aöf sorular

 

17. YY Türk Edebiyatı- 5. Ünite Özeti - 5.0 out of 5 based on 8 votes

Kullanıcı Oyu: 5 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin
 

 

HİKEMİ TARZ VE NABİ

Arapça bir kelime olan hikmet; felsefe, bilim, bilgelik, bilinmeyen neden, varlıkların, durumların ve olayların oluşunda Allah’ın insanlar tarafından bilinmeyen gizli amacı, atasözü, özdeyiş anlamlarına gelir.

Daha çok, bilgelikle ilgili olan hikmet; varlık, durum ve olayları anlamlandırma, oluş nedenleri üzerinde düşündürme ve insanlara öğüt verme amacına yönelik olarak kullanılır

Şiirdeki hikemî tarz, edebiyat açısından bakıldığında düşünceye dayalı hikmetli söz söyleme olarak da tanımlanır.

Hikemî tarzın en güçlü temsilcisi olan Nabî’dir. İranda Şevket-i buhari ve Saib’tir. Nabi Saib’ten etkilenmiştir.

Ahlak anlayışı, hikmetin öncelikle ilgilendiği ana konulardandır. Aynı zamanda felsefenin araştırma alanına giren evrenin yaradılışı, varlık, varlığın öncesi ve sonrası vb. metafiziği ilgilendiren konular hikmetle ilgilidir

Hikmet, felsefeyle bağlantılı olarak, felsefenin üç ana inceleme konusunu yani ahlak, metafizik ve bilgi teorisini içine alır. Kısacası hikmetin geniş kapsamlı bir düşünce tarzı olduğu söylenebilir.

Ancak hikmeti ağırlıklı olarak felsefe ile bağlantılı görmek de doğru değildir. Çünkü hikmet, Müslüman toplumlarda, dünya görüşünün temel dayanağı olan din ile de yakından ilgilidir.

Nabî ve tarzın diğer şairleri hikmeti daha çok Kur’an’da kullanıldığı gibi “derin kavrayış ve bilgi, sır, ilahî sır, öğüt” vb. olarak anlamış ve bu anlamlarda kullanmışlardır

Özelliğini daha çok, yol gösterici ve düzeltici konulara yer vermesinden alır. Bu özelliği nedeniyle de hikemî şiirde anlatımın özlü olması, dolayısıyla kısa olması beklenir. Telmih, tevriye, kinaye gibi özlü anlatımda önemli olan söz sanatlarıyla birlikte irsal-i mesel kullanımı hikemî şiirde revaçtadır. Bu bağlamda hikemî şiir için atasözü, deyim ve halk söyleyişi kullanımı önemlidir

Hikemî şiirde atasözü, deyim vb. kullanımı önemli olmakla birlikte bu özelliğe ters düşen bir özellik, daha sonra da değinileceği gibi, hikemî şiir temsilcilerinin çoğunun genel olarak şiir dillerinin kolay anlaşılır olmamasıdır.

Fuzulî ve Bağdatlı Ruhî’de yer yer gördüğümüz bu tarz, Nabî ile güçlenerek esas yapısını kazanmıştır.

Nabî ile aynı dönemde yaşamış olup onunla dostluğu bilinen Ramî Mehmet Paşa, dönemin Nabî takipçilerindendir

XVII. yüzyılda hikemî üslubu şiirlerinde kullanan başka bir şair de Sabit’tir. Sabit’in şiirleri çoğunlukla hikemî tarzda olup öğretici olma amacıyla söylendiği izlenimini bırakmaktadır

Daha sonra Nabî yolunda yürüyenler arasında çoğu 18. yüzyılda yaşamış şu şairler bulunmaktadır: Seyyid Vehbî, Raşid, Samî, Asım, Münif, Koca Ragıp Paşa, Haşmet, Fıtnat Hanım, Sünbülzade Vehbî, Sürurî, Keçecizade İzzet Molla.

Azmizade Haletî de rubaileriyle şiirde düşünce yolunu izlemiştir. Onun rubai türünü bu dönemde geliştirmesinde, dönemin düşünce ağırlıklı şiir anlayışının etkisi vardır

Diğer taraftan Ziya Paşa ve Namık Kemal’in bazı şiirlerindeki hikemî edaya bakarak, Nabî’nin etkisinin Tanzimat Dönemi’nin bazı temsilcilerinde de görülür.

Ancak, Nabî’den sonra onun yolunda yürüyenler arasında en güçlü şair, on sekizinci yüzyılda yaşamış olan Koca Ragıp Paşa’dır

Hakîmane şiir tarzı, saydığımız takipçiler tarafından daha çok, şiirde atasözü, deyim ve  hikmetli söz söyleme kullanımıyla dikkat çeker

 

NABÎ’NİN HAYATI VE ESERLERİ

 

Hayatı

Osmanlı’nın sıkıntılı günlerini yaşadığı XVII. yüzyılda dünyaya gelmiş ve I. İbrahim ile III. Ahmet dönemi arasında saltanat sürmüş 16 padişah dönemini görmüştür                                                                                                                                                         

Hayriyye adlı ünlü mesnevisinden öğrendiğimize göre Nabî’nin asıl adı Yusuf olup 1642 yılında eski adı Ruha olan Urfa’da doğmuş; çocukluğunu ve ilk gençliğini memleketinde geçirmiştir

Onun tahminen 23-24 yaşlarında, IV. Mehmet’in saltanatı sırasında Urfa’dan İstanbul’a geldiği bilinmektedir

Mustafa Paşa’nın divan kâtipliği görevi, bu görev aracılığıyla Paşa’nın yakın himayesini görmesi bakımından önemlidir.

Nabî, Mustafa Paşa’yla birlikte IV. Mehmet’in Lehistan (Polonya) Seferi’ne katılmış ve orada Kamaniçe Kalesi’nin fethinde bulunmuştur. Nabî’nin, Kamaniçe Kalesi’nin fethinden sonra İstanbul’a döndüğünü ve İstanbul’da kalenin fethini anlattığı Fetihname-i Kamaniçe adlı eserini yazdığını biliyoruz.

IV. Mehmet’in şehzadelerinin Edirne’de yapılan sünnet düğününe katılan Nabî, bu sünnet düğününü anlattığı Surname adlı mesnevisini yine İstanbul’da bulunduğu dönemde yazmıştır.

Mustafa Paşa’nın yardımıyla hacca giden Nabî, hac dönüşünde Mustafa Paşa’ya kethüda olmuş ve hac yolculuğu izlenimlerini anlattığı Tuhfetü’l- Harameyn’i kaleme almıştır                              

Görevinden ayrıldıktan sonra etrafındaki insanların tavır değiştirmelerinden etkilenen sanatçıya bu durum ünlü Azliyye kasidesini yazdırmıştır.

Nabî’nin yaşadığı yerler arasında en uzun süre kaldığı şehir Halep’tir

Bu arada II. Süleyman’ın ve II. Ahmet’in tahta çıkışlarına sessiz kalıp onlar için kaside yazmazken II. Mustafa’nın tahta çıkışını bir cülusiyye kasidesiyle kutlamıştır.

Halep, önemli dönüm noktasıdır. Çünkü orada geçirdiği yirmi beş, otuz yıllık süre içinde düşünceye dayalı dünya görüşünü yansıtan edebî kişiliğini kazanmış; orada doğan oğlu Hayrullah için ünlü eseri Hayriyye adlı mesnevisini ve Hayrabad’ı Halep’te yazmış ve divanını düzenlemiştir

Huzuru Çorlulu Ali Paşa’nın sadarete getirilmesiyle bozulur

Ömrünün sonuna doğru Baltacı Mehmet Paşa’yla birlikte tekrar İstanbul’a dönmüştür.

 

Eserleri

Manzum eserleri şunlardır: Türkçe Divan, Farsça Divançe, Hayriyye, Hayrabad, Terceme-i Hadis-i Erbain ve Surname.

Nabî’nin mensur eserleri ise şunlardır. Fetihname-i Kamaniçe, Tuhfetü’l-Harameyn, Zeyl-i Siyer-i Veysî ve Münşeat.

Ününü daha çok manzum eserleri yani şairliğiyle yapmıştır.

 

Türkçe Divan

Nabî’nin edebi kişiliğini ve düşüncelerini ortaya koyduğu en önemli eseridir. Nabî’nin en hacimli eseri olduğu kadar; klasik dönem edebiyatımızın da en hacimli divanları arasında yer alır.

Değişik nazım şekilleriyle yazılmış şiirlerin bulunduğu divanın başındaki yüz beyitlik tevhid kasidesi, şairin geniş din ve edebiyat kültürünün izlerini taşır

 

Farsça Divançe

“Divançe-i Gazeliyyat-ı Farisi” başlığı altında Türkçe Divan içinde muamma ve lugazlardan sonra yer alır

Yirmi altı sayfalık divançede Farsça gazelleri, başta Mevlana, Yavuz Sultan Selim, Hafız ve Camî olmak üzere bazı şairlerin gazellerine yazılmış tahmisler izler. Divançede yirmi dolayında tahmis bulunmaktadır

 

Hayriyye

Nasihatname türünde yazılmış bu eser Nabi’nin ün yaptığı önemli bir eserdir.

Oğlu Ebulhayr Mehmet için, onun hayatta izlemesi gereken yolu göstermek, ona öğüt vermek amacıyla yazmıştır. (Didaktiktir.)

Mesnevinin “Sebeb-i Nazm-ı Nasihatname” bölümünde Nabî, eserinin adını Hayriname koyduğunu söyler. Ancak eser daha çok Hayriyye adıyla tanınmıştır

Olgunluk döneminde yazdığı bu eseri, onun hayata ve dünyaya bakışını, deneyimlerini dile getirmesi açısından olduğu kadar, dönemin tarihi ve sosyal yapısını daha çok hiciv yoluyla tanıtan bilgiler vermesi bakımından da önemlidir

Ebulhayr’ın toplum içinde iyi bir birey ve mutlu bir insan olması için nasıl davranması gerektiğini anlatır Sadece oğlu için değil tüm gençlere yol göstermesi bakımından önemlidir.

1660 beyittir aruzun fe‘ilâtün fe‘ilâtün fe‘ilün kalıbıyla yazılmıştır. Fransa’da yayınlanmıştır.

 

Hayrabad

Âşıkane konulu eser, İranlı şair Feridüttin Attar’ın İlahîname’sinden etkilenilerek yazılmıştır.

Hayrabad, aruzun mef ‘ûlü mefâ‘ilün fe‘ûlün kalıbıyla yazılmış olup beyit sayısı iki bine yakındır

 

Surname

IV. Mehmet’in şehzadelerinin 1675 yılında Edirne’de yapılan sünnet düğününü anlatmak için yazılmış bir mesnevidir.

Nabî’nin gençlik döneminin ürünü olduğundan mesnevinin edebi değeri sınırlıdır.

Hayriyye ve Hayrabad’a göre daha kısa olan mesnevi aruzun fe‘ilâtün fe‘ilâtün fe‘ilün kalıbıyla yazılmıştır. Eser yeni harflerle yayımlanmıştır

 

Terceme-i Hadis-i Erbain

İranlı şair Molla Camî’nin Kırk Hadis Tercümesi’nin Türkçe manzum tercümesidir. Eserde önce hadisler Arapça metinleriyle verilmiş; sonra da manzum çevirileri ve açıklamaları yapılmıştır

fe‘ilâtün mefâ‘ilün fe‘ilün kalıbıyla yazılmıştır.

 

Fetihname-i Kamaniçe Gazavatname türünde yazılmış mensur bir eser olup IV. Mehmet’in 1671’de yaptığı ve sefere Musahip Mustafa Paşa’yla birlikte Nabî’nin de katıldığı Lehistan (Polonya) Seferini, bu sefer sırasında Kamaniçe Kalesi’nin alınışını anlatır

 

Tuhfetü’l-Harameyn

Nabî’nin hac ziyareti sırasındaki yolculuk izlenimlerini konu edinir. Edebiyatımızın seyahatname türü örneklerindendir

Nabî bu eserinde, İstanbul’dan Hicaz’a gidinceye kadar gezip gördüğü bütün şehirleri anlatır. Sanatçı, anlatıma çeşni katmak amacıyla eseri yer yer Türkçe, Farsça ve Arapça manzum parçalarla süslemiştir

 

Zeyl-i Siyer-i Veysî: Dinî konulu olup siyer türünde yazılmış bir eserdir. Veysî’nin, Hz. Muhammed’in S.a.v doğumundan Bedir Savaşı’na kadar geçirdiği dönemde yaşadığı olayları anlattığı siyerine Nabî, Mekke’nin alınış bölümünü eklemiştir. Sanatlı bir dille yazılmıştır

 

Münşeat: Nabî’nin yazmış olduğu özel ve resmî mektupları içinde bulunduran mensur eseridir. Dili, başka münşeatlarda olduğu gibi oldukça sanatlıdır.

 

NABÎ’NİN EDEBİ KİŞİLİĞİ VE HİKMET ANLAYIŞI

Nabî, şiirlerinde gösterdiği dinî, felsefî, âşıkâne edanın yanında divan, mesnevi, tarih, münşeat gibi değişik türlerde eser vermiş üretken ve çok yönlü bir sanatçıdır

O zamanda bu tarzın İran’daki temsilcisi Tebrizli Saib’dir. Nabî, Saib’in etkisinde kalır.

Nabî’nin şiirle düşünceyi birleştirerek açtığı hikemî şiir yolu, dönemi için yenilik sayılmış ve bu yolda hem kendi döneminde hem de daha sonra kendisini izleyen başka sanatçılar yetişmiştir.

Nabî yolunda yürüyerek eser veren şairleri şöyle sıralayabiliriz: Ramî Mehmet Paşa, Sabit, Nazim, Samî, Raşid, Seyyid Vehbî, Hamî, Antakyalı Münif, Çelebizade Asım, Koca Ragıp Paşa, Sünbülzade Vehbî, Keçecizade İzzet Molla, Hoca Fehim, Ziya Paşa, Cevdet Paşa

Nabî, düşünen ve gördüklerine, çevresinde olup bitenlere ibret gözüyle bakabilen, zamanında yaşananları eleştiren ve bunları söze döküp etrafındakilere öğüt veren bir mizaca sahiptir

Nabî’nin yaşadığı XVII. yüzyılın ikinci yarısında hâlâ şairlerin dillerinde, âşıkane ve rindane şiir dolaşmaktadır.

Nabî’nin şiirine en çok yakışanı ariflik ya da hakîmlik, bilgelik; yani basiretle, aklıselimle düşünme, düşündürme ve görüneni, olup biteni değerlendirmedir

Kendisi ister nazım olsun, ister nesir, söylediklerinin doğru yolu göstermeye yönelik olduğunu belirtebiliriz.

Nabî gibi tarihî delillere dayandırarak zamanı ve toplumu tanıtan ve kınayanına az rastlanır. O, eserlerinin bazılarında özellikle divanının birçok yerinde ve Hayriyye’sinde, toplumun o günkü durumunu başarıyla anlatmıştır. Divandaki kaside, gazel ve kıtalarda ve bilhassa Hayriyye’de dönemi için tarihî belge olabilecek değerde bilgi vermiştir. Bu bağlamda kasidelerinin birinden, IV. Mehmet’in tahta çıkışı nedeniyle yazdığı cülusiyye kasidesinde açıkça anlatır

Nabî’nin akılcılığı, zekâsı, gözlem gücü, gördüklerine ibret gözüyle bakarak şiirine malzeme yapması ve kendisine gelinceye kadar söylenmiş ve yazılmış olanlardan farklı yeni bir tarzda şiir söyleme isteği de katılır.

Nabî’ye gelinceye kadar şairlerin duygu ve hayal dünyalarından, lirizmden, kaynağını almış olan divan şiiri artık XVII. yüzyılın ikinci yarısında gücünü ve değerini büyük ölçüde tüketmiştir. Nabî böyle bir ortamın şairi olarak çağdaşlarının şiir anlayışını beğenmez; onların geçmişten gelen eski şiir anlayışlarına ters bakar ve eski âşıkane şiir geleneğini sürdürmelerini kınar; acemiliklerini, yeteneksizliklerini söyleyerek onları şiire yenilik getirmemekle suçlar

Amaç eleştiri ve öğüt vermek olunca da böyle bir amaç için şiir daha çok işe yarar. Çünkü şiir, az sözle öz söyleme ustalığı ister. Bu işi başaran şiir, dilden dile dolaşarak yani özdeyiş niteliği kazanarak dinleyeni doğru yola yöneltir. Uzun söz gerektiren düzyazı ise bu işi şiirin başardığı kadar başaramaz

Ancak, şiir olarak kabul edilenlerin hepsinin de insanlar tarafından ezberlenemeyeceğini belirten Nabî, şiirin ezberlenebilmesi için kulağa hoş gelmesi gerektiğini belirtir. Şiirin kulağa hoş gelmesi de şiirin ahenkli olmasıyla gerçekleşir. Kısacası şiirin hatırda kalmasında ahengin varlığı önemlidir

Onun savunduğu ve değer verdiği insan tipi, hakîm yani bilge insan tipidir. Bu tipin belirgin özellikleri ise ilahî düzeni anlamak için gereken basirete, sağduyuya, karar ve ölçüye sahip olmaktan geçer.

Onun idealindeki insan, düşünceleriyle, aklıyla isteklerine düzen verebilen, kafasıyla gönlü arasında denge kurabilen insandır. Aklın, insan varlığındaki önemine inanmakla birlikte o, dünyada daha doyurucu bir hayat için iman eden, inanan bir kalbin varlığını da gerekli görür.

Nabî’nin hikmet anlayışında yeri olan; Allah, insan ve kâinat üçlüsüne ilişkin görüşleri, medrese kültürüne sahip her müslümanınki gibidir. Varlığın ortaya çıkışı, kâinatın işleyişiyle ilgili görüşleri, onun tasavvuftan da etkilendiğini göstermektedir

Ancak Nabî, ilahî aşkın verdiği coşkuyu ve sonsuz mutluluğu ruhunda duymuş bir mutasavvıf olmayıp şiirlerine yansıyan duygu ve düşünceleriyle, sağduyu sahibi, olgun, samimi bir dindardır

Dolayısıyla onun idealindeki insan, Ortaçağ İslam ahlakının veli ya da sufi tipi değildir.

Hemen her konuda aşırıdan kaçınıp, ölçülü davranmayı savunan Nabî, ahlak konusunda da döneminin insanına acelecilikten ve aşırılıktan sakınarak ölçülü olmayı, orta yolda yürümeyi tavsiye eder

Bu bağlamda Nabî, oğlu Ebulhayr’ın da olmasını istediği insan; “evsatü’n-nâs” dediği orta insandır.

Nabî’nin idealindeki insan, oğlunun olmasını istediği insan, ne üst tabakadan ne de halktan olmalıdır. Onun makbul saydığı insan, toplumun yüksek tabakasıyla halk tabakası arasında yer alan orta tabakadan gelen insandır. orta tabaka insanının seçebileceği en rahat, en iyi meslek devlet memuriyetidir.

Hayriyye’de oğluna ve başkalarına yerine göre susmayı ya da ölçülü konuşmayı tavsiye eder

Ahlakın Nabî’nin hikmet anlayışında yeri önemlidir. Ahlak, insanın davranışlarında kendini gösterir. Davranışların kaynağı ise karakterdir

Ona göre ahlak, iyiyle kötünün, doğruyla yanlışın bir arada bulunduğu toplumda, başkasına zarar vermeden kişinin kendi mutluluğunu elde etmesini amaçlar

 

 

Nabî’nin hikemî şiirlerine baktığımız zaman bunların çoğunda edep, terbiye, saygı, hoşgörü, sıra, erkân, intizam, itaat vb. geniş bir anlam kapsamı olan Osmanlı kültüründeki ferdin kendi hayatını ve fert ile toplum ilişkilerini düzenleyen ve adına “âdâb” denilen toplum kurallarını buluruz.

işaret edilmesi gereken önemli bir özellik onun çok özel bir gözlemci oluşudur. Nabî’nin bu özelliğini, örneklemeye olan düşkünlüğüyle birlikte düşünmemiz, değerlendirmemiz gerekir. Örnekleme, gözlem gücüyle zenginleşir; şiire özellik katar. Nabî’nin, beyitlerinin çoğunda söylemek istediklerini örnek vererek söylediğini görürüz. Başta da söylediğimiz gibi çok özel bir gözlemci olan Nabî, gördüğü, kullandığı eşyayı şiirde örnekleme amacıyla kullanır

Sonuç olarak Nabî, şairlikle basireti, aklıselimi kısacası düşünen adam olma özelliklerini birleştirerek ilgi çekici bir kişilik örneği vermiş; eskilerin hikmetamiz dedikleri düşünceye ağırlık veren, amacın okuyucuyu uyarmak olduğu şiir yolunu açmıştır. O, şiirlerinde çoğunlukla yol gösterici, düzeltici, eğitici, ahlakçı, bilge insan kimliğiyle görünür Şiirleri, insanların, olayların, dünyanın değerlendirildiği çeşitli konulara yer verir.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile