıflar.

1853-1856 yılları arasında Fransız ve İngilizlerin de katılımıyla Kırım’da sürüp giden Osmanlı-Rus Savaşı, aradaki maddî, manevî bağların yenilenmesine hizmet eder.Rusya’da 1860’lı yıllardan itibaren yeni bir Hris­tiyanlaştırma siyaseti yürürlüğe konulur.Kırım’daki modernleşme hareketleri İsmail Gaspıralı’nın 1881’de yayımlanan Rusya Müslümanları adlı eseriyle ve 1883’te Bahçesaray’da yayımlamaya başla­dığıTercüman gazetesiyle başlar

Gaspıralı’nın 1884 yılından itibaren okuma-yazma kur­suyla başlattığı eğitim faaliyetleri gittikçe genişler, çok geçmeden bütün Rusya Müslüman­ları arasında “Usul-i Cedid” eğitim olarak adlandırılan bir“maarif ” hareketine dönüşür

1905 Rus meşrutiyetinden sonraki serbestlik ortamında Kırım’da da yeni gazeteler, ki­taplar yayımlanır

1917 devriminden sonra milliyetçi Kırım Türklerinin kurdukları hükûmet Bol­şevikler tarafından yıkılır, başkanı Numan Çelebi Cihan kurşuna dizilir .I. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Kırım, sırasıyla Almanlar, ardından Beyaz Ruslar ve tek­rar Bolşeviklerin eline geçer.İsmail Gaspıralı’nın çizdiği yoldan ilerleyerek, Türkiye Türkçesine epeyce yaklaş­mış olan Kırım Tatar edebî dili, Sovyet döneminde, 1920’li yılların sonlarından itibaren Kırım’ın iç kısımlarında konuşulan ağızlara doğru yönlendirilerek“ortak edebî dil”den uzaklaştırılır.

II. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru 18 Mart 1944’te Kırım Türkleri Kazakistan ve Özbekistan’a sürgün edilir. Sürgün edilenler yolda ve ulaştıkları yerlerde açlıktan, bakım­sızlık ve hastalıktan büyük kayıplar verir. Gaspıralı’dan itibaren oluşan modern kültür büyük öl­çüde yok edilir.

Kırım Türkçesi sosyal hayatta 13 yıl boyunca, yazı ve edebiyat dili olarak kullanılamaz. Stalin’in ölümünden sonra 1957’de Özbekistan’da Lenin Bayrağı adlı gaze­te ile 1976’da da Yıldız adlı derginin çıkartılmasına izin verilir

1991 yı­lından sonra sürgün edilenlerin bir kısmı (2011’de tahminen 250,000 kişi), Kırım’a döne­rek orada bu yeniden doğuş hareketini devam ettirir. Türkiye ile tekrar yakın ilişkiler ku­rulur. Kırım Tatarları hâlen Kiril harflerini kullanmaktadır ama, zaman zaman Latin alfa­besiyle de süreli yayın veya kitap basılmaktadır

 

 

Kazaklar

Kazakistan’da Rus istilası yaklaşık olarak 1731 yılında başlayıp 1869’da sona erdi. Bir müd­det Kazak feodal yöneticilerinin (beylerin) işbaşında kalmalarına izin verilse de sonraları yönetim tamamen Ruslara geçti

XIX. asrın başlarında İdil-Ural medreselerinde yetişen din adamlarının veya belli se­viyeye gelmiş medrese öğrencilerinin, yaz mevsiminde Kazaklar arasına yayılarak imam­lık ve öğretmenlik yapması âdet hâline gelmişti

Kazan’da 1830’lu yıllardan son­ra Kazan, İstanbul, Kahire gibi şehirlerde basılan dinî, edebî, tarihî kitapların bu gezgin hocalar, tüccarlar veya İstanbul üzerinden Hac ziyaretinden dönen kafileler tarafından Kazak bozkırına sokulması, Kazaklar arasında da yeni fikir­lerin yayılmasına hizmet etti.

XX. yüzyıl başlarından itibaren ise “Usul-i Cedid” medreseler, (Kazan, Ufa, Troysk, Omsk gibi şehir­lerde) aynı zamanda Kazak aydınlarını yetiştiren merkezler hâline geldi

iyi sevi­yede eğitim verenler;

 Kazan ;Medrese-i Muhammediye  Ufa ;Medrese-i Aliye [Medrese-i Gali­ye](Türk hocalar da bulunur)

Orenburg ;Medrese-i Hüseyniye      Troysk;Medrese-i Resuliye

1789’da Orenburg’ta açılan mektepte tercümanlık ve mütercimlik okuyan öğrenciler arasında Kazaklar da vardı.

1825’te Orenburg’ta ve 1846’ta Omsk şehrinde açılan askerî okullarda Kazak soylula­rının bazı çocukları da okumaya başladı. Bu okullardan mezun olan Kazaklar, Rus yö­netiminde çeşitli memurluklarda görev aldı

1841’de Bökey Orda’da, Cihangir Han, “kendi ordasında ilk defa Türkçe ve Rusça asrî bir mektep açtı. Oğullarıyla birlikte sekiz Kazak çocuğunu Orenburg Neployev Askerî (Kadet) Mektebi’ne verdi

Ruslar’ın II. Katerina devrindeki yumuşak tavırları çok sürmez 1860’lı yıllardan sonra asimilasyon siyasetine geri dönerler, Ka­zak bozkırında Rus harfleriyle Kazakçanın da okutulduğu resmî okulların sayısı artar

Rus okullarında Kazakça XVIII. yüzyılda general Skalon’un hazırladığı Rus harfli “Alfabe”yle okutulmakta idi. 1870’li yıllardan itibaren misyoner papaz ve Türkolog Nikolay İlminski (1822-1891)’nin yine Rus-Kiril harflerine dayanarak yazdığı “Kendi Kendine Rusça” adlı kitap kullanılmaya başlar

XVI. yüzyıl başlarındaki son Moğol istilası (Kalmukların istilası, devletlerinin adı Cungar Hanlığı idi.) başka sebepleriyle birlikte Budizmle Müs­lümanlık arasındaki bir din savaşına dönüşmüş, bu savaşta özellikle Kazaklar İslâmiyeti ve Türkistan’ı savunmuştu

Tarihlerinde Aktaban Şuburundu olarak anılan bu dönem­de Kazaklar, büyük kayıplar vermiş, çok acı günler yaşamıştı

(Aktban Şuburundu  (veya Şubrındı): 1723-1727 yılları arasındaki Kalmuk saldırılarında Kazaklar büyük bozguna uğradılar, güneye doğru kaçtılar. Bu zor dönem, “yalın ayakla koşmaktan, tabanlarda yara açılması ve kemiğin ortaya çıkması” anlamında gelen bu deyimle ifade edilir oldu )

olayları Ka­zak halk hikâyelerine ve kahramanlık destanlarına da yansımıştı. Bu mücadeleye konu olan bazı Kazak kahramanlık destanları açıkça Gazavatname” özelliği taşımaktadır

Rus yönetimi, özellikle de papaz İlminski, Kazakları tam manasıyla “Müslüman” saymak istememiştir

İlminski’nin yaygınlaştırdığı ve bir sisteme oturttuğu Türk halklarının dilleri­ni Kiril-Rus alfabesiyle yazma geleneği, tarihte derin izler bıraktı

*Şokan (veya Çokan) Velihanov (1835-1865)

Rus askerî okulların­da yetişen, Cengiz Han’ın soyundan gelir, tarih, coğrafya, etnografya vs. gibi konulardaki bilimsel, orijinal ve objektif araştırmala­rını Rusça olarak yayımlar

Manas Destanının bir kısmını derleyip Rusçasıy­la birlikte yayımlayarak, bu destanı bilim dünyasına tanıtması, edebiyat alanındaki en de­ğerli çalışmasıdır

Kuzeydoğu Türklüğünün tarih ve etnografyası hakkındaki makaleleri; bu bölgenin ve Doğu Türkistan’ın bazı yöreleri hakkında –tarih, beşerî ve fizikî coğrafya başta olmak üzere– çok yönlü araştırmaları, ona büyük bir şöhret ve itibar kazandırmıştır.

Ruslarla kültürel bütünleşmeden yana olmuş, fakat katıldığı bir sa­vaşta Rus askerlerinin sivil ahaliye acımasızca saldırıları onu cinnet geçirme noktasına ge­tirmiş, hayal kırıklığı içinde ölmüştür

 

*Ibıray (İbrahim) Altınsarin (1841- 1889)

Kazaklar arasında yeni okullar açılarak modern eğitimin yaygınlaştırılması; ilk ders kitaplarının ve modern edebiyatın ilk örneklerinin yazılması, Kazakça’nın edebî dil ola­rak işlenmesi hizmetleri bakımından önemlidir

misyoner İlminski’nin görüşlerinden etkilenerek Kazakların kendilerini geliştirmelerine, çağa ayak uydurmalarına Rusların imkân sağlayacağını sanıyordu.Bozkırda Rusça-Kazakça eğitim yapacak okulların açılmasında var gücüyle çalıştı,

Çağataycayı yazı dili olarak kullanan Kazakların kendi ana dilleriyle eğitim yapmalarının, resmî yazışmalarda ve edebî eserlerde Kazakçayı kullanmalarının gerek­li olduğunu ileri sürdü ve bu işte de başarı sağladı

İlminski’nin etkisiyle Arap  harfleriyle ve önce Kuran okumayla başlayan eğitimin Kazaklar için zaman kaybına sebep olduğunu, bu yüzden Rus-Kazak mekteplerinde okutulmak üzere Rus-Kiril alfabesini kullanarak bir 1879’da Kirgizkaya Hrestomatiya (Kazakça Okuma Kitabı) ile Kazaktarga Orıs Tilin Üyretüvdin Bastavış Ku­ralı (Kazaklara Rusçayı Öğretmenin Temel Kuralı) adlı ders kitaplarını yazmıştır

Misyonerlere karşı tavır alarak Kazaklara İslâmın esaslarını kendi dilleriyle anlatan;

 

 Şeraitü’l-İslâm-Musılmanlıktın Tutkası (1884) adlı bir ilmihal kitabı

Kazakça Okuma Kitabı’nı da bu sefer Arap harfleriyle, biraz kısaltarak Maktubaadıyla tekrar yayımlamıştır (1889).

Sosyal, ahlakî konularda, halk şiiri nazım şekillerinden ve geleneğinden uzaklaşma­dan ilk manzum hikâyeleri, masalları yazmış, başta Kirilov olmak üzere bazı Rus şair ve yazarlarından Kazak zevkine uygun çeviriler yaparak modern Kazak şiirinin ve nesrinin temelini atmıştır.

Ruslar XIX. yüzyılda Kazaklara “Kırgız”, Kırgızlara da “Kara Kırgız” diyordu

 

_____________

 

HAZIRLAYAN:MELİS EDEBİYAT

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile